Türkiye Büyük Millet Meclisi 26. Dönem 2. Yasama Yılı Açış Konuşması

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri;

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 26’ncı Dönem, 2’nci Yasama Yılının açılışında, sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum. Bugüne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görev yapmış tüm milletvekillerimizi saygıyla yâd ediyorum. Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden ahirete irtihal etmiş bulunanları rahmetle anıyorum.

Hiç şüphesiz, 23 Nisan 1920 gününden bugüne kadar geçen sürede, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinin pek çok önemli dönüm noktası vardır. İnanıyorum ki bundan sonra, 15 Temmuz 2016 gecesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisimizin tarihinde de ayrı ve özel bir yeri olacaktır.

Darbe girişimi sırasında, derhal bu salonda toplanan ve milletimizin sokaklara dökülerek darbecilere karşı gösterdiği tepkiyi Meclis’te ortaya koyan siz değerli milletvekillerimize şükranlarımı sunuyorum. Milletvekillerimiz, darbe girişimi karşısında onurlu ve güçlü bir duruş göstererek, milli iradenin tecelligahı olan bu kuruma sahip çıktılar. Bu onurlu tavrın bedeli Meclisimizin savaş uçaklarıyla defalarca taciz edilmesi ve bombalanması; helikopterlerden ağır silahlarla ateş altına alınması; tanklarla kuşatılması olarak ödendi.

15 Temmuz’da Meclisimiz, Kurtuluş Savaşından sonra, ikinci defa gazilik şerefine nail oldu. Darbe girişimi gecesi, tamamına yakını Ankara ve İstanbul’da şehit olan 241 vatandaşımız, polisimiz ve askerimiz, milletimizin gönlüne ve tarihimizin şanlı sayfalarına altın harflerle kazınmışlardır. Aynı gece yaralanan 2 bin 194 gazimizi bu millet ve bu devlet asla unutmayacaktır.

Esasen, o gece sokakları, meydanları, darbecilerin hedef aldığı tüm kurumları, darbecilere destek vermesi muhtemel tüm mekânları kuşatan milletimizin tamamı gazilik sıfatını hak ediyor. Demokrasi nöbetlerinde 29 gece sabahlayan, içerideki ve dışarıdaki tüm şer güçlere, devletinin, milletinin, istiklalinin ve istikbalinin yanında olduğunu gösteren on milyonlarca vatandaşımıza borcumuzu asla ödeyemeyiz.

Bu süreçte Türkiye, bir avuç hainin dışında, 79 milyon vatandaşının tamamıyla, tüm dünyaya, tarih boyunca örnek gösterilecek bir özgürlük ve demokrasi dersi vermiştir. Milletimiz, terör örgütlerine olduğu gibi darbe heveslilerine de meydanı bırakmayacağını cümle âleme gösterdi. Aziz Türk Milletiyle ne kadar iftihar etsem azdır. Şahsım başta olmak üzere, şu salonda bulunan milletvekillerimizin tamamının milletimize can borcu olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Milletimize borcumuzu ödeyebilmek için hep birlikte daha çok çalışmalı, daha çok üretmeli, ülkemizi her alanda daha ileriye taşımalıyız. Bu vesileyle, 15 Temmuz şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Gazilerimize sağlık ve afiyet temenni ediyorum.

Çarşamba günü yaptığımız Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Hükümetimize, bu tarihin, “15 Temmuz Demokrasi ve Özgürlük Günü” olarak resmi anma günü olarak kabulünü tavsiye ettik. İstanbul’da ve Ankara’da şehitlerimiz için anıtlar yapma hazırlıklarımız sürüyor. Şehit yakınlarımıza ve gazilerimize maddi-manevi her türlü destek veriliyor, verilmeye devam edecek.

Değerli milletvekilleri;

Bir kez daha ve altını çizerek ifade ediyorum: 15 Temmuz’u unutmamak ve unutturmamak mecburiyetindeyiz. Bunun için, okullardaki ders müfredatları ve ders kitaplarından belgesellere, filmlere, edebi eserlere kadar her mecrada 15 Temmuz’un işlenmesini teşvik etmeliyiz.

Bu mücadelede tereddüde düşen, yorulan, bunalan, duraksayan herkese şunu tavsiye ediyorum: Böyle bir durumda şehitlerimizin listesini önünüze koyun, resimlerine bakın, mesleklerine, memleketlerine, ailelerine, ikamet adreslerine bir bakın… O gece çekilen görüntüleri izleyin. Şehitlerimizin, gazilerimizin hikâyelerini dinleyin. Orada 15 Temmuz darbesini herhangi bir organize ekibin, herhangi bir siyasi, sosyal, ekonomik grubun değil, bu milletin omurgasını oluşturan sıradan insanların, bizatihi halkın engellediğini göreceksiniz.

Emin olun, 15 Temmuz’da sokaklarda şehadete koşan insanların kahir ekseriyetinin, ne korumak zorunda olduğu malı-mülkü, ne unvanı-statüsü, ne de başka bir çıkarı vardı. Bu insanlar, sahip oldukları maddi varlıklar uğruna değil, inançlarına, imanlarına, şahsiyetlerine, özgürlüklerine, kendilerinin ve sonraki nesillerin geleceğine sahip çıkmak için sokaklara dökülmüşlerdi.

O gece milyonlar, benim her fırsatta ‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ olarak ifade ettiğim ilkeler uğruna ölüm kusan silahların üzerine yürümüşlerdi. Darbe girişiminin anlaşılmasının hemen ardından, önce Sayın Başbakan’ın, sonra şahsımın televizyonlarda yaptığı çağrının mahiyeti, zaten sokaklara dökülmeye başlamış olan milletimizin hissiyatının ifadesinden başka bir şey değildir.

Maalesef, o gece ve daha sonrasında, bu hissiyatı anlamayan, anlamak istemeyenler de oldu. Hatta 15 Temmuz’da yaşananları ‘senaryo’ diyerek, ‘oyun’ diyerek, ‘tiyatro’ diyerek, ‘film’ diyerek, ‘böyle darbe mi olur’ diyerek küçümsemeye çalışanlar bulunuyor.

Buradan açıkça ifade ediyorum: Her kim ki 15 Temmuz’a ‘ama’sız, ‘fakat’sız, ‘lakin’siz darbe diyemiyor ve lanetleyemiyorsa, o da darbe girişiminin bir parçasıdır, en azından gönüllü destekçisidir. Böyle bir yanlışın içine düşenler, önce şehitlerimizin aziz hatırasına ve gazilerimize, onlarla birlikte o gece sokaklara dökülen milyonlara, daha ötesi milletimizin tamamına hesap vermekten kurtulamayacaktır.

Milletimiz, 7 Ağustos’ta Yenikapı’da, Cumhurbaşkanıyla, Meclis Başkanıyla, Başbakanıyla, Genelkurmay Başkanıyla, muhalefet partilerinin liderleriyle, yargı ve yürütme organlarının üst düzey temsilcileriyle, kuvvet komutanlarıyla, alanda bulunan 5 milyon vatandaşı ve Yenikapı’nın dışında ekranları başında izleyen yine 5 milyonla, bütün gönlüyle bu manzarayı destekleyen 79 milyonuyla, 15 Temmuz karşısındaki duruşunu net bir şekilde göstermiştir. Bu vesileyle bir kez daha Yenikapı’da sergilenen bu güzel manzaraya iştirakleriyle, mesajlarıyla destek olan siyasi parti ve kurum temsilcilerimize teşekkürlerimi ifade ediyorum.

Türkiye’nin ve Türk milletinin, vatanı, özgürlüğü ve geleceği söz konusu olduğunda nasıl tek yürek, tek ses, tek nefes olabildiğinin ispatı olan Yenikapı ruhunu titizlikle korumak, hepimizin sorumluluğudur. Terör örgütleri karşısında en büyük gücümüz işte bu birliğimizdir, beraberliğimizdir, dayanışmamızdır. Meclisimizin yeni yasama döneminde, Yenikapı’daki o güzel manzaranın benzerlerinin tekrarlanacağına inanıyorum.

Elbette bu demek değildir ki, hepimiz her konuda aynı şeyleri düşünecek, aynı şeyleri söyleyeceğiz… Kimsenin böyle bir talebi yok, olamaz da... Yaklaşım farklılıklarımız, inanç, düşünce, tarz farklılıklarımız mutlaka olacaktır. Bizden beklenen, milletimizin ve ülkemizin bekasını ilgilendiren temel konularda birlik ve beraberliğimizi güçlü tutmamızdır. Eğer biz, PKK terörü konusunda, FETÖ konusunda, DEAŞ konusunda, sınırlarımızın güvenliği konusunda, vatanımızın bütünlüğü, devletimizin tekliği, bayrağımızın yüceliği konusunda ortak bir zeminde buluşamıyorsak, işte o zaman ortada ciddi bir sorun var demektir. Yenikapı’da sergilediğimiz ortak duruşu, bu sebeple önemli görüyor ve devamını temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri;

Türkiye, FETÖ’yle birlikte PKK ve uzantıları ile DEAŞ terör örgütünün de yoğun saldırılarına maruz kalıyor. Suriye ve Irak’ta köşeye sıkışan DEAŞ, Türkiye’yi hedef alarak kendisine alan açmaya çalışıyor. Bu örgütle yürüttüğümüz kararlı mücadele, El Kaide’nin uzantısı olarak ortaya çıkan DEAŞ’ın Suriye ve Irak’ta geriletilmesine önemli katkı sağlamıştır.

Aynı şekilde PKK terör örgütünün geçtiğimiz yılın Temmuz ayından bu yana gerçekleştirdiği eylemler, bölge halkının örgüte karşı belirgin bir şekilde cephe almasına yol açmıştır. Güneydoğu bölgemizdeki ilçelerimizde gerçekleştirdiği çukur ve patlayıcı eylemleriyle, bölge halkına adeta hayatı zehir eden örgüt, şimdi de, sınırlarımızın dışındaki projelere destek vermek için saldırıyor. Türkiye’nin Suriye’de DEAŞ’a karşı attığı her adıma, PKK ve PYD-YPG terör örgütleri, tüm güçleriyle eyleme geçerek karşılık veriyor.

Bu eylemlerde şehit olan askerimiz, polisimiz, korucularımızın kanlarını teröristleri katbekat fazla sayıda imha ederek yerde bırakmıyoruz. Ama, PKK terör örgütünün, sadece ve sadece Türkiye’nin Suriye ve Irak’a yönelik dikkatini dağıtmaya yönelik bu eylemlerinin amacı, bölge halkı tarafından da gayet doğru şekilde teşhis ediliyor.

Dikkat edilirse, bir süredir bölücü örgütün ve müzahir kuruluşlarının kitlesel eylemlerine katılım oran itibariyle onda birini bulmayacak şekilde düşmüştür. Bölge insanı, kendisinin ve çocuklarının geleceğini, karanlık bir takım güçlere peşkeş çeken, bu uğurda oluk oluk kan akıtmaktan çekinmeyen bu örgütle bağını büyük ölçüde koparmıştır. Güvenlik güçlerimizin yürüttüğü operasyonlar, bölge halkı tarafından da destekleniyor.

Devlet olarak, bölücü örgütün bölgede yaptığı tahribatın izlerini silmek, vatandaşlarımızın mağduriyetlerini gidermek, şehirlerimizi yeniden imar etmek için yoğun bir çaba içindeyiz. İnşallah önümüzdeki dönemde, bu konuda da, ülkemizin ve milletimizin birliği, beraberliği, kardeşliği, huzuru, güvenliği doğrultusunda daha olumlu gelişmelere hep birlikte şahitlik edeceğiz.

Değerli milletvekilleri;

Türkiye için 15 Temmuz’u her anlamda bir milat haline dönüştürmeliyiz. FETÖ’yle birlikte, PKK/PYD-YPG, DEAŞ ve diğer tüm terör örgütlerine karşı hep birlikte kararlı bir mücadele yürütmeliyiz. İhtiyacımız olan yapısal reformları kararlılıkla hayata geçirmeliyiz. Son yıllardaki tecrübelerimizden ve özellikle maruz kaldığımız darbe girişiminden gerekli dersleri çıkartarak, ülkemizi geleceğe hazırlamalıyız.

Suriye’de ve Irak’ta yaşanan gelişmeler, ülke içinde yaşadığımız terör olaylarından bağımsız değildir. Bugüne kadar yaşadıklarımız bize, kendi projelerimizi hayata geçirme iradesiyle hareket etmeden bu meselelerin üstesinden gelemeyeceğimizi göstermiştir. Elbette bunun bir güç ve imkân işi olduğunu biliyoruz. Şayet Türkiye, ekonomik göstergeleriyle, yatırımlarıyla, istihdam potansiyeliyle, sosyal yardımlarıyla, savunma sanayisiyle bugünkü seviyesine ulaşmamış olsaydı, örneğin 1990’ların düzeyinde kalsaydı, iç ve dış saldırılar karşısında bu kadar güçlü bir duruş sergileyemezdi.

Bugün çözümünde zorlandığımız sorunların üstesinden gelebilmemizin yolu da, 2023 hedeflerimize ulaşmamızdan geçiyor. Bu konuda en büyük görev Türkiye Büyük Millet Meclisine ve onun siz kıymetli üyelerine düşüyor. Ülkemizin önünü açacak, 2023 hedeflerimize ulaşmamıza katkı sağlayacak her hususta Meclisimiz öncü olmalıdır.

Bunun için, mümkünse yeni bir Anayasayı, en azından kapsamlı bir Anayasa değişikliğini süratle hayata geçirmeliyiz. Anayasa değişikliği konusunda Meclis bünyesinde halen süren çalışmaları olumlu bir adım olarak değerlendiriyorum. Bu çalışmanın, kapsamı genişletilerek bir an önce sonuçlandırılması, milletimizde, Meclisimizin uzlaşmayla yapısal değişimi başarabileceği yönünde bir umudun filizlenmesini sağlayacaktır.

Yine, Meclis iç tüzüğünün, bu yüce kurumun daha etkin, süratli ve pratik çalışma yürütmesine imkân verecek şekilde yeniden ele alınmasını önemli görüyorum. Meclis ve milletvekilleri ne kadar etkin çalışırsa, milletimiz nezdindeki itibarları da o kadar artacaktır. Tüm sorunların yegâne çıkış yolunu milli iradede gören bir Cumhurbaşkanı olarak, Anayasa ve içtüzük çalışmalarını desteklediğimi, destekleyeceğimi belirtmek isterim.

10 Ağustos 2014’te, Cumhuriyet tarihimizde ilk defa doğrudan cumhurun, doğrudan milletin oyuyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olarak, Anayasa’nın verdiği görevlerin de, milletime karşı sorumluluklarımın da çok iyi farkındayım. Devlet ve millet hayatımızda ilk defa karşılaştığımız bu yeni durumu, ülkemizin kritik bir sürecinde yaşıyor olmamız ayrıca önemlidir.

Seçildiğim günden beri, ülkeme ve milletime karşı sorumluluklarımı yerine getirmek için gece gündüz çalıştım, çalışmaya devam edeceğim. Her yeni durum gibi, doğrudan milletin oyuyla seçilen Cumhurbaşkanlığı makamı konusunda da ilk anda beliren tereddütler, zaman içinde ortadan kalkmıştır. Bugüne kadar, yasama, yürütme, yargı organlarıyla ve milletiyle uyum içinde bir Cumhurbaşkanlığı vazifesi icra ettiğime inanıyorum. Önümüzdeki dönemde de, ülkemi en iyi şekilde temsil etmek, Anayasal görevlerimi ve milletimin beklentilerini en ileri derecede karşılamak için tüm gücümle çalışmayı sürdüreceğim.

Cumhurbaşkanlığı makamını ve mekânını yıpratmaya yönelik çabaları üzüntüyle karşılıyorum. Burada hedef alınan şahsım değil, milletimizin hür iradesiyle yaptığı tercihtir. Hiç kimsenin, özellikle de kendileri de seçimle gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, böyle bir hakkı hiç yoktur. İnşallah, bugünden sonra, bu anlamsız tartışmayı da geride bırakmış olacağımızı ümit ediyorum.

Değerli milletvekilleri;

Milli güvenliğimizi tehdit eden gelişmeler arasında, güney sınırlarımız boyunca uzanan Suriye ve Irak’taki gelişmelerin özel bir yeri var. Suriye meselesi, hem insani yönüyle, hem de güvenlik boyutuyla, bizim için hayati bir konu durumundadır. Türkiye’nin Suriye konusundaki pozisyonu en başından beri nettir. Biz Suriye’deki sorunların, Suriye halkının tercihlerine, ülkenin toprak bütünlüğüne ve egemenlik haklarına saygılı bir yaklaşımla çözülebileceğine inanıyoruz.

Daha önce Afganistan’ın harap olmasına yol açan El Kaide’den türeyen DEAŞ terör örgütü, Suriye’deki sorunun sebebi değil sonucudur. Savaştan evvel 22 milyon nüfusa sahip bir ülkenin, sayıları 10 bin civarında olduğu tahmin edilen DEAŞ mensubu yabancı savaşçılardan 5 yılı aşkın süredir arındırılamaması akla yatkın değildir.

Aynı durum Irak için de geçerlidir. Bu ülkedeki sorunun da, 10 bin civarındaki yabancı savaşçıdan ibaret olmadığı açıkça ortadadır. DEAŞ, Suriye ve Irak üzerinde hesabı olan herkesin kullandığı elverişli bir malzemeden ibarettir. Bölgenin inanç-mezhep ve etnik köken fay hatlarında gerçekleştirilmeye çalışılan kırılmalar, DEAŞ örtüsü altına gizleniyor. Kendi ülkelerindeki radikal unsurları bilinçli bir şekilde Suriye ve Irak’a yönlendiren kimi ülkeler, mülteciler ve terörün küreselleşmesi başta olmak üzere, sorunun sonuçlarıyla yüzleşmekten ısrarla kaçınıyorlar.

Türkiye, bin yıllık ortak tarih ve kültür birlikteliğinin, bir asra yaklaşan komşuluk ve kardeşlik hukukunun gereği olarak, bölge halkına karşı tüm insani görevlerini eksiksiz yerine getirmekte kararlıdır. Yaklaşık 3 milyon sığınmacıyı kamplarda ve şehirlerinde barındıran Türkiye’nin bu çabası, ahlak, vicdan ve insaf sahibi herkes tarafından takdirle karşılanıyor.

Buna karşılık, özellikle Avrupa ülkeleri, bu insanlık sınavında sınıfta kalmışlardır. Mültecilere kucak açmak yerine sınırlarını kapatmayı tercih eden Avrupa ülkeleri, bugüne kadar savundukları değerleri adeta ayakları altına almışlardır. Halep’te yıkıntılar altında sönen her masum canın hesabını, bu vahşete seyirci kalan ülkeler ve toplumlar tarih önünde vermek zorunda kalacaktır. Hiçbir politik hesap, bir insanın hayat hakkından daha değerli değildir. Suriye’de 6 yılda öldürülen insan sayısının 600 bini bulması, artık sözün bittiği yeri ifade ediyor. Biz, Suriye halkına karşı sınırlarımız içinde ve dışında insani görevlerimizi yerine getirmeye devam ederken, aynı zamanda uluslararası toplumu ikaz etme görevimizi de sürdüreceğiz.

Fırat Kalkanı Harekatı, Suriye’deki terör örgütlerinin hepsine karşı, bölge halkıyla birlikte başlattığımız, meşru bir operasyondur. DEAŞ terör örgütünün, 14 yaşında bir çocuğu canlı bomba olarak kullanmak suretiyle Gaziantep’teki bir kına törenine göndermesi ve orada gerçekleştirdiği ve çoğu çocuk 56 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, 100 kişinin yaralandığı saldırı, bizim için bardağı taşıran damla olmuştur.

Cerablus’tan başlayarak batıya ve güneye doğru süren bu operasyonla hedefimiz bu bölgede, ilk etapta 5 bin kilometrekare büyüklüğünde, terör örgütlerinden arındırılmış bir güvenli bölge tesis etmektir. Suriye toprakları bu şekilde adım adım güvenli hale getirildikçe, terör sorunu da, mülteci sorunu da çözüme kavuşacaktır. İşte Cerablus’a girdiğinde 2 bin Cerablus halkı vardı. Ama şu anda neredeyse 40 bine yaklaşmış vaziyette. Demek ki Cerablus halkı artık kendi topraklarına dönüyor. Yıllardır savunduğumuz bu proje için, prensipte kimseden itiraz görmedik ama fiili destek de bulamadık.

Güney sınırlarımız boyunca kurulmaya çalışılan terör koridoru ve PKK ile DEAŞ’ın ülkemizde yoğunlaşan eylemleri, bizi bu projeyi kendi imkanlarımızla uygulamaya sokmaya mecbur bıraktı. Operasyonun başarıyla sürmesi, Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin, gerekli desteğin verilmesi halinde, bu ülkenin kendi evlatlarıyla da pekâlâ yürütebileceğini gösterdi. DEAŞ’ın karşısına ısrarla bir başka terör örgütü olan PYD-YPG’yi çıkarmaya çalışanların tezleri, Fırat Kalkanı Operasyonuyla geçerliliğini yitirmiştir.

Benzer bir oyun Musul’da da sahnelenmeye çalışılıyor. Bölgenin mezhebi ve etnik yapısına, kültürel hassasiyetlerine tamamen ters bir şekilde Şii milisler ve yine PKK’nın uzantısı durumundaki terör örgütü mensuplarıyla sahnelenmeye çalışılan bu oyunun da bozulması gerekiyor. Zira Musul’un hemen kuzeyinde Telafer var. Orası da Türkmenlerden oluşuyor. Musul’a yapılacak bir operasyonun, Telafer’i de hedeflediğini burada özellikle hatırlatmak isterim.

Türkiye olarak, bölgenin asli unsuru olan kesimlerle işbirliği içinde, özellikle Arap ve Türkmen güçlerinin gereken şekilde desteklenmesi suretiyle, Musul’un DEAŞ’tan kurtarılabileceğine inanıyoruz. Musul’un mezhep ve etnik köken çatışmalarının içine çekilmesini önlemek için her türlü gayreti göstermeyi sürdüreceğiz.

Türkiye olarak masanın dışında kalamayız, masada olmaya mecburuz. Bu sınırlarda, 911 kilometre Suriye’de, yaklaşık 350 kilometre Irak’ta sınırı olan ülke, Türkiye. Diğerlerinin böyle bir sınırı burada yok. Ama onlar orada sonuç belirlemek istiyor. Biz artık bundan sonra buna seyirci kalmamalıyız, kalamayız. Bunun kararını da işte burası verecek. Türkiye olarak kendi sınırlarımız içinde huzur ve güven içinde yaşamak istiyorsak, Suriye ve Irak’taki gelişmelerin bu doğrultuda ilerlemesini sağlamak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, hem sınır güvenliğimiz, hem de terörle mücadele çabalarımız sürekli tehdit altında olacaktır.

Değerli milletvekilleri;

Devletler arasındaki münasebetler, siyasi, ekonomik, kültürel, insani, askeri pek çok yönü olan, karmaşık ilişkilerdir. Bu unsurlardan her biri kendi içinde anlamlı ve önemlidir. Ama aynı zamanda bunlar birbirleriyle, farklı derecelerde de olsa, etkileşim halindedir. Türkiye’nin son dönemde artan bölgesel ve küresel etkinliği, diğer devletlerle olan ilişkilerini çok daha girift hale getirmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Almanya, İran gibi devletler ve Avrupa Birliği gibi kurumlarla ilişkilerimiz ile çeşitli uluslararası platformlardaki temsilimiz noktasında, çok önemli gelişmeler yaşadığımız bir dönemden geçiyoruz. Rusya ile geçtiğimiz yılın Kasım ayında maruz kaldığımız talihsiz krizin ardından, Haziran ayından itibaren, ilişkilerimizin normalleştirme yönünde önemli adımlar atıyoruz. Görüş farklılıklarımızın olduğu konulardaki uzlaşma çabalarımızı sürdürmekle birlikte, ortak çıkarlarımıza odaklanarak, bu ülkeyle olan ilişkilerimizi eski seviyesinden de üzerine taşımayı hedefliyoruz. Nitekim enerji, turizm, tarım ihracatı başta olmak üzere, pek çok alanda ilişkilerimiz süratle eski seviyesine doğru yaklaşıyor.

Benzer bir süreci İsrail ile yürüttük. Mavi Marmara olayı konusundaki şartlarımızın tamamını karşılayan İsrail ile, Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere, bölgemizdeki herkes için hayırlı neticeler doğuracak ilişkiler geliştirmeye çalışıyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimizi, geleneksel ittifak ilişkilerimizin ruhuna uygun şekilde sürdürmenin gayreti içerisindeyiz. Ancak, bilhassa son dönemde Amerika Birleşik Devletlerinin bölgemize yönelik politikalarında ciddi bir tutarsızlık ve çok başlılık işaretlerine şahit oluyoruz. Amerikan yönetiminin bir kısmı, ısrarla Suriye’de ve Irak’ta PKK/PYD-YPG terör örgütüyle ortak çalışma yürütürken, bir kısmı da bizim hassasiyetlerimize daha yakın politikalar izlemeye çalışıyor. Amerika’daki Başkanlık seçimlerinden kaynaklandığı anlaşılan bu sorunun, ülkemizin hayati çıkarlarına kalıcı zararlar vermeden çözümü için gayret göstermeyi sürdüreceğiz.

Bu süreçte, Amerika Birleşik Devletleri Kongresinin, Suudi Arabistan’a 11 Eylül saldırıları sebebiyle dava açılmasına imkân veren bir yasayı onaylaması da büyük bir talihsizliktir. Her şeyden önce bu yasa, hukukun evrensel bir kabulü olan “suçların şahsiliği” ilkesine alenen aykırıdır. Devletlerin egemenlik hakları konusunda tehlikeli bir tartışma başlatma potansiyeli olan bu yanlış adımdan bir an önce dönülmesini bekliyoruz. Bölgemizde ve küresel düzeyde çok yakın ilişkilerimizin olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin, en kısa sürede münasebetlerimizin ruhuna uygun bir çizgiye geleceğine inanıyorum.

Bölgenin bir diğer önemli aktörü İran’la da, yine Suriye ve Irak meselesi başta olmak üzere, görüş farklılıklarımızı aşma konusunda yoğun temas içindeyiz. Esasen, bölgede İran’la birlikte hayata geçirebileceğimiz çok ciddi enerji, ulaşım, altyapı, kültürel işbirliği projeleri bulunuyor. İran’la da, müştereklerimizi öne çıkartan bir yaklaşımla ilişkilerimizi geliştirmeye devam ediyoruz, devam edeceğiz.

Ekim ayı, Avrupa Birliği’yle ilişkilerimiz bakımından önemli bir tarihtir. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği’nin ülkemize söz verdiği vize serbestisi uygulamasının bu ay yürürlüğe girmesi gerekiyor. Birlik tarafından yapılan açıklamalara baktığımızda, terörle mücadele gibi, Türkiye için hayati bir konunun, sürecin ön şartı haline dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz.

Açık söylüyorum: Bu tavır, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği sözü tutmak istemediğinin ilanıdır. Ve yine açıkça ifade ediyorum: Kendileri bilirler. Türkiye, Avrupa Birliği ile yarım asrı geçen ilişkilerinde hep veren taraf, hep sözünü tutan taraf olmuştur. Bizden kaynaklanan gecikmeler, eksiklikler, aksaklıklar konusunda hiçbir itirazımız olmamıştır.

Ama, özellikle son genişleme süreçlerinde, demokratik ve ekonomik kriterleri Türkiye’yle mukayese edilemeyecek ülkeler hızla tam üye yapılırken, ülkemizin ısrarla kapıda bekletilmesi, kolay değil 53 yıl, Avrupa Birliği’nin bizimle ilgili gerçek niyetini göstermiştir. Lafı döndürüp dolaştırmanın, diplomatik cambazlıklarla üste çıkmaya çalışmanın gereği yoktur. Avrupa Birliği yetkilileri ile Birlik içinde etkin olan ülkelerden açıklık, şeffaflık, samimi bir ikrar bekliyoruz. Lütfen Avrupalılar, kafalarındaki farklı niyetlerin günahını bizim üzerimize yıkmaya çalışmaktan vazgeçsinler.

Bizim Avrupa Birliği kriterleriyle, küresel demokratik değerlerle, hak ve özgürlüklerle, insan haklarıyla, hukukun üstünlüğüyle hiçbir sorunumuz yoktur ve olmayacaktır. Bunları, Avrupa Birliği istediği için değil, kendi vatandaşlarımız layık olduğu için sahipleniyoruz, hayata geçiriyoruz, geçirmeyi de sürdüreceğiz. Avrupa Birliği şayet, objektif bir değerlendirmeyle Türkiye’yi tam üye yapacaksa, bunun önünde hiçbir engel bulunmuyor. Biz buna hazırız. Fakat böyle bir niyeti olmadığı halde, akıl-mantık dışı dayatmalarla bizi oyalamaya devam edeceklerini düşünüyorlarsa, yanılıyorlar. Artık bu oyunun da sonuna geldik, bunu bilmeleri lazım. Türkiye’yle veya Türkiye’siz yoluna devam etme seçimi Avrupa Birliği’ne aittir; o seçimi kendileri yapacaklar. Kurnazlık yapıp sorumluluğu bizim üzerimize yıkmaya çalışmasınlar.

Değerli milletvekilleri;

Ülkemizin yaşadığı badirelerin hepsi önemlidir, ama ekonomiye ayrı bir ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz. Terör örgütleriyle, darbecilerle, diplomatik ayak oyunlarıyla Türkiye’nin önünü kesemeyenler, her fırsatta ekonomi kozunu önümüze koyuyor, ekonomi kozuna başvuruyorlar. Geçtiğimiz 14 yılda, bir yandan küresel krizin yol açtığı 2009 yılındaki istisna hariç kesintisiz bir büyüme sağlarken, bir yandan da ekonomik taarruzlara karşı direniyoruz. Hamdolsun, Türkiye büyüdükçe, geliştikçe, gücü ve imkanları arttıkça, bu tür saldırılara karşı daha dirençli hale geldi.

Altyapı, üstyapı yatırımlarıyla büyüyen, güçlenen bir Türkiye var. Dikkat ediniz, her terör dalgası veya sosyal çalkantıyla birlikte, hemen bir ekonomik kriz söylentisi, tavsiyesi, kampanyası başlatılır. Gezi Olayları sırasında bunu yaşadık mı, yaşadık. 17-25 Aralık’ta bunu yaşadık mı, yaşadık. 20 Temmuz 2015’ten sonra yeniden başlayan bölücü terör eylemlerinde bunu yaşadık.

Son olarak da, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından aynı senaryo yine gündeme geldi. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığa uğramasıyla birlikte, hemen gözler ekonomiye çevrildi.

Fakat milletimiz, ekranları başında bizi izleyen bu aziz milletimiz, istiklali ve istikbaliyle birlikte ekonomisine de sahip çıkarak, bakın ertesi gün piyasaya 2,5 milyar dolar sürdü ve onu TL’ye çevirdi. Şu ana kadar da 12 milyar dolar piyasaya sürdü ve Merkez Bankamız piyasaya döviz sürmek zorunda kalmadı. Büyük yatırımlar, projeler, üretim, ihracat hiç mola vermeden devam etti.

İşte Osmangazi Köprüsünün açılışını hamdolsun gerçekleştirdik ve açılışı yaptığımız günden bu yana katlanarak orada da araç sayısı artıyor. Yavuz Sultan Selim Köprüsü aynı şekilde ve bağlantılı otoyolların büyük bir gayretle inşası devam ediyor. Şimdi önümüzde inşallah Çanakkale Köprüsü var, inşallah Kanal İstanbul Projesi var, bunlarla beraber Türkiye çok daha büyük bir evrimi, devrimi geçirecektir, bunu da bilmemiz lazım.

Tabii baktılar bu şekilde Türkiye’nin önünü kesemeyecekler, bu defa kredi derecelendirme kuruluşlarını devreye soktular. İki gün önce ‘ak’ dediğine, iki gün sonra ‘kara’ diyen bir derecelendirme kuruluşunu, ne içeride, ne dışarıda kimse ciddiye almadı. Tam aksine, Hazineye daha fazla müracaat oldu, daha fazla ilgi oldu.

Önümüzdeki hafta içinde, uluslararası bir büyük şirketle ülkemizdeki ilgili kuruluşlar, sağlık alanında, yaklaşık 1,1 milyar dolarlık yatırımın finansmanını öngören bir anlaşmayı imzalayacaklar. 10 Ekim’de İstanbul’da açılışı yapılacak Dünya Enerji Kongresi, bu alanda çok önemli ve çok büyük meblağları içeren görüşmelere, belki de anlaşmalara sahne olacak ve dünya liderlerinden bir kısmı da inşallah bu Uluslararası Dünya Enerji Kongresi’ne katılacaklar. Yakın zamanda kuruluşunu tamamladığımız Türkiye Varlık Fonu, her geçen gün daha büyük bir ilgi görüyor. Bu fon sayesinde, önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğimiz büyük ve stratejik projelerin finansmanı çok daha kolay hale gelecektir. Gerek ikili işbirliğiyle, gerekse ikili olarak üçüncü ülkelerde yapılacak yatırımlarla bu, ülkemize çok büyük bir kazanım sağlayacaktır. 2016’nın ilk yarısında yaklaşık yüzde 4 olarak gerçekleşen büyüme oranı, bu yılın kayıp bir yıl olacağını düşünenleri mahcup etmiştir.

İnşallah Türkiye, beklentilerin üzerinde büyüme oranlarıyla, 2023 hedeflerine ulaşma konusunda çok ciddi mesafe kat edecektir. Ekonomide bir süredir görülen kısmi durgunluğun yerini artık yeniden canlanmaya bırakması için her türlü tedbir alınıyor. Nitekim, bu canlılığın ilk işaretlerini, kapasite kullanım oranındaki, ekonomik güven endeksindeki nispi artışla şimdiden görmeye başladık.

Merkez Bankası’nın faizi indirmeye ve faiz koridorunu daraltmaya yönelik çalışmaları ile Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nun tüketicilere yeni kolaylıklar sağlayan kararları, olumlu gelişmelerdir. Büyük ekonomilerin ciddi sıkıntı yaşadığı bir dönemde, Türkiye’nin, terör ve darbe girişimi sorunlarına rağmen, nispeten yüksek bir büyüme oranını sürdürmesi takdir edilmelidir.

Fakat bizim ölçümüz asla bu değildir. Çünkü bizim çok büyük hedeflerimiz, çok büyük beklentilerimiz var. Onun için daha fazla çalışacağız, daha çok üreteceğiz, daha çok istihdam edeceğiz, daha çok ihracat yapacağız, yüksek teknolojiye, kaliteye, AR-GE’ye daha çok önem vereceğiz. Bunu da devletiyle, siyasetiyle, milletiyle, iş dünyasıyla hep birlikte gerçekleştireceğiz.

Bu düşüncelerle, Türkiye Büyük Millet Meclisimizin 26’ncı Dönem 2’nci Yasama Yılının bir kez daha hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bu dönemde de yoğun bir mesai sarf edecek milletvekillerimize, parti gruplarımıza şimdiden kolaylıklar ve başarılar diliyorum. Allah, yar ve yardımcımız olsun diyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.