14 Mart Tıp Bayramı Münasebetiyle Hekimleri Kabulünde Yaptıkları Konuşma

14.03.2018

Sağlık camiamızın değerli mensupları,

Kıymetli hekimlerimiz,

Saygıdeğer hocalarım,

Kıymetli sağlık çalışanlarımız,

Değerli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla hasretle muhabbetle selamlıyorum. Beştepe Kültür ve Kongre Merkezimizde düzenlenen Tıp Bayramı etkinliklerine katılmanız hasebiyle sizlere kalbi şükranlarımı sunuyorum. Tüm sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramını tebrik ediyorum, bayramınız kutlu olsun.

Kadınlar Gününde 8 Mart’ta ‘sadece 8 Mart Kadınlar Günü olmaz’ demiştik, ‘365 gün Kadınlar Günüdür, anneler günüdür’ demiştik. Ben Tıp Bayramı için de her an Tıp Bayramıdır diyorum. Çünkü nerede, ne zaman, hangi an doktora ihtiyacımızın olacağı belli mi? Değil. Öyleyse her an Tıp Bayramı. Ülkemizin 81 ilinin tamamından gelen hekimlerimize, yurt dışındaki başarılarıyla göğsümüzü kabartan, az önce kendilerini dinlediğimiz Şükrü hocam gibi hepsine saygılarımızı özellikle ifade etmek istiyorum.

Değerli doktorlarımıza, tıp fakültelerimizde geleceğin hekimlerini yetiştiren kıymetli hocalarımıza, tüm sağlık çalışanlarımıza ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum. Çünkü sizler eşrefi mahlûkat olan, yaratılmışların en şereflisi olan insana verilebilecek en güzel hizmeti ifa ediyorsunuz, yerine getiriyorsunuz. Eski Yunanda Hipokrat ve Galen gibi hekimlerin kendi medeniyet coğrafyamızda İbn-i Sina ve El Razi gibi alimlerimizin temellerini attıkları tıp ilmi her dönemde insanlık için önemli olmuştur.

Bursa’dan Kayseri’ye kadar Anadolu’nun her köşesinde rastlayabileceğimiz şifahaneler tıp ilminin uygulamalı merkezleri olarak faaliyet göstermişlerdir. Bizim medeniyetimizde tıp ilmiyle meşgul olmak, özellikle de Rabbimizin insan üzerinde tecelli eden hikmetlerine, mucizelerine de şahit olmak demektir. Bunun için bizim tıp alimlerimizin hepsi aynı zamanda dini ilimler alanında da eser vermiş gönül sultanlarıdır.

Lokman Hekim hikâyeleri, bir yandan bu dünyada insanlara şifa sunmak için Allah’ın verdiği nimetlerin peşinde bitmeyen bir arayışı, diğer yandan da ebedi aleme hazırlığın formüllerini anlatır. İbn-i Sina günümüze gelen eserlerinin bir kısmı tıpla ilgiliyken, asıl büyük yekûnu ise felsefe, ahlak gibi diğer alanlara aittir. İnsan denen varlığı yakından inceleyip de onu yaratan Rabbimizi tefekkür etmemek zaten mümkün değildir. Şinasi gayet güzel söylüyor: “Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile / Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile.” İnsanın o bir zerrede nasıl yaratıldığını Şinasi burada en güzel şekliyle ifade etmiş. Devasa dünyaya bakmaya gerek yok, işte insanın yaratılışındaki o bir damla, bir nebze her şeyi anlatıyor.

Derler ki ‘İyi bir doktor nasibine göre ya dini tümden reddedip dalalete kayar ya da çok muttaki bir mümin olur, bunun arası yoktur’; çok açık, net her şey ortada. Hekimlik işte böylesine önemli bir meslek... Sizler icra ettiğiniz bu meslek ile insan hayatına doğrudan dokunan, Rabbimizin o kişiye takdir ettiği hayatın kalitesini yükselten bir konumda bulunuyorsunuz. Çok önemli bir meslek gerçekten sizin mesleğiniz. Size kalkan elleri affetmek mümkün değil. Bunların teröristten hiçbir farkı yoktur, bizim için teröristlerin konumu neyse bunların konumu da budur.

Hekimlerimiz başta olmak üzere sağlık çalışanlarımızın işlerini iyi yaptıklarında hastalarından ve onların yakınlarından aldıkları dualar herhalde hiçbir maddi karşılıkla ölçülemez. Dolayısıyla sadece şifa bulmalarına vesile olduğunuz insanlar için değil, kendi açınızdan da bereketli bir iş yapıyorsunuz. Ne dualar, ne dualar geliyor. Rabbim her birinizden ayrı ayrı razı olsun diyorum.

Değerli kardeşlerim;

Millet olarak biz bu ülkeyi kahramanlıklar ve fedakârlıklar üzerinde kurduk. Hala da aynı şekilde yaşatıyoruz. Bu tablonun önemli bir parçasını da hekimlerimizin, sağlıkçılarımızın kahramanlıkları ve fedakârlıkları oluşturur. Az önce cepheden gelen işte uzman doktorumuzu dinledik. Ekranda yine aynı şekilde UMKE ekiplerini dinledik. Ve şu anda onlar cephedeler, arazideler. Yani bir taraftan Mehmedimiz savaşırken onlar da arka planda Mehmedimizin tedavisi için hazır kıta bekliyorlar.

Bundan 1 asır önce Balkan Savaşında, Birinci Dünya Savaşı'nda, İstiklal Harbimizde hekimlerimizin yaptıkları hizmetlere ilişkin öyle ayrıntılar var ki insanın gözleri yaşarmadan dinleyebilmesi mümkün değildir. Askerlerimiz o günlerin zor şartlarında sadece düşmanın silahlarıyla değil en az onlar kadar, hatta onlardan çok daha sinsi ve öldürücü olan bir başka düşmanla mücadele ediyorlardı, bu düşman da hastalıklardı.

Mesela Çanakkale Savaşı’nda cephede savaşırken şehit düşen Mehmetçiklerimizin yarısı kadar bir kısmı cephe gerisinde hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Bunları biz tam bilmiyoruz. Aynı şekilde Sarıkamış'ta askerlerimizin düşmanları arasında karşı tarafın ordusu neredeyse üçüncü sırada yer alıyordu, çünkü ilk sırada soğuk ve hastalık vardı. Benim dedem de orada donarak öldü. Sarıkamış'ta karın altından çıkartılan askerlerimizden bazılarının üstlerinin çıplak olduğu görülür, çünkü ayaklarındaki çarıklar bile yoktu, üstleri de çıplaktı ve tüfeklerine sarılmış, o şekilde donarak şehit olmuşlardı. Hâlbuki normal şartlarda donma tehdidi altında olan bu askerlerin sıkı sıkıya giyinmiş olması beklenir. Ama şimdi elhamdülillah askerlerimiz cephede her türlü şartlarda, koşullardaki donanıma haiz giysileriyle arazideler. Ne gerekiyorsa yapıyoruz ve yapacağız, çünkü onlar bu vatan için fedayı can ediyorlar.

Tifüs hastalığının yol açtığı ateş öylesine şiddetli oluyordu ki Mehmetçiklerimiz o soğukta üstlerindekileri de çıkartmak zorunda kalıyordu. Tabii tifüs başta olmak üzere bu hastalıklarla mücadele eden sağlık personelimiz de en az askerlerimiz kadar büyük tehdit yaşıyordu. Hastalıklara karşı gerçekten çok zor şartlar altında üretilen aşılar ve ilaçlarla yürütülen mücadele filmlere, romanlara konu olacak kadar fevkaladedir.

Mesela Balkan Savaşında cephede görevli bir doktorumuzun icat ettiği basit, ama çok etkili serumun hikâyesi bunlardan biridir. Yüksek ateşli tifüs hastalarından alınan kanın ısıtılarak birtakım işlemlere tabi tutulmasıyla elde edilen bu serum, sağlam kişilerin hastalıktan korunmasını temin ediyordu. Bu serum önce gönüllü hekimler üzerinde denenmiş, sonra da tüm askere uygulanmıştır. Irak cephesinde güvenmedikleri için bu serumu kullanmayan Alman askeri danışmanlar ile kendi doktorları hayatlarını kaybetmişlerdir. Hekimlerimize itimatları olan, itimatları tam olan Kazım Karabekir başta olmak üzere kendi subaylarımız ve askerlerimiz ise sapasağlam görevlerine devam etmişlerdir.

Filistin cephesinde hekimlerimiz sadece kendi askerlerimize ve bölge halkına değil esir edilen İngiliz askerlerine dahi öylesine iyi bakmışlardır ki Alman ve Avusturyalı yaralılar kendi hastanelerinden kaçıp bizim Hilal-i Ahmer çadırlarımıza sığınmışlardır. Osmanlı bölgeden çekildikten sonra gelen düşman güçlerinin ilk işi bu hastaneleri yakmış olmasına herhalde hayatın bir cilvesi olarak bakmak gerekir; işte farkımız bu.

Şu anda da böyle değil mi, yine böyle. Aynı fedakârlıkların terörle mücadele dönemimizde sınırlarımız içindeki ve dışında pek çok örneği var. İşte Güneydoğu’da bu teröristler okullarımızı bombalamadı mı, yakmadı mı? Hastanelerimizi yakmadı mı, bombalamadı mı? Yahu sen tedavi olacaksın, senin yakınların tedavi olacak. ‘Ben Kürtlerin temsilcisiyim’ diyorsun; ama geliyorsun benim Kürt vatandaşımın, Kürt kardeşimin tedavi olduğu hastaneyi yakıyorsun. Benim Kürt evladımın, Kürt kardeşimin okuduğu okulu yakıyorsun. Bunlar bu şekilde cani, vahşi... Bunların Afrin’de olanlardan ne farkı var? Biz hep ne diyoruz? Ey Amerika, bak bunlar PKK’nın ta kendisidir. ‘PKK'yı terör örgütü olarak tanıyorum’ diyorsun, ama senin askerin, subayın PYD’ye Amerika’nın kokardını takıyor ve onunla kol kola, yan yana benim askerime karşı savaşıyor. Geri adım yok, sonuna kadar, sonuna kadar…

Zeytin Dalı Harekâtı sırasında görevleri gereği geride kalmaları gerekirken tüm sorumluluğu üstlenerek, hatta ısrar ederek cephe hattına koşan Yelda hemşiremiz gibi her biri özveri abidesi çok sayıda acil sağlık personelimiz olduğunu biliyoruz. Çığ altında kalan askerlerimize yardım için gittiği dağda onları kurtardıktan sonra kendisi 12 saat boyunca mahsur kalan Doktor Samet Akar gibi kardeşlerimiz olduğunu biliyoruz. 2015 yılındaki hadiseler sırasında çatışma bölgesinin içinde kalan görev yaptığı hastaneyi terk etmeyerek sonuna kadar çalışmalarını sürdüren Doktor Ömer Faruk Bilen gibi nice kardeşlerimiz olduğunu biliyoruz. Bu vesileyle tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize sıhhat ve afiyet diliyorum. Görevleri başında şehit edilen sağlık personelimize ayrıca Rabbimden rahmet niyaz ediyorum.

Bizi en çok üzen hususlardan biri de, sağlık camiamıza yönelik az önce de söylediğim, şiddet ve saldırı haberlerini duymaktır. Geçtiğimiz aylarda Giresun’da görev yaptığı hastanede ruh sağlığı bozuk bir hastası tarafından vurularak şehit edilen Doktor Ali Menekşe’ye özellikle Allah’tan rahmet diliyorum. Hiçbir acı, hiçbir mazeret insanlara hizmet vermek için çalışan doktora, sağlık teknisyenine, hemşireye ve diğer sağlık personeline sözlü tacizde bulunulmasını, hele hele fiziki saldırı yapılmasını haklı gösteremez. Bu tür saldırıların failleri yarın hangi yüzle aynı kişilerin önüne şifa aramak gayesiyle çıkabilir? Sağlık çalışanlarımızın daima yanlarında olduğumuzun, onlara yönelik hiçbir saldırıya müsamaha göstermeyeceğimizin bilinmesini istiyorum.

Değerli kardeşlerim,

Hamdolsun buraya girerken Afrin’den son neticeleri aldım. Ve etkisiz hale getirilen terörist sayısı 3.486’ya çıktı. Ve Afrin’e girdik giriyoruz, iyice yaklaşmış vaziyetteyiz. Çünkü bizim derdimiz işgal değil, bizim derdimiz bu terör koridorunu en doğusundan en batısına teröristlerden tamamen temizlemektir. Temizleyeceğiz ki bizim sınırlarımız rahat olsun. 911 kilometre sınırımız var, kolay değil. Amerika’nın burada sınırı mı var, koalisyon güçlerinin burada sınırı mı var, ne işi var onların burada, niye geliyorlar buraya, kimi korumaya geliyorlar? Suriye rejimi zaten şu anda Rusya’yla beraber hareket ediyor. Öyleyse koalisyon güçleri kimle hareket ediyor? Söyleyeyim; YPG ve burada beraber hareket ettiği PYD. İlk anlarda buraya 5 bin tır silah getirdiler. 2 bin kargo uçaklarıyla silah-mühimmat getirdiler. Düşünebiliyor musunuz, onların bu kadar silah, mühimmat getirdikleri yere biz Kızılay’ımızla, AFAD’ımızla, Diyanet Vakfı’mızla insani yardım taşıyoruz; aramızdaki fark bu.

Ve kendilerine bunları hep söyledim, Sayın Tillerson’a da özellikle bunları anlattım. Dedim, ‘Siz bu silahları buraya niye getiriyorsunuz, kime karşı getiriyorsunuz? Çünkü bu sınırın ötesinde sadece biz varız, bunları buraya niye getiriyorsunuz?’ İnanır mısınız ses yok. Ama 20 tane üs kurdular oraya. Peki, bu üsler burada niye var? Akla iki şey getirir; ya Türkiye, ya İran. Herhalde Rusya’ya karşı bu işi kullanacak değil. O zaten 3. Dünya Savaşının ifadesi anlamına gelir. Bunları hep konuşuyoruz, ama tıp bayramında da bunları konuşmamızda fayda var. Çünkü her şeye hazır olacağız.

Türkiye’nin dünya çapında iddialı olduğu alanlardan biri –Şükrü Hocam da az önce söyledi- sağlık hizmetleridir. Şimdi gerek hastane, tedavi kurumu, birinci basamak sağlık kuruluşu sayesindeki artış olsun, gerekse ambulansından teşhis ve tedavi cihazlarına kadar teknik alt yapıda yaşanan ilerleme işin sadece görünen yüzü. Bu başarının asıl sahipleri sizlersiniz, yani sağlık personelimiz. İnsanın olmadığı bir yerde bina da işe yaramaz, cihaz da işe yaramaz.

Onun için şimdi ne yaptık? Tıp fakültelerimizi ciddi sayıda artırdık. Niye? Bir an önce doktorundan sağlık elemanına, hemşiresine kadar oralardan insan sorunumuzu halledelim, çözelim diyoruz. Ve sadece de ülkemde kalmayacak, başarılı olanları seçmek suretiyle dünyada değişik ülkelerde de onların doktorasından, daha yüksek anlamda icabında doçent, profesör vesaire olmasına kadar imkânları hazırlayalım ve doktorlarımız oralarda aldıkları eğitimle tekrar ülkelerine dönsün, gidip orada da kalmasın. Buradan tabii bir yere de sinyal veriyorum; Şükrü Hocam, Murat Hocam; artık oralarda işiniz bitti, dönün ülkenize. Şimdi artık modern hastanelerimizi kurduk, kuruyoruz, bunlar hızlanarak devam edecek. Sağlık alanındaki başarımızın asıl mimarı olarak gördüğüm siz hekimlerimize ve sağlık çalışanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Geçtiğimiz 15 yılda inşa ettiğimiz 3 bin hastane ve tedavi kurumuyla milletimize daha kaliteli hizmet verilebilmesini temin ettik. Hastanelerimizin yatak sayısını iki kat artırarak 227 bine çıkardık. Asıl önemli ihtiyaç olan nitelikli yatak sayısını ise 19 binden 127 bine çıkartarak gerçekten çok ciddi bir atılımı gerçekleştirdik. MR cihazı sayısını geldiğimizde neydi biliyor musunuz? 58. Biz bunu 58’den 867’ye, tomografi cihazı sayısını 323’ten 1168’e, diyaliz makinesi sayısını 4900’den 16800’e çıkartarak teşhis ve tedavi imkanlarını genişlettik. Özellikle acil sağlık hizmetleri alanında çok büyük atılımlara gıpta ile takip edilen başarılara imza attık. Ülke çapında hizmet veren istasyonların, özellikle 112 istasyonlarının sayısını 481’den 2600’ün üzerine yükselttik. Ambulans sayımızı bugün tamamı da yeni olmak üzere 618’den 4900’ün üzerine çıkarttık. Daha önce olmayan, hava ambulansı diye bir şey yoktu, ama şimdi 20 hava ambulansımız milletimize hizmet veriyor. Yine daha önce olmayan evde sağlık hizmetinden halen 320 bin vatandaşımız yararlanıyor. Sağlık personelimizin sayısını da 378 binden 914 bine ulaştırarak sağlık hizmetlerimizi güçlendirdik, inşallah daha da artacak.

Tüm bu gayretler sayesinde ülkemizde doğumda beklenen hayat süresi çok çok önemli. Hamdolsun 72,5 yıldan 78 yılın üzerine çıktık. Anne ölüm oranı, bebek ölüm hızı gibi tüm değerlerde olumlu yönde gelişme olmasına rağmen doğum sayısının az da olsa düşmesi, üzerinde önemle durmamız gereken bir husustur, bunun artması lazım. Eğer nüfusumuz yaşlanırsa bu millete yazık olur. Bazıları bizim 3 çocuk tavsiyemize kendilerince istihzayla yaklaşıyor. Ama nüfusumuz millet olarak en büyük gücümüzdür, bunu unutmayın ve bunu korumak zorundayız. Onun için siz doktorlarımızdan da bu konuda ben yardım istiyorum. Genç, dinamik nüfus; asıl sermaye burada. Bir ekonomistim ben, ülkelerin kalkınmasında bize ekonomide dört madde sayarlardı; insan, emek, sermaye, üretim. Ben siyasette bunu teke indirdim, dedim ki başarının sırrı sadece insandır. Niye? İnsan varsa emek var, insan varsa sermaye var, insan varsa üretim var, hatta bir şey daha ilave ediyorum, tüketim var. Çünkü tüketim varsa üretim olur, tüketim olmazsa üretim olmaz.

Bugün Avrupa ülkelerinin en büyük sıkıntısı, nüfus artış oranlarının eksiye düşmüş olması veya bu yönde ilerlemesidir. Eksi nüfus artışı demek, 3-5 kuşak sonra o ülkede hükmünüzün kalmayacağı anlamına gelir. İşte o zaman ne inşa ettiğiniz dev binaların, ne kurduğunuz o devasa sanayi ve ticaret çarkının size faydası olur. Bunun için sizlerin de desteğiyle nüfusumuza hep birlikte sahip çıkacağız.

Sağlık altyapısını güçlendirme bakımından son dönemde yaptığımız önemli yeniliklerden biri ki bu benim aşkımdır, şehir hastanelerimiz. Belediye Başkanlığı dönemimden bu benim geleceğe yönelik planlarım, projelerim içerisindeydi. Elhamdülillah buna başladık. Birinci derecede 30 büyükşehrimizde bunların olması şart. Ondan sonra sıra, diğer şehirlerimize bunları küçülterek devam ettirmek… Tamamen ülkemize mahsus bir inşa, işletme ve finansman yöntemiyle hayata geçirdiğimiz bu projeyi geleceğin sağlık modeli olarak görüyorum. Halen Yozgat, Isparta, Mersin ve Adana şehir hastanelerimiz millete şu anda hizmet veriyor. Bu yıl içinde Kayseri, Ankara Bilkent, Manisa, Eskişehir ve Elazığ şehir hastanelerini de inşallah hizmete alıyoruz. Önümüzdeki yılda 7 şehir hastanesini daha hizmete açacak, bu şekilde devam ederek toplamda ilk etapta 32 şehir hastanesini milletimize kazandıracağız.

Tabii tüm bu hizmetleri yapıp eserleri ortaya koyarken sağlığın geliştirilmesi hususuna da önem vermemiz gerekiyor. Zararlı alışkanlıklarla mücadele başta olmak üzere milletimizin sağlığını koruyacak ve geliştirecek konularda özel programlar uygulamak zorundayız. İnsanlarımızı sadece hastalıktan sonra değil sağlıklıyken de koruyacak tedbirleri alacak ve bu bilinci topluma aşılayacak başlıklarda yürütülen çalışmaları geliştirerek sürdürmeliyiz.

Diğer yandan her alanda olduğu gibi sağlıkla ilgili hususlarda da kapsamlı bir millileşme, yerlileşme hamlesi gerçekleştirmeliyiz. Az önce Sayın Bakanım da ifade etti, Sağlık Endüstrileri Yönlendirme Kurulumuz tarafından takip edilen sağlıkta yerli üretim konusunu önemsiyoruz. Bilhassa yerli ilaç ve plazma üretiminde atılan adımlar stratejiktir. Son zamanlarda atılan ve ilaçla yerlileşme anlayışımızla asla uyuşmayan birtakım adımların da en kısa sürede düzeltileceğini ümit ediyorum. Türkiye, yerli ilaç sanayinin önünün kesilmesi pahasına küresel ilaç sektörünün önünü açarak milyarlarca dolarını havaya savuracak bir ülke değildir. İlaç meselesinin yerli bir kara deliğe dönüştürülmesine kesinlikle izin veremeyiz. Kurulumuzun da gayretleriyle bu konuda önümüzdeki dönemde çok önemli adımların atılacağına inanıyorum.

Kardeşlerim;

Türkiye her atılımı gibi sağlık konusundaki kat ettiği mesafeyi de kendisiyle birlikte tüm dostlarının, tüm insanlığın hizmetine sunuyor. Ve şu anda biz uluslararası camiadan ülkemize ciddi denilebilecek oranda, sayıda artık hasta alabiliyoruz, bu noktaya geldik. Bugün Türkiye dünyanın en önemli uluslararası sağlık hizmetleri merkezlerinden biri haline gelmiştir. Gerek hastanelerimiz, gerek termal tesislerimiz, gerekse diğer sağlık hizmetlerimizle bu yıl 10 milyar dolarlık bir sağlık turizmi hedefine sahibiz. 2023 yılında ise bu rakamı 20 milyar dolara çıkarmayı amaçlıyoruz.

Görüldüğü gibi hangi alanda işimizi yapar, altyapımızı güçlü şekilde kurarsak, o alanı yüksek hizmet standardı yanında, ülkemize ve milletimize kazanç kapısı haline dönüştürebiliyoruz. Potansiyelimizin henüz pek azını kullanarak bu neticeyi elde etmişsek, geleceğimiz çok aydınlık demektir. Türkiye'nin önünü kesmek isteyenleri bugüne kadar hep hüsrana uğrattık, bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğiz.

Tabii burada bir gerçeği sizinle inşallah paylaşacağız, o da şu: İnşallah tüm sağlıkçılarımızı, özellikle de daha önce söylediğim yıpranma payı konusunu Sayın Başbakanımızla da paylaştım ve bu konuda Hükümetimizin şu anda programı içerisinde. Bir diğer konu da, özellikle yine emeklilikle ilgili sorunların da yine bu paket içerisinde halli hususunu Hükümetimiz inşallah masaya yatırmış vaziyette. Temenni ediyorum ki en kısa zamanda bunun da neticesini almış oluruz.

Tabii burada bir söz var ki biz siyasilere o çok büyük örnektir, o da şu, Kanuni ne diyor: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. Asırlar önce işte ecdadımız Kanuni Sultan Süleyman, bakın bir sağlıklı nefes için koskoca bir Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’yi feda edebiliyor, bir sağlıklı nefes için. Onun için bu alana yatırım hiçbir şeye benzemez, çok önemli, karşınızda insan var. Onun için ne yapılması gerekiyorsa bunu yapmamız lazım. Fiziki mekanlardan iç donanımlarına varıncaya kadar, ama hepsinden öte sizler gibi orayı güçlü kılacak insanlara ihtiyacımız var. İnşallah bir olarak, iri olarak, diri olarak, kardeş olarak, hep birlikte Türkiye olarak hedeflerimize ulaşacağız. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.

Bu duygularla bir kez daha tüm hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramını tebrik ediyorum, bayramınız kutlu olsun. Sağlık çalışanlarımıza milletimize verdikleri bu ulvi hizmetlerde başarılar diliyorum. Bu güzel toplantının düzenlenmesinde emeği geçenleri tebrik ediyorum. Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.