‘Halep Osmanlı’sından Bize Ne Kaldı?’ Panelinde Yaptıkları Konuşma

08.04.2017

Değerli hanımefendiler, beyefendiler,
Kıymetli gençler;
Hepinizi en kalbi duygularla selamlıyorum. Bu anlamlı buluşma nedeniyle, Lacivert Dergisi’ni ve Zeytinburnu Belediyesi’ni tebrik ediyorum. Kültür-sanat kuruluşlarımız ile yerel yönetimler arasında işbirliklerinin artmasını diliyorum.

Tam da İdlib’de yaşananlar, kalbimizi en ağır biçimde yaralamışken, Halep’in sesine kulak vermek gerçekten çok anlamlı. Biliyorsunuz Halep, İdlib’in hemen yanı başında, savaşın en kritik hattını oluşturuyor.

Geçtiğimiz hafta ne yazık ki, insanlık İdlib’de bir kere daha öldü. Yüzlerce çocuk kimyasal saldırılarla, bizlere ağır vicdani yükler bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Şimdi insanlık olarak bu utancın üstesinden nasıl geleceğiz?

Suriye’deki savaş altıncı yılına giriyor. 1 milyona yakın insan öldü, milyonlarca kişi yerinden yurdundan edildi. Sözün bittiği yerdeyiz artık. Yüzyıllar boyunca, barışın adresi olan bir coğrafyada, bugün en acımasız şekilde savaş yaşanıyor. Kütüphaneleri, camileri, han ve hamamlarıyla ünlenen Halep, ne yazık ki çocukların cansız bedenleriyle gündeme geliyor artık! Yaşananlar insanlığın, medeniyet fikrinin ölümüdür.

Takdirle takip ettiğim Lacivert Dergisi, Ocak sayısını Halep’e ayırmış ve ‘Halep’te bütün türkülerin boynu büküktür’ demişti. Aşık Garip’in ‘şen olasın Halep şehri’ diyerek veda ettiği şehirde, ne yazık ki artık her şeyin boynu bükük.

Bir zamanlar Türklerin, Arapların, Ermeni, Süryani, Yahudi ve Kürtlerin birarada yaşadığı Halep’te şimdi, sadece savaşın gri rengi hakim. Katman katman tarih, tozla duman olmuş vaziyette.

İç savaş öncesi Osmanlı’dan kalma eserlerin, iç savaş sonrası ne hale geldiğini az önce açılışını yaptığımız sergide gördük. Halepli mimar kardeşimiz, bir tarihin, bir şehrin nasıl yok edildiğini bize acı bir şekilde gösterdi.

Suriye’de yaşanan katliam öylesine çok boyutlu ki, insan, tarih, kültür, her şey yok ediliyor. Tarihi eserler yağmalanarak, insanlık mirası el değiştiriyor. Birkaç yıl sonra Halep’in öz mirasını, kim bilir hangi müzelerde göreceğiz? Halepli sanatkarların ruhunu taşıyan eserler, kim bilir hangi pazarlıkların konusu yapılıyor?

Halep’in dokusunun %70’inin, Osmanlı döneminden kalma olduğunu biliyoruz. Halep’in tarihi aynı zamanda bizim tarihimizdir. Bursa, Edirne, Erzurum neyse, Halep de odur bizim için. Birlikte yaşamanın sembolüdür. Dolayısıyla Halep’te sadece ibadethaneler, kütüphaneler, hanlar ve hamamlar yok edilmemiş, insanlığın birlikte yaşama ufku da ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Mimari, varlığın bütün yönlerini kapsar. Halep’in camilerinde, evlerinde, medreselerinde de, insanlığın ruhu yaşıyordu. İslam tarihinin kodları vardır. Sütunlar ve kemerler, sadece kubbeleri değil, aynı zamanda bir anlam dünyasını taşıyordu. Duvar süslemelerinin kıvrımlarında medeniyetin şifreleri gizliydi.

Fakat ne yazık ki, Türk-İslam estetiğinin sembol şehri Halep, bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Tarih bir daha gelmeyecek. Tek umudumuz, bunca kötülüğün içinde merhameti ve vicdanı hala yaşatanlar ve onların şehri yeniden inşa etme gayretidir.

Yine Lacivert’te, bir ismi tanımıştık. Nefretin kör ettiği gözlerle, çocukların, hastaların, yaşlıların üzerine bomba ve kurşun yağdıranların arasında, aç, susuz ve kimsesiz kedileri dert edinen bir adamı; Muhammed A’la el-Celil’in hikâyesini okumuştuk. Herkesin can derdine düştüğü bir ortamda, o 200’e yakın kedinin sığınağı ve koruyucusu olmuştu. ’İnsanları ve hayvanları aynı ışığın altında görüyorum. Hepsi acı çekiyor, hepsi merhameti hak ediyor’ demişti. İşte umudumuzu diri tutanlar, bu vicdanların varlığıdır. İnanıyorum ki, onlar oldukça Halep yeniden inşa edilme umuduna da sahip olacaktır.

Sevgili gençler;
Gerek dünya, gerekse Türkiye çok özel bir dönemden geçiyor. Bazı kuşaklar böylesi özel dönemlerin şahitleri olur. Hem tarihin içinde yürürler, hem de tarihi yazarlar. Sizler de karar ve eylemlerinizle tarihe yön vereceksiniz. Siz hangi tohumları atarsanız, gelecekte o biçilecek.

Bugün Ortadoğu’nun nasıl bir ateş çemberinin içinden geçtiğini görüyorsunuz. Haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı olduğu bir dünyada mazlumlar eziliyor. Gücün ahlakı olmadığında, Şam’da, Halep’te, İdlib’de olduğu gibi hepimizin yüreğini yakan olaylar yaşanıyor. Bir dönem Bağdat’ta, Saraybosna’da yaşandığı gibi…

Hem cesur, hem merhametli, hem de vicdanlı bir siyasete, keskin bir stratejik akla ihtiyaç var. Türkiye’nin son 15 yıldır temel hedefi, bu aklı devreye sokmaktır. Bu coğrafyanın hakkını verecek bir siyasal, toplumsal iklim varetmektir. Elbette bu yolda nice engellerle, zorlukla karşılaşıyoruz. Fakat inanıyorum ki, millet olarak bunların üstesinden gelerek daha da güçleneceğiz.

Bu yönüyle, 16 Nisan’ın bir milat olacağını düşünüyorum. Türkiye’nin özgüvenli milli siyaseti adına, tüm güç odaklarına milletçe etkili bir cevap vereceğimize gönülden inanıyorum. Sadece Türkiye için değil, dünyanın bütün mazlumları ve en önemlisi ‘dünyanın iyiliği için Türkiye’ diyor, hepimize büyük sorumluluklar düştüğünü hatırlatmak istiyorum.

Değerli Katılımcılar;
‘Halep Osmanlı’sından bize ne kaldı?’ Belki kubbeleri, minareleri, revakları yitirdik ama Halep’in ruhunu henüz yitirmediğimizi düşünüyorum. Çünkü o ruh, İstanbul’da, Urfa’da, Konya’da hala yaşıyor. Türkiye son kalemizdir. Bu kalenin bekçileri de bizleriz. Biz ayakta olduğumuz sürece Şam’ın, Bağdat’ın, Saraybosna’nın yeniden ayağa kalkma ihtimali de hep varolacaktır.

Bu duygularla, Türkiye’nin, İslam dünyasının izzetli geleceği için çok çalışalım, birlik olalım diyorum. Bizleri iyi ki buluşturdunuz, Halep’i düşünürken, kendi geleceğimizi de düşünmeye vesile oldunuz. Panelin çok güzel geçmesini diliyorum. Kıymetli hocalarımızı dinlemeyi gerçekten çok isterdim. Lakin az sonra Yenikapı’da, milletimizle büyük bir buluşma gerçekleştireceğiz. O nedenle aranızdan ayrılmak durumundayım. Toplantının hayırlara vesile olmasını diliyor, tüm emektarlarına teşekkür ediyorum. Hepinizi en kalbi duygularla selamlıyor, Allah’a emanet ediyorum.