AK Parti Grup Toplantısında Yaptıkları Konuşma

23.10.2018

Aziz milletim;

Değerli milletvekili arkadaşlarım,

Kıymetli misafirler;

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Grup Toplantımızın partimiz ve ülkemiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Geçtiğimiz hafta gerçekten çok güzel manzaralara şahitlik ettiğimiz bir Moldova ziyaretimiz oldu. Moldova’da hem Cumhurbaşkanı Sayın Dodon, hem Sayın Başbakan, Sayın Başbakanın mensubu olduğu partinin Sayın Genel Başkanı ve diğer yetkililerle çok verimli görüşmeler gerçekleştirdik.

Bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğümüz Gökoğuz Yeri’nde de soydaşlarımızla hasret giderdik ve çeşitli programlara katıldık. Hatta büyük bir meydan mitingini, yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı bir meydan mitingini orada soydaşlarımızla yerine getirdik. Tabii birçok eserin de orada açılışını yaptık. Bu eserleri biz yaptık ve Türk milleti adına oradaki soydaşlarına bunlar birer hediyeydi.

Kısa bir süre önce gittiğimiz Macaristan’da da çok güzel anılarla döndük. Bildiğiniz gibi orada da Gülbaba Türbesinin ele alınarak restorasyonu ve ihyası çalışmalarını yaparak hakikaten eseri çok daha farklı bir konuma taşıdık. Balkan ve Doğu Avrupa coğrafyasında nereye ayak basarsak basalım aynı hüsnü kabulle, aynı muhabbetle karşılaşıyoruz. Hep söylediğimiz gibi, bizim fiziki sınırlarımız başkadır, gönül sınırlarımız bambaşkadır. Gönül sınırlarımız içindeki dostlarımızla, kardeşlerimizle, soydaşlarımızla olan ilişkilerimizi asırlar sonra tekrar olması gereken düzeye çıkartıyoruz.

Biz bir adım attığımızda muhataplarımızın buna 3-5 adımla karşılık vermesi, oralarda aynı özlemin, aynı sevginin yaşadığının işaretidir. İnşallah bu irtibatı her geçen gün daha da sıklaştırarak dostlarımızla birlikte güvenli ve müreffeh bir ortak gelecek inşasını kesintisiz sürdüreceğiz.

Cuma günü İzmir’deydik, Cumartesi Diyarbakır’da, Pazar günü de İstanbul’da çeşitli programlarda vatandaşlarımızla kucaklaştık, hasbihal ettik, hasret giderdik.

İzmir’de açılışını yaptığımız ve ülkemiz için çok kritik bir yatırım olan Star Rafinerisinin de hayırlı olmasını diliyorum. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR Star Rafinerisi’ni toplam 6,3 milyar dolar yatırımla ülkemize kazandırmıştır. Bu, Azerbaycan’ın aslında bütünüyle ele aldığımızda Türkiye’de 10 milyar dolarlık bir yatırımıdır. İlham kardeşimizle birlikte bu açılışı gerçekleştirdik ve ülkemize, Azerbaycan’a hayırlı olmasını diliyorum.

Tabii Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesindeki en büyük petrol tesislerinden biri olarak faaliyet gösterecek bu tesisle cari açığımızı da 1,5 milyar dolar azaltıyoruz, böyle de bir faydası var. Günde 214 bin varil, yılda 10 milyon ton ham petrol işleme kapasitesine ve 1,6 milyon metreküp depolama kapasitesine sahip rafineride, dizel, nafta, jet yakıtı ve LPG gibi petrol ürünlerinin üretimi gerçekleştirilecek.

Bu yatırımın hayata geçirilmesi konusundaki dirayeti ve desteği sebebiyle dostum Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev’e bir kez daha şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum. Tabii bu tesiste aynı zamanda bildiğiniz gibi daha işin başında, burası özelleştirmeyle Azerbaycan tarafına geçtikten sonra bir de burada liman inşası gerçekleştirildi. Bunun yanında, yine aynı yerde rüzgar enerji santrali gerçekleştirildi. Bütünüyle çok ciddi bir kompleks oldu.

Cumartesi günü Diyarbakır’da 33 bin kişilik yeni stadyumumuzda düzenlenen Gençlik Festivalinde gençlerimizle ve sporcularımızla buluştuk. Burada siyasetçi ve sporcularımızdan oluşan ünlüler takımları arasındaki müsabakanın başlama vuruşunu yaptık. Akşam da Diyarbakır teşkilatımızla ve sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcileriyle biraraya gelerek hasbihal ettik, hasret giderdik.

Pazar günü İstanbul’da önce Türkiye Gençlik Vakfı’nın yeni genel merkez binasının açılışı vesilesiyle gençlerimizle biraraya geldik. Ardından, Kamboçya’dan ülkemize bu seviyede yapılan ilk ziyaret dolayısıyla Başbakan Sayın Hun Sen’i misafir ettik. Daha sonra da, Üsküdar-Çekmeköy metro hattının 9,5 kilometreden ve 7 istasyondan oluşan ikinci kısmı Ümraniye-Çekmeköy bölümünü hizmete açtık. İstanbul’un ulaşım sorununun çözümüne yönelik bu yatırımlarımızı kesintisiz devam ettirme kararındayız.

Ve açılış törenine hamdolsun 20 bin civarında insan katıldı ve muhteşem, coşkulu bir açılış törenini orada icra ettik. Bundan sonra zaten durmak yok, bütün açılışlarımızı inşallah Mart 2019 sonuna kadar sürekli devam ettireceğiz.  Her biri ülkemiz için ayrı bir sembolik öneme sahip bu şehirlerimizde gördüğümüz manzaralar bize, milletimizin birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize sahip çıkma konusundaki kararlılığını bir kez daha gösterdi. Bizleri canı gönülden bağırlarıma bastıkları için her 3 şehirdeki vatandaşlarıma da şükranlarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşlar;

Grup konuşmamızın bu bölümünde Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki Başkonsolosluğunda öldürüldüğü kesinleşen gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapmak istiyorum. Öncelikle, merhum Cemal Kaşıkçı’ya Allah’tan rahmet; merhumun ailesine, nişanlısına, dostlarına, vatandaşı olduğu Suudi Arabistan halkına ve medya dünyasına başsağlığı diliyorum.

Evvela şöyle bir kısa hafıza tazelemesi yapalım diye düşünüyorum. Cemal Kaşıkçı ilk olarak 28 Eylül Cuma günü saat 11:50’de evlilik işlemleri için Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğuna gidiyor. Kaşıkçı’nın bu ziyaretinin cinayeti planlayıp icra eden ekibe haber verildiği anlaşılıyor, yani bir planlama, bir yol haritası burada çalışmaya başlıyor. Konsolosluk görevlilerinden bazılarının aceleyle ülkelerine gitmeleri, hazırlık çalışmalarının orada yapıldığına işaret ediyor.

1 Ekim tarihinde saat 16:30’da operasyondan bir gün önce, yani Pazartesi, saat 16:30’da üç kişilik bir ekip tarifeli seferle İstanbul’a inip önce otele yerleşiyor, sonra Başkonsolosluğa gidiyor. Bu arada Başkonsolosluktan bir başka ekip de Belgrad Ormanı ve Yalova’da keşif çalışmaları yapıyor. 2 Ekim saat 1:45’te üç kişilik ikinci ekip yine tarifeli seferle İstanbul’a gelip otele yerleşiyor. Aralarında generallerin de bulunduğu 9 kişilik üçüncü ekip ise özel bir uçakla havalimanına inip bir başka otele hareket ediyor.

Toplam 15 kişiden oluşan bu ekip, sabah 9:50’yle 11 saatleri arasında ayrı ayrı gelip Başkonsoloslukta buluşuyor. Önce Başkonsolosluğun kamera sistemindeki hard disk sökülüyor. Bu arada Cemal Kaşıkçı 11:50’de telefonla aranıp o günkü randevusu teyit ediliyor. Aynı gün erken saatlerde Londra’dan İstanbul’a dönen Kaşıkçı, saat 13:08’de Konsolosluk binasına yaya olarak giriyor, tabi nişanlısı kendisiyle beraber, bu saatten sonra da bir daha kendisinden haber alınamıyor.

Akşam saat 17:50’de ülkemiz resmi makamlarına nişanlısı tarafından Kaşıkçı’nın Başkonsolosluk binasında zorla alıkonduğu veya başına kötü bir şey geldiği şeklinde bir başvuru yapılıyor. Bunun üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğümüzün ilgili birimleri hemen tahkikat başlatıyor. Bölgeyi gören güvenlik kameralarının incelenmesi sonucunda, Kaşıkçı’nın Başkonsolosluk binasından çıkmadığı kesinlik kazanıyor. Tabi Viyana Sözleşmesi gereği diplomatik dokunulmazlığa sahip oldukları için; ki şu anda bu tartışma konusu oldu artık, yani bununla ilgili geçenlerde Mogherini’nin de yapmış olduğu açıklamalar var, artık bu Viyana Sözleşmesi de büyük ihtimalle masaya yatırılacak. Başkonsolosluk binası ve görevlileri hakkında ilk etapta fiili bir işlem yapılamıyor.

Emniyet ve istihbarat birimlerimiz hadiseyi derinlemesine araştırmaya başlarken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımız da görevlendirdiği başsavcı vekili ve savcılar eliyle soruşturma açıyor. Araştırma ve soruşturma derinleştikçe tabi çok ilginç bilgilere ulaşılıyor. Öncelikle cinayetin olduğu günün arifesinden başlayarak çeşitli uçaklarla 15 Suudi güvenlikçi, istihbaratçı ve adli tıpçının ülkemize geldikleri görülüyor. Bu kişilerden 6’sının 2 Ekim akşamı saat 18:20’de, 7’sinin de saat 22:50’de özel uçaklarla ülkemizden ayrıldıkları tespit ediliyor. Kıyafeti, gözlüğü ve sakalıyla Cemal Kaşıkçı’ya benzetilmeye çalışılan bir diğer kişiyle, yanındaki şahsın da gece yarısından sonra tarifeli uçakla Riyad’a hareket ettikleri belirleniyor. Olay günü Konsoloslukta çalışan personel denetleme olduğu bahanesiyle bir odada toplanıyor, ikamette görevli personele de yine aynı sebeple izin veriliyor.

Suudi Arabistan yönetimi ise 4 Ekim’de yaptığı bir açıklamayla Kaşıkçı’nın öldürüldüğüyle ilgili iddiaları önce tümüyle reddediyor. Hatta Başkonsolos 6 Ekim’de -burası da önemli- Reuters muhabirini içeriye davet ederek, dolapları, kapıları, elektrik panolarının kapaklarını açıp-kapatmak suretiyle lakayt bir havada kendini savunmaya çalışıyor. Bu arada gerek Emniyet ve İstihbarat birimlerimiz, gerek Savcılığımız araştırmalarını-soruşturmalarını derinleştirerek sürekli yeni bilgiler ortaya, belgeler ortaya çıkarmaya gayret ediyor. Dışişleri Bakanlığımız da kendi muhataplarıyla meseleyi sürekli görüştü, bilgi paylaşımında bulundu.

Suudi Arabistan’dan ülkemize 11 Ekim’de gelen özel temsilcilerden oluşan bir heyet çeşitli temaslar gerçekleştirdi. Konunun dünya ve ülkemiz medyası tarafından sürekli gündemde tutulması karşısında Suudi yetkililer Konsolosluk binasının aranmasına izin vereceklerini açıkladılar.

Değerli arkadaşlar;

Önce tabii bazı şeyleri sormak ve bunun da cevabını aramak zorundayız. Zira bu olay İstanbul’da cereyan ediyor ve sorumluluk makamındayız, öyleyse sorumluluk makamında olanlar olarak bunu sorgulamak hakkımızdır. Meselenin üzerindeki sis bulutu yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladıkça tabii diğer ülkeler de harekete geçtiler, biz de her fırsatta bu cinayet karşısında sessiz kalmayacağımızı, vicdanın ve hukukun gerektirdiği her türlü adımı atacağımızı ifade ettik. Bununla birlikte hiç kimseyi haksız yere zan altında bırakmamak için araştırma ve soruşturmaların sonucunu bekledik.

Suudi Arabistan Kralı Hâdim'ul Haremeyn-i Şerîfeyn Selman bin Abdülaziz’le 14 Ekim’de yaptığımız ilk telefon görüşmesinde kendisine meseleyi elimizdeki bulgular ışığında anlattım. Bu görüşmede olayı araştırmak üzere kendisinin daha önce göndermiş olduğu bir heyetle yaptığım görüşmeyi ve bu görüşmede bir ortak çalışma grubu oluşturma noktasındaki kararımızı da ifade ederek ‘bu ortak çalışma grubumuz da çalışmaya başladı’ dedik ve bu konuda mutabık kaldık.

Kralın talimatı üzerine Başkonsolosluk binasına giren Savcılık makamı ve Emniyet Müdürlüğümüze bağlı ekipler burada çeşitli incelemeler yaptı. Daha önce Başkonsolos tabii böyle bir şeye müsaade etmediği gibi, gelen ilk heyete ben bu Başkonsolosun yetersizliğiyle alakalı, kifayetsizliğiyle alakalı bazı şeyler söyledim, aynı şeyi Sayın Kral Hazretlerine de söyledim ve bunun neticesinde konuşmamızdan bir gün sonra Başkonsolos görevinden alındı. Bu arada İstanbul’daki Başkonsolos böylece ülkesine döndü.

18 Ekim’de bir kez daha Başkonsolosluk binasında inceleme yapıldı. 19 Ekim tarihinde, yani cinayetten 17 gün sonra Suudi Arabistan Yönetimi Cemal Kaşıkçı’nın Başkonsolosluk binasında öldürüldüğünü resmen kabul etti. Yönetim adına yapılan açıklamada, Kaşıkçı’nın Başkonsoloslukta çıkan bir arbede sırasında öldüğü söylendi. Aynı gün geç saatlerde Kral Selman bin Abdülaziz ile bir telefon görüşmesi daha gerçekleştirdik. Cinayetin kabulünün ardından olaya karıştığı belirtilen 18 kişinin şu anda tutuklandığını bana ifade etti. Ülkemize de verilen listedeki kişilerin, Emniyet ve İstihbarat birimlerimizce olaya karıştıkları tespit edilen isimlerle aynı oldukları görüldü. Yani bu gelen 15 kişi, artı 3 kişi. Bu artı 3, zaten Konsoloslukta görevli olan kişiler. Bu gelişmeler cinayetin resmen kabul edilmesi bakımından elbette önemlidir.

21 Ekim’de de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Trump ile kapsamlı bir telefon görüşme gerçekleştirerek olayın tüm yönleriyle aydınlatılması hususunda mutabık kaldık. Türkiye olarak biz tüm bu süreci devlet ciddiyetine, uluslararası hukuka ve ülkemiz mevzuatına uygun şekilde yürüttük, yönettik. Buna rağmen ülkemizi karalamak, töhmet altında bırakmak, hedef saptırmak için çeşitli medya mecralarında yoğun bir kampanya yürütüldü. Biz bu kampanyaların kimler tarafından ve ne amaçla yapıldığını gayet iyi biliyoruz. Ülkemizin itibarına yönelik bu suikast girişimleri bizi gerçekleri arama çabamızdan kesinlikle alıkoyamadı, alıkoyamaz.

Her şeyden önce bu cinayet, evet Suudi Arabistan toprağı sayılan Konsolosluk binasında işlenmiş olabilir, fakat unutulmamalıdır ki burası Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içindedir. Ayrıca, Viyana Sözleşmesi de, diğer uluslararası hukuk kuralları da böyle vahşi bir cinayetin soruşturulmasının diplomatik dokunulmazlık zırhının altına gizlenmesine izin vermez. Biz sınırlarımız içinde işlenen bu cinayeti elbette tüm boyutlarıyla araştıracak, soruşturacak ve gereğini yerine getireceğiz. Diğer taraftan Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan vatandaşı sıfatı yanında dünya çapında tanınan bir gazeteci olması, bu konuda bize uluslararası bir sorumluluk da yüklüyor. Türkiye kendi egemenlik hakları yanında uluslararası toplum adına insanlığın ortak vicdanının temsilcisi olarak da bu meselenin takipçisidir.

Şu ana kadar ortaya çıkan bilgiler ve deliller Cemal Kaşıkçı’nın vahşi bir cinayete kurban gittiğini gösteriyor. Böyle bir vahşetin örtbas edilmesi tüm insanlığın vicdanını yaralayacaktır. Aynı hassasiyeti Suudi Arabistan yönetimi başta olmak üzere konunun tüm taraflarından da bekliyoruz.

Değerli arkadaşlar;

Suudi Arabistan yönetimi cinayeti kabul ederek aslında önemli bir adım atmıştır. Bundan sonra kendilerinden meselenin en altından en üstüne kadar tüm sorumlularını açkı yüreklilikle ortaya çıkarmalarını ve hukuk önünde gereken cezaya çarptırmalarını bekliyoruz. Cinayetin anlık bir hadiseden kaynaklanmadığı, planlı bir operasyonunun ürünü olduğu yönünde elimizde güçlü emareler bulunuyor.

Mevcut bilgiler ışığında şu sorular herkesin kafasını kurcalamaya devam ediyor: Tamamı da olayla ilişkili vasıflara sahip bu 15 kişi cinayet günü niçin İstanbul’da toplanmıştır; biz bu soruya cevap arıyoruz. Bu kişiler kimden emir alarak oraya gelmişlerdir; cevap arıyoruz. Başkonsolosluk binası niçin hemen değil de günler sonra incelemeye açılmıştır; cevap arıyoruz. Cinayet açıkça ortadayken, onca tutarsız açıklama niçin yapılmıştır? Öldürüldüğü resmen kabul edilen bir kişinin cesedi niçin hala ortada yok? ‘Cesedin yerli işbirlikçiye verildiği’ ifadesi şayet doğruysa, çünkü yetkili bir ağız yapıyor bu açıklamayı, şimdi soruyorum, bu yerli işbirlikçi kimdir? Çünkü sıradan birisi bu yerli işbirlikçiden bahsetmiyor, Suudi Arabistan’ın yetkili bir ağızı bunu söylüyor. Öyleyse bu yerli iş birlikçiyi açıklamaya mecbursun, bunu açıklayacaksın.

Hiç kimse tüm bu sorular cevaplanmadan meselenin üzerinin kapatılacağını aklından dahi geçirmesin. Güvenlik ve İstihbarat birimlerimizin elinde henüz değerlendirme safhasında olan kimi bilgiler, hadisenin kesinlikle planlı olduğuna zaten işaret ediyor. Bu bilgilerin değerlendirmesi tamamlandıkça savcılıktaki soruşturma dosyasında yerlerini alacaktır. Böyle bir meseleyi birkaç güvenlik ve istihbarat mensubunun üzerine yıkmak, ne bizi, ne de uluslararası toplumu tatmin eder. İnsanlığın vicdanı ancak emri verenden uygulayana kadar herkesten hesap sorulması halinde mutmain olacaktır.

Şahsen Hâdim'ul Haremeyn-i Şerîfeyn Kral Selman bin Abdülaziz’in samimiyetinden şüphe duymuyorum. Bununla birlikte, böylesine kritik bir soruşturmanın cinayet olayıyla en küçük bir irtibat şüphesi olmayan gerçek manada tarafsız ve adil bir heyet tarafından yapılması çok önemlidir. Bu bir siyasi cinayet olduğuna göre, şayet varsa diğer ülkelerdeki suç ortaklarının da soruşturmaya dahil edilmesi gerekiyor. Uluslararası hukukun da, İslam hukukunun da, inanıyorum ki Suudi Arabistan Devleti’nin de hukukun gereği budur.

Türkiye olarak bu meselenin sonuna kadar takipçisi olacak, kendi hukukumuz ve uluslararası hukukun gereği neyse onun yerine getirilmesini sağlayacağız. Hatta ben bugün buradan bir çağrı yapıyorum, o çağrı şudur: Bu çağrım Suudi Arabistan Kralı Hâdim'ul Haremeyn-i Şerîfeyn başta olmak üzere üst yönetimedir: Olayın cereyan ettiği yer İstanbul’dur, dolayısıyla bunun, bu 15+3 kişi, 18 tutuklunun yargılanmasının İstanbul’da yapılması teklifimdir. Takdir kendilerinindir, ama bu benim teklifimdir, talebimdir, çünkü olayın cereyan ettiği yer burası, o bakımdan önemli.

Değerli arkadaşlar;

Gündemimizdeki bir diğer konu, son günlerdeki af ve and tartışmaları etrafında gelişen hadiselerdir. Bilindiği gibi Türkiye 15 Temmuz’la birlikte pek çok konuda olduğu gibi siyasi iş birlikleri hususunda yeni bir döneme girmiştir. Ülkemizin terör örgütleriyle yürüttüğü mücadelenin başarısında bu iş birliği zemininin çok önemli katkısı olmuştur. MHP ile yeni yönetim sistemimizin hayata geçirilmesi sürecinde önce Meclis’te, ardından 16 Nisan halkoylamasında ve son olarak da 24 Haziran seçimlerinde gerçekten çok verimli bir ittifak örneği sergiledik. Cumhur ittifakı adını verdiğimiz bu zemini hazırlayan bizatihi milletimizin ta kendisidir. Parti yönetimleri olarak milletimizin sesine kulak verdik ve ülkemizin geleceği için samimi bir dayanışma sergilemenin gayreti içinde olduk.

Tabii yeni yönetim sisteminin inşası gibi temel konularda ittifak içinde olmak, iki ayrı siyasi partinin her konuda aynı çizgiyi takip etmesini gerektirmiyor. AK Parti ve MHP her biri kendi politikaları olan iki ayrı partidir. Anlaştığımız hususlarda birlikte hareket ederken, farklı düşündüğümüz konularda da her birimiz kendi yolumuzu takip ederiz. MHP’yle son dönemde, af, erken emeklilik, Danıştay’ın kararı gibi kimi hususlarda farklı düşündüğümüz görülüyor. Biz, cumhur ittifakına verdiğimiz önem sebebiyle bu farklılıklarla ilgili değerlendirmelerimizi mümkün olduğu kadar yapıcı bir dille ifade etmeye çalıştık. Politikalarımızı sonuna kadar savunuruz, ama kimseye kişisel olarak saygısızlık etmeyi aklımızın köşesinden dahi geçirmeyiz. Esasen bizim siyaset tarzımızda da böyle bir üslubun yeri yoktur.

Mesela af meselesi ilk gündeme geldiğinde hemen arkadaşlarıma talimatı verdim, ‘bu işi tüm boyutlarıyla masaya yatırın.’ Karşımıza çıkan manzara bize, teklif edilen tarzda bir düzenlemenin milletimizin vicdanını rahatsız edecek neticelere yol açacağını yol gösterdi, bunun için de teklife sıcak bakmadığımızı çeşitli örneklerle anlatmaya çalıştık.

Burada bir temel ilke vardı; temel ilke neydi? Temel ilke, bir devlet kendisine karşı işlenen suçları af yetkisine sahip olabilir, ama halkına, milletine, kişilere karşı işlenen suçları af yetkisine devlet sahip değildir. Bir defa şunu çok iyi anlamamız gerekiyor: Eğer adalet mülkün esasıysa, o zaman biz bu mülkü ayakta tutmak için adil davranmaya mecburuz.

Kalkıp da uyuşturucu baronlarıyla, uyuşturucu baronlarına torbacılık yapanları biraraya getirmek veya ayrı ayrı değerlendirmek, bunu anlamak da mümkün değil. Biz devlet olarak uyuşturucu baronlarıyla da mücadele ettik, torbacılarla da mücadele ettik, onu içenlerle de mücadele ettik ve etmeye devam ediyoruz. Hiçbir dönemde uyuşturucularla veya uyuşturucu müptelalarıyla mücadelede bizim iktidarımız döneminde olduğu kadar yoğun bir mücadele verilmemiştir. En doğusundan güneydoğusuna kadar bütün bu bölgelerde, nerede ne gibi çalışma yapıldıysa hepsini topladık ve gereğini de yaptık. Şu anda 50 binin üzerinde cezaevlerinde sadece uyuşturucu mahkumu var.

Şimdi soruyorum, ekranları başında bizi izleyen milletime sesleniyorum; Allah aşkına bunlara kader mahkumu diyebilir miyiz? Efendim işte aldatılmış; ne demek aldatılmış? Bu 6 yaşında, 7 yaşında, 8 yaşında, 10 yaşında çocuk mu? Hepsi de bu işi gayet iyi bilen, hem içen, hem satan, hem de bu arada bu işin aracılığını yapan tipler, bunlara mı kader mahkumu diyeceğiz? Öbür tarafta can alan katillere mi kader mahkumu diyeceğiz? Öbür tarafta hırsızlık yapanlar, bunlara mı kader mahkumu diyeceğiz? Cezaevinden çıkarıyorsunuz, bu defa fazla bir şekilde hırsızlık işlemini yapmaya devam ediyor, bunlara mı kader mahkumu diyeceğiz? Zanilere, bunlara mı kader mahkumu diyeceğiz? Say sayabildiğin kadar. Liste önünüze geldiği zaman zaten durumu görüyorsunuz. Ama biz devlete karşı işlenen suçlarda ha devlet olarak burada yapılabilecek ne varsa bunu yapmaya gayret ederiz ve arkadaşlarımız bu çalışmalarını da yaptılar, yapıyorlar. Ve biz devlet olarak bir katili affettiğimiz zaman, maktulün ailesine acaba bunu nasıl anlatacağız?

Değerli kardeşlerim;

Aynı şekilde emeklilikte yaşa takılanlar diye ifade edilen meselede de karşımıza ülkemizin kaldıramayacağı benzer bir yükün fotoğrafı çıktı. Hiç şüphesiz bu konulardaki kararı Meclisimiz ve milletvekillerimiz verecektir. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı olarak böylesine önemli konulardaki hissiyatımızı milletimizle paylaşmamızdan daha tabii bir şey olamaz. Bunun ötesinde, bizim kimseyi ne kurum, ne isim olarak hedef almamız söz konusu değildir. Sosyal medyadaki kimi açıklamaların yanlış anlaşılmalardan kaynaklandığını düşünüyor ve üzüntüyle karşılıyorum.

Değerli arkadaşlar;

Bir diğer konu andımız tartışması. Aslında artık geride bıraktığımızı sandığım bir konuydu bu. Biz 2013 yılında bu meseleyi çözmüştük. Danıştay’ın ilgili dairesi, birikimine ve yetkinliğine inandığımız hukukçularımızın ifade ettiği gibi yetki aşımı yaparak maalesef bu konudaki düzenlemeyi iptal etmiştir. Türkiye’yi geldiği yer itibarıyla kesinlikle hak etmediği bir tartışmanın içine sürükleyen bu karar, birtakım eski hastalıkların hala bünyemizde yaşadığını gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı öncesinin ikliminde tek parti CHP’si döneminde başlatılan bir uygulamayı bugünün demokratik, özgürlükçü, aydınlık Türkiye’sinde hala sürdürmeye çalışmak yanlıştır. Andın ilk halini Türk ocaklarını kapatmasıyla, üniversiteleri perişan etmesiyle bilinen tıp doktoru Reşit Galip yazmıştır. İnsanları kafataslarına göre sınıflandıran çalışmaları destekleyen bu kişi, aynı zamanda Türkçe Ezan zulmünün de mimarıdır. Andı yazan bu ya ve bunun yazdığı andı biz şu anda hala tartışıyoruz. Daha sonra bu and metni değiştirile değiştirile kullanılmıştır.

Bize göre, milletimizin en büyük, en etkili andı İstiklal Marşımızdır. İstiklal Marşımız dışında bir and tanımıyoruz, tanımayacağız. Ve bu tür tartışmalar, günlük siyasetin ötesinde ülkemizin demokrasi, istiklal, hak ve hukuk mücadelesi sürecinde sembolik anlamı olan hususlardır. Ve Türküm, Türküm ben Türküm, amma şunu söyleyeyim: Ben Türkçü değilim, Türküm. O başka bir şey. Irkçılık bizim dinimizde yasaklanmıştır, yok. Her etnik unsur kendi etnik unsuruyla iftihar edebilir, Türk de eder, Kürt de eder, Laz’ı da eder, Çerkez’i de eder, Roman’ı da eder, ama “cılık” etmez, mesele bu.

Şimdi sizin Türkçülük yapma hakkınız var, ama öbür tarafta benim Kürt vatandaşımın siz böyle yaptığınız zaman ne hakkı doğar? Kürtçülük yapma hakkı doğar. İşte bırakalım Türk Türklüğüyle övünsün, Kürt Kürtlüğüyle övünsün, Laz Lazlığıyla, Roman Romanlığıyla, Çerkez Çerkezliğiyle, Abhaza Abhazalığıyla övünsün; ama asla bunun kalkıp da ırkçılık yapma boyutuna taşımayalım, işte bunu yaptığınız anda ayrımcılık yapmış olursunuz. İşte AK Parti olarak biz kurulduğumuzdan bu yana bu yanlışın içine düşmedik.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 81 milyon vatandaşımızın tamamının ortak devleti olduğuna göre, sembolik unsurlarımızın da hepimizi kucaklaması gerekir. İşte bizim Rabia’mız tam da bu anlayışın ifadesidir. Ne diyoruz biz?

Tek millet; işte tek millet derken kökenine, bölgesine, şehrine, meşrebine bakmaksızın 81 milyon vatandaşımızın tamamını ifade ediyoruz. Bundan daha güzel ne olabilir? Burada ayrımcılık yok. Türkiye’de ne kadar etnik unsur varsa hepsini tek millette topluyoruz.

İkinci, tek bayrak derken, uğrunda dedelerimizin ve evlatlarımızın tamamının kanını döktüğü veya dökmeyi göze aldığı istiklalimizin alametifarikası olan bir değerimizi vurguluyoruz.

Üçüncüsü, tek vatan derken, 780 bin kilometrekare vatan toprağının her bir karşının hepimize ait olduğunu anlatıyor. İşte 16 yıllık iktidarımızda en doğudan en batıya, en kuzeyden en güneye hizmetimizin gitmediği yer kaldı mı? Her yerde varız. İşte 76 üniversiteyle başladık 206 üniversiteyle 81 vilayetimize biz icraat götürdük; işte bu ayrımcılığın olmadığının ifadesidir. Sağlığa bak bunu görürsün, ulaşıma bak bunu görürsün, her alanda.

Tek devlet derken, maziden atiye uzanan köprü üzerindeki son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden başka devlet tanımadığımızı belirtiyoruz.

Kardeşlerim;

Bizim ortaya koyduğumuz bu fotoğrafta tek tipçi rejim özentisi bir metnin çocuklarımıza her sabah okutulmasının yeri var mıdır? Hele hele meselenin konuyu hukuki boyutuyla değerlendiren Anayasa Komisyonu Başkanımızın kökeni ve meşrebi üzerinden gerçekten incitici ve ayrımcı bir tarza indirgenmesinin kime ne faydası vardır? Bir taraftan ben kökeniyle uğraşmam diyeceksin, ben ayrımcı değilim diyeceksin, ama Anayasa Komisyonu Başkanımız benim şu anda milletvekilim ve yıllarca bu ülkede bakanlık yapmış olan arkadaşımıza, Bakanımıza bu şekilde bir taraftan hakaret, bir taraftan tehdit savuracaksın. Kusura bakma, benim Bakanım da hüdayi-nabit birisi değil, onun da arkasında tamamıyla bizler varız.

Ve doğrusu Bakanımıza yönelik bu tehdidi ve hakareti gerçekten bir Genel Başkana yakıştıramadım. Çünkü bu çok çok üzücüydü. Buna yol arkadaşımı feda edemem, bunu bir defa bilmeleri lazım. Zira benim bu yol arkadaşımın yakından-uzaktan ırkçılıkla bir alakası yok, kökeni Kürt olabilir, ama kendisi bir defa bu ülkede bu millete hizmet etmenin şuurunda, onun aşkını yaşamış olan bir yol arkadaşımdır. Niye hedef saptırıyoruz, niye böyle bir damgalama yapıyoruz? Bunu bir tarafa koyalım bir defa. Üstelik bu Bakanımızın şehrine ve ülkesine ne büyük hizmetler yaptığının en yakın şahidi bizleriz. Hiçbir arkadaşımızın işini yaptığı için istiskaline, hakarete uğramasına, tehdit edilmesine göz yumamayız.

Esasen bizim ne Türk’le, ne Türklükle, ne de söz konusu metindeki ifadelerle bir sıkıntımız yok. Biraz sonra Milli Eğitim Bakanlığımızın 2023 Eğitim Vizyonu Tanıtım Toplantısına katılacağım. Bu vizyon belgesinde çocuklarımıza nasıl doğru olmaları, çalışkan olmaları, küçüklerini korumaları, büyüklerini saymaları, ülkelerini sevmeleri gerektiğini öğretmenin esaslarını ortaya koyacağız.

Aynı şekilde Türk milletinin sınırlarımız içindeki ve dışındaki mirasına gerçek anlamda biz sahip çıktık. Sevgili milletim; Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar her yerde ecdat yadigârı eserleri biz ayağa kaldırdık ve onları biz tarihe kazandırdık. Eğer bunları görmeyen gözler varsa ben ne yapayım? Moğolistan’a kadar gittik, Türk tarihinin en eski kalıntılarına yolunu yapmaktan müzesini inşa etmeye kadar her şeyiyle yine biz sahip çıktık.

Dolayısıyla buradaki mesele ne Türk kavramıdır, ne de metinde ifade edilen tavsiyelerdir. Buradaki sorun, metnin zihniyetidir. Ruhuna işlemiş çarpık ve inkarcı yaklaşımdır. Biz Türkiye’yi geleceğin dünyasına hazırlayacak teknolojilerle buluşturmasının gayreti içindeyiz. Buna karşılık ülkemizi bu köhne metin üzerinden İkinci Dünya Savaşı öncesi iklimine döndürme heveslerine destek vermek asla vatan ve millet sevgisiyle izah edilemez.

Ülkeyi ve milleti sevmek, çocuklarımızı buna uygun bilgiyle, beceriyle, donatmakla olur. Biz 2023’ün, 2053’ün, 2071’in Türkiye’sini birlikte inşa etmek üzere ittifak kurduk. Elbette herkesin siyasi tercihlerine saygı duyarız, ama meselenin büyük ve güçlü Türkiye hedefimize zarar verecek boyuta ulaşmasına da gönlümüz razı gelmez. Bunun için artık bu tür meselelerdeki görüş farklılıklarımızın cumhur ittifakına gölge düşürmesine fırsat vermemeliyiz.

Çünkü biz cumhur ittifakını ülkemizin son yıllardaki en önemli kazanımlarından biri olarak görüyor ve geleceğe taşımak istiyoruz. Biz bu ittifakın ruhuna zarar verecek hiçbir işin içinde olmadık, olmayız. Milletimizin bize emaneti olan cumhur ittifakını günlük siyasi tartışmaların üzerinde tutmak istedik. Gördük ki Milliyetçi Hareket Partisi kendisi için çok farklı bir tercih yaptı, saygı duyarız. Söyleyeceğimiz tek şey; yerel seçimlerde mademki ‘biz yolumuza’ diyorlar, biz de herkes kendi yoluna deriz.

Değerli arkadaşlar; önümüzde ülkemiz, milletimiz ve partimiz açısından hayati gelişmelere sahne olacak bir dönem var. Ekonomide bir süredir yaşadığımız sıkıntıları geride bıraktık ve yeni bir atılım sürecine giriyoruz. Suriye ve Irak’ta kritik gelişmeler yaşanıyor. Çok yakın siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkiler içinde bulunduğumuz Avrupa coğrafyası kendi iç dengelerindeki sarsıntılar sebebiyle zorlu günler geçirmeye devam ediyor. Amerika’nın askeri ve ticari alanda başlattığı hamlelerle ilgili gelişmeleri yakından izliyoruz. Orta Asya ülkeleriyle uzun süredir olmadığı kadar iyi ilişkiler içindeyiz. Körfezdeki tatsız gelişmeler durulmuş gibi gözükse de, dikkatle takibi gerektiriyor. Afrika’nın ardından Güney Amerika’yla da yakın ilişkiler tesis etmek için yoğun gayret içindeyiz. Önümüzdeki ay sonunda G-20 Zirvesi vesilesiyle birkaç Güney Amerika ülkesine ziyaretimiz olacak. G-20 Zirvesi bu yıl Arjantin’de, orada zirveyi yapacağız ve akabinde de bölgeyi şöyle bir dolaşalım diyoruz.

Bu arada önümüzde malum mahalli seçim var, 2019 Mart’ında elde edeceğimiz başarı, unutmayın 2023’e kadar olan dönem için önümüzü açacaktır. AK Parti olarak 2019 seçimleri için çok güçlü bir hazırlık yapıyoruz. Tüm ilçe teşkilatlarımızla biraraya geldik. İl demiyorum bakın, ilçe teşkilatlarımız. Ardından bu arada ilçe Kadın Kollarımızla da biraraya geldik. Aynı şekilde yine ilçe Gençlik Kollarıyla da inşallah teşkilatımız biraraya gelecek. Ve bir süredir Genel Merkezimizde devam edecek çalışmalar yoğunlaşarak sürüyor. Sizlerden bu çalışmalara destek bekliyoruz. İnşallah yakında bu hazırlıkları belli bir noktaya getirecek ve büyükşehirlerden başlayarak adaylarımızı belirleyip sahaya erkenden ineceğiz. Meclis’te bütçe maratonu başlıyor. Sizlere kolay geçmeyeceğini bildiğimiz Meclis çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Bu hafta sonu itibariyle Cumartesi günü İstanbul’da bir zirve gerçekleşecek, bu zirvede Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin, Fransa Devlet Başkanı Sayın Macron ve Almanya Şansölyesi Merkel ile birlikte olacağız, dörtlü olarak İstanbul’da bir zirveyi gerçekleştirip özellikle İdlib başta olmak üzere birçok konuyu ele alma fırsatını yakalayacağız. Ve temennim odur ki; Suriye’de, özellikle İdlib başta olmak üzere buraya huzurun gelmesi konusunda burası ciddi bir adım olsun.

Ve bu umutla sizleri selamlıyorum ve Allah’tan başarılı bir Meclis çalışması diliyor, saygılar sunuyorum.