İyilik Ödülleri Takdim Töreninde Yaptıkları Konuşma

13.03.2018

Türkiye Diyanet Vakfı’nın değerli yöneticileri,

Diyanet camiamızın kıymetli mensupları,

Sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri,

Sevgili gençler, hanımefendiler, beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi hepinizin, hepimizin üzerine olsun.

4. Uluslararası İyilik Ödülleri vesilesiyle dünyanın farklı ülkelerinden, farklı kıtalarından Türkiye’ye teşrif eden bütün misafirlerimize hoş geldiniz diyorum. Sizleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde, milletin evinde, bu gazi mekanda ağırlamaktan şahsım, milletim adına büyük bir bahtiyarlık duyuyorum.

Bu yıl dördüncüsünü tevdi edeceğimiz ve ettiğimiz İyilik Ödüllerinin ve İyilik Haftasının ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Bu anlamlı tören münasebetiyle gönüllerimizi buluşturan Türkiye Diyanet Vakfımıza ve Diyanet Teşkilatımıza, Diyanet Teşkilatımızın değerli Başkan ve yöneticilerine teşekkür ediyorum. Bundan dört sene önce ‘Dünyayı iyilik değiştirecek’ sloganıyla bu çalışmaya öncülük eden Diyanet İşleri eski Başkanımız Sayın Mehmet Görmez Hocamıza da gayretleri için şükranlarımı sunuyorum.

Uluslararası İyilik Ödüllerinin ihdasından bu yana geçen süre zarfında insanlar arasında bir iyilik halkasının oluşmasına vesile olduğuna inanıyorum. Bunun yanında ödülümüz Diyanet İşleri Başkanlığımızın ve Türkiye Diyanet Vakfının da en prestijli projelerinden biri haline geldi. Bu ödüller hem ülkemizde, hem de dünyanın farklı köşelerinde fisebilillah gayret gösteren iyilik neferlerine umut, cesaret ve güç verdi.

Bu ödüller vesilesiyle bizler de birbirinden değerli hayır faaliyetlerinden haberdar olduk, gerçekten göz yaşartıcı hikayelere şahitlik ettik. Etrafımızda yaşanan onca savaşa, şiddete ve insanı insanlığından utandıran vahşet görüntülerine rağmen dünyanın dört bir ucundan gelen iyilik hikayeleriyle sevindik, gururlandık, ümitlerimizi tekrar yeşerttik. Gerek bu projenin serpilip büyümesine, gerekse şu muhteşem kardeşlik atmosferinin tesisine katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum.

Kardeşlerim;

Az önce hep beraber izlediğimiz hayat hikayeleri insan olarak bizi diğer varlıklardan ayıran temel hasletlerin halen diri olduğunu gösteriyor. Burada gördüklerimiz bize istikbalimiz adına umut aşılıyor, güven veriyor. Her biri diğerinden kıymetli bu hikayelerde halen iyilik pınarlarının çorak gönüllerini sulamaya devam ettiğine şahit oluyoruz.

1500 hikaye arasından seçilerek bu seneki Uluslararası İyilik Ödüllerine layık görülen, çevresinde ‘hayat tamircisi’ olarak bilinen engelli hayvanlara kendi imkanlarıyla bugüne kadar tam 200 protez yapan 22 yaşındaki Mardin Derikli Hasan Kızıl kardeşimi; eğitim, tarım ve çevre alanındaki özgün çalışmalarıyla Türk milletinin hayırseverliğini Afrika’nın çorak topraklarına taşıyan Sevde Sevan Usak Hanımefendiyi; kütüphaneye çevirdiği dükkanıyla mahallesindeki çocuklara kitap okuma aşkını aşılayan Üsküdarlı Kanber Bozan kardeşimi; Kanada’nın Montreal şehrindeki küçük lokantalarını ihtiyaç sahipleri için Halil İbrahim Sofrasına dönüştüren Yahya Hashemi ve Ala Abdelrazaq Jabur kardeşlerimi; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisini rehber edinerek kardeşlik seferberliğine öncülük eden, Suriyeli muhacirlere ensar olan Doktor Mahmut Karaman Beyefendiyi; yetim bir Peygamberin ümmeti olarak yetim ve öksüzlere sahip çıkan hayatını sürdürdüğü Amerika’da soğuk odalarda ölümü bekleyen onlarca çocuğa sıcak bir yuva sunan Ebu Eytam, yani yetimlerin babası Libyalı Muhammed Bzeek kardeşimi; vazife yaptığı tarihi Hasan Paşa Camii’ni sokak çocuklarının ve sokakta kalanların rehabilitasyon merkezine çeviren Levent Uçkan Hocamızı; velhasıl bu yıl İyilik Ödüllerini tevcih ettiğimiz tüm kardeşlerimizi şahsım ve milletim adına gönülden tebrik ediyorum.

Üstat Sezai Karakoç’un o veciz ifadesiyle ‘kalbinde merhamet adlı bir çınar olan’ tüm iyilik neferlerine, tüm hayır öncülerine buradan şükranlarımı sunuyorum. Rabbim sizlerin sayısını arttırsın inşallah. Dünyanın dört bir yanında diktiğiniz bu iyilik fidanlarının inşallah uzun yıllar meyve vermeye devam edeceğine inanıyorum. Bu yılki Vefa Ödülünün de çok anlamlı bir yere gittiğini görüyorum. Evet, Vefa Ödülünün milletimizin gözbebeği, istiklalimizin ve istikbalimizin teminatı, bölgemizdeki mazlumların muhafızı kahraman Mehmetçiklerimize takdim edilmesinden de büyük bir memnuniyet duydum.

Türk Silahlı Kuvvetlerimiz gerçekleştirdiği başarılı operasyonlarla hem vatanımızın güvenliğini temin ediyor, hem de terör örgütlerinin zulmüne maruz kalan kardeşlerimizin yardımına koşuyor. İşte son birkaç gündür Afrin’den yansıyan insanlık dışı manzaraları sizler de görüyorsunuz. Sivilleri canlı kalkan olarak kullanan, kurduğu tuzaklarla çocukları katleden terör örgütünün makyajı tel-tel dökülüyor. Hamdolsun, şu an itibariyle 3400 teröristi etkisiz hale getirdik ve artık Afrin’e girdik giriyoruz, çok fazla bir şey kalmadı. Ama biz işgal için girmiyoruz, biz Afrin’i oraların gerçek sahiplerine teslim etmek için giriyoruz.

Batı medyasında moda ikonu edasıyla pazarlanan teröristlerin vahşi, gaddar ve katil yüzleri böylece ifşa oluyor. Mehmetçiklerimiz Özgür Suriye ordusuyla beraber teröristlerden temizlediği her toprak parçasıyla bölge halkının geleceğini de kurtarıyor. DEAŞ bahanesiyle coğrafyamıza biçilmeye çalışılan kefeni Allah’ın izni, milletimizin duası, kahraman askerlerimizin mücadelesiyle inşallah paramparça ettik ediyoruz.

Bir asır önce nasıl Çanakkale’de emperyalist hevesleri kursaklarda bıraktıysak, bugün de aynısını tüm güney sınırımız boyunca yapacağız. İnsanlıktan, adalet ve merhametten taviz vermeden, hakkımızda yürütülen kara propagandaya aldırmadan Afrin’i, Münbiç’i ve Suriye’nin kuzeyini bu katil sürülerinden tamamen temizleyeceğiz. Tüm bu toprakları Suriyeli kardeşlerimizin Emniyet ve huzur içinde yurtlarına dönebilecekleri eman bölgeleri haline getireceğiz. Böylece hem bölgedeki Kürt, Arap ve Türkmen kardeşlerimizi terör örgütlerinin zulmünden kurtaracak, hem de Suriye’nin yeniden inşasına yönelik anlamlı bir adım atacağız.

Saygıdeğer misafirler, aziz kardeşlerim;

Bugün aynı zamanda Türkiye Diyanet Vakfımız adına son derece anlamlı bir günü de hep birlikte idrak ediyoruz. Ülkemizin en köklü ve en yaygın müesseselerinden olan Diyanet Vakfımız bugün 43. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Yarım asra yaklaşan mazisiyle Türkiye Diyanet Vakfı gerek yurt içindeki, gerekse yurt dışındaki başarılarıyla, hayır hasenat faaliyetleriyle göğsümüzü kabartan hizmetlere imza atıyor. Dualarla, sadece Hakk’a ve halka dayanarak kurulan bu müessesemiz, hamdolsun bugün dünyanın 140 ülkesinde vakıf geleneğimizin sancaktarlığını yapan bir abideye dönüştü. Bir avuç dert sahibi insanın yıllar önce attığı küçük adım, şimdi binlerce öğrenciye sahip çıkan, yüzbinlerce mazlumun dertleriyle dertlenen, her yıl milyonlarca insana dokunan devasa bir hayır harekatının ve hareketinin adı oldu. İnsanlığın ve İslam ümmetinin çok ciddi sıkıntılarla yüzleştiği günümüzde, Diyanet Vakfımız dünyanın her yerinde dil, din, ırk, mezhep, meşrep farkı gözetmeksizin tüm ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşuyor. Vakfımız sosyal yardımlardan eğitime, cami inşasından gönüllerin ihyasına kadar birçok alanda birbirinden değerli, birbirinden kalıcı çalışmalar yürütüyor.

İSAM gibi seçkin bir ilim merkezini, İslam Ansiklopedisi gibi muhteşem bir eseri ülkemize ve insanlığa kazandıran vakfımız, medeniyetimizin yeniden inkişafı yolunda yaptığı hizmetlerle her türlü takdiri hak ediyor. 30 yıllık bir emeğin ürünü olan 44 ciltlik İslam Ansiklopedisi, Cumhuriyet döneminin en muhteşem kültür hazinesi olarak şu anda değerlendirdiğimiz bir eserdir. Tabi birçok dilde inşallah tercümesi yapılmak suretiyle bu ansiklopedimiz insanlığın hizmetine sunulacak.

Mali’den Somali’ye, Kazakistan’dan Belarus’a, Moskova’dan Suriye’ye, Arakan’dan Amerika’ya kadar gittiğimiz her yerde Türkiye Diyanet Vakfının o topraklara vurduğu iyilik mühürlerine şahit oluyoruz. Birileri Suriye’ye -az önce Sayın Başbakanım da söyledi- binlerce kamyon dolusu silah ve mühimmat gönderirken, Türkiye Diyanet Vakfımız oraya binlerce kamyon insani yardım malzemesi gönderdi, gönderiyor, Kızılay’ımız aynı şekilde gönderdi, gönderiyor, AFAD’ımız aynı şekilde gönderdi, gönderiyor.

Şimdi ben dünyaya sesleniyorum, peki siz ne yapıyorsunuz? Siz varil bombalarıyla, siz bombalarla Doğu Guta’da binlerce çocuk, yaşlı, kadın, bu insanları öldürürken, siz Suriye’nin genelinde 1 milyona ulaşan insanı öldürürken ve öldüren insana sahip çıkarken, biz sadece mağdur, mazlum olanlara yardım elini uzatıyoruz, aramızdaki fark bu.

Bize kalkıp akıl veriyorlar, diyorlar ki, ‘sivil insanlar ölüyor.’ Bilerek konuşun, bilmeden konuşmayın. Biz sivil insanları hiçbir zaman hedef almadık, eğer sivilleri de hedef alsaydık Afrin çoktan düşmüştü beyler. O kadar hassas o kadar hassas gidiyoruz ki, aman siviller vurulmasın, buna dikkat ediyoruz. Ama bunlarda böyle bir şey var mı? Yok. Bunlar, sivildi-sivil değildi hiç fark etmez bombaları yağdırıyorlar; işte bizi onlardan ayıran bu. Biz bu hassasiyetimizi yine aynen gözeterek yolumuza devam edeceğiz.

Birileri Suriye’de terör örgütlerine yardıma giderken, Diyanet Vakfı gibi kurumlarımız insanların yaralarını, işte ekranda az önce gördünüz, sadece vakıf değil askerlerimiz orada yaraları sarıyor, adeta oralarda bir sivil savunma görevini icra ediyorlar. Birileri mazlumların kanı ve gözyaşı üzerinden semirmeye çalışırken, bizim kuruluşlarımız Suriye’den Irak’a kadar tüm insanlığın yüzünü ağarttı. Kurulduğu günden beri, “Hayrun Nas Men Yenfeûn Nas / İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır” düsturuyla vakıf bünyesinde emek vermiş herkesi tebrik ediyor, Allah hepsinden razı olsun diyorum. Vakıf mensuplarından, hayırseverlerinden ve gönüllülerinden ahirete irtihal edenlere Allah’tan rahmet niyaz ediyor, hayatta olanlara sağlıklı ve hayırlı ömürler diliyorum.

Değerli kardeşlerim;

Burada şahitlik ettiğimiz örnekler bize din-i mübin olan İslam’ın özünü, ruhunu da anlatıyor. Bu hikayelerde bir kez daha gördüğümüz gibi, İslam, ihsan, ahlak ve merhamet dinidir. Cahiliye toplumundan asr-ı saadete geçiş yolculuğunun serdarı olan Resulü Ekrem Aleyhissalatu Vesselam da güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş bir merhamet elçisidir. Kız çocuklarını katleden, kadınlara zulüm eden bireyler İslam’la müşerref olduktan sonra, Hazreti Ömer (R.A) Radiyallahu anh gibi adalet gibi adalet timsallerine dönüşmüştür. İslam, içkiyi su gibi tüketen, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan cahiliye toplumundan insanlığın kutup yıldızları sahabeler çıkarmıştır. Kibir, haset, cehalet ve şirkle kararan kalpler Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin nuruyla aydınlığa ve felaha kavuşmuştur.

Şimdi birilerinin son zamanlarda söyledikleri birçok şeyler var, detaya, teferruata girmeyeceğim onların hepsi Diyanet camiasının inşallah ilgi alanındadır ve bu konularda zaten gereğini yapacaklar. Ama bir şey Akif’in dilinde kendini gayet güzel buluyor; bizim derdimiz, Müslüman olarak bizim hedefimiz, doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı. Bizim için başka kapı yok, tek kapı orası, diğerleri boş, diğerleri lafı güzaf.

Peki, bu büyük değişimin sırrı nedir? 23 yıl gibi kısa bir sürede İslam’ın yüzbinlerce insana geniş bir coğrafyaya ulaşması nasıl mümkün olmuştur? Bu sorulara verilecek cevap, nebevi davet ve irşat metodudur. İslam dininin kısa sürede yayılmasının, yaygınlık kazanmasının en önemli sebeplerinden biri, Peygamber Efendimizin (S.A.V) tebliğ, yani insanlara dini anlatma yöntemidir. Rabbimiz Âl-i İmrân Suresinde bunu şu şekilde izah ediyor: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” İşte bu peygamberi metottur, tebliğ metodudur.

Aynı şekilde Nahl Suresinde Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: “Sen Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” Allah-u Teala bizlere müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği Peygamberimizin risalet vazifesindeki başarısını onun yufka bir yüreğe, müşfik bir kalbe ve tatlı bir dile sahip olmasına bağlıyor.

Hazreti Aişe Validemiz rivayet edilen bir hadiste ise şöyle diyor… Tabi şimdi bazı ukalalar dolaşıyor etraflarda, bu hadisler üzerinden ‘filan da yok şöyleydi, yok böyleydi’ gibi laflar konuşuyorlar. Ben yine tekrar ediyorum, eğer bu hadisi şerifler Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine aynen uyuyorsa bizim için sahihtir ve biz ona uyarız kim ne derse desin. Ve Hazreti Aişe Validemizden rivayet edilen bir hadiste şöyle deniyor: “Ey Aişe, Allah Rafiktir, yumuşak davranmayı sever; sert davranış karşılığında vermediğini yumuşaklık karşılığında verir. Allah bütün işlerde yumuşak davrananları sever.” Bir başka hadiste Efendimiz ümmetine şunu emrediyor, az önce de gerçi Hocam zannediyorum okudu: “Yessiru vela tûassiru ve beşşiru vela tüneffiru / Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

Evet, bu ayeti kerimeler ve hadisi şerifler bize nebevi devlet ve irşat metodunun nasıl olması gerektiğini açıkça gösteriyor. Bu ilahî prensipler bize İslam’ı anlatırken nasıl hareket etmemiz gerektiğinin çerçevesini de çiziyor. Bu ilkelerin özellikle peygamberlerin varisleri olma şerefini üzerlerinde taşıyan âlimlerimiz, ariflerimiz, hocalarımız için son derece önemli olduğuna inanıyorum. Hem dinimize yönelik saldırıların, hem de İslam’a ve Müslümanlara olan ilginin arttığı bir dönemde, hocalarımızın irşat vazifelerini ifa ederken ve İslam’ı anlatırken çok daha dikkatli olmaları gerekiyor.

Atalarımız ne kadar güzel söylemiş; ‘doğru yerinden kalkıncaya kadar yalan dünyayı dolanır gelir.’ Öyleyse alanı boş bırakmayacağız. İşte az önce müftülerimizle bir sohbetimiz oldu, o sohbette de söyledim, burada da söylüyorum, tüm Diyanet camiamızın, başta Din İşleri Yüksek Kurulumuz olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki mensuplarıyla alanı hiçbir zaman boş bırakmayacaklar, tüm ilahiyat fakültelerimiz ilahiyat hocalarımızla alanı hiçbir zaman boş bırakmayacaklar. Ondan sonra ‘biz vazifemizi yaptık, ne oldu’ filan diyemezler. Bunun çözüme kavuşması için kesinlikle bu vazifenin yapılması lazım ki gelip birileri oraları işgal etmesin.

Özellikle iletişim araçlarının bu derece ilerlediği, internetin, sosyal medyanın, cep telefonunun hayatımızın her anına girdiği bir dönemde menfi haber, yorum ve ifadeler çok daha hızlı yayılıyor. Soran ile sorulan arasında kalması gereken beyanlar bir anda milyonlarca insana mal olabiliyor. İşte az önce de ifade ettiğim gibi, ilgili-ilgisiz birçok kişi bunları maksadı aşacak şekilde Müslümanları ve İslam dinini karalamak için kullanabiliyor. Ben bu salonda müftü ve hocalarımız başta olma üzere tüm âlimlerimizin, tüm ilahiyatçılarımızın bu noktada azami hassasiyet göstermesini bekliyorum.

Ve şairin o güzel ifadesiyle söylemek gerekirse; “Cihân bâğında ey âşık budur maksûd-i ins ü cin. / Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.” Evet, kimseyi incitmeyelim şüphesiz, kimseden incinmeden daima güler yüzle irşat ve tebliğ vazifemizi yerine getireceğiz. Bu süreçte İslam’ı anlatırken ne kınayıcının kınamasından korkacağız, ne de din ve millet düşmanlarına istismar malzemesi vereceğiz. Bilhassa sosyal medyanın ve internetin parıltısına aldanmayacak, bu tür platformlara gönlümüzü kaptırmayacak, dibini görmediğimiz kuyuya asla dalmayacağız. Sözümüzün ağırlığını bir kuyumcu titizliğiyle tartarak güzel sözle, güler yüzle, birliğimiz ve sevgimizle insanları İslam’a çağırmaya devam edeceğiz.

Değerli kardeşlerim;

İslam dünyası çok ağır bir imtihandan geçiyor. Müslümanlar olarak birbirimize kenetlenmemiz, safları sıklaştırmamız, kardeşlik ve dayanışmayı yüceltmemiz gereken bir dönemdeyiz. Buradaki tüm kardeşlerimin şu gerçeği gördüğüne inanıyorum: Birileri bizi ısrarla FETÖ ve DEAŞ’ın, Boko Haram’ın temsil ettiği bu sapık din anlayışlarına mahkûm etmeye çalışıyorlar. Sahih ve sahici İslam düşüncesi yerine, ehlîleştirdikleri, özünden ve ruhundan kopardıkları, işlerine gelince de rahatça kullanabildikleri bu yapıları bize adeta dayatıyorlar.

FETÖ’nün 15 Temmuz gecesi döktüğü onca kana rağmen… Şu gördüğünüz külliyenin etrafında 29 şehidimiz var, 36 gazimiz var, bunlar bizde yara. Türkiye genelinde 251 şehidimiz var, 2193 gazimiz var, bunlar bizde yara, biz bunları unutmadık, unutmuyoruz ve unutmayacağız ve hukuk içiresinde de bunun bedelini ödeyecekler. FETÖ’nün 15 Temmuz gecesi döktüğü onca kana rağmen, halen Batılı ülkelerde rağbet görmesinin, bu örgüte kol kanat germesinin sebebi budur. Aynı şekilde DEAŞ’ın uzun süre bitirilmemesinin, DEAŞ’a katılımların önüne bilinçli bir şekilde geçilmemesinin nedeni de aynıdır.

Batılıların jargonuyla söyleyecek olursak, DEAŞ ve FETÖ, eski Roma’nın sembollerinden Janus’un biri doğuya, diğeri batıya bakan iki yüzü gibidir; olay bu. Bir başka ifadeyle, bu iki örgüt Müslümanların arasına sokulmuş, içine de fitne gizlenmiş Truva Atı’dır, her ikisinin de amacı bizi ifsat etmek, iman ve itikadımızı zehirlemektir. Her iki örgütün de yegâne kuruluş gayesi, Müslümanlara yönelik operasyonu kolaylaştırmaktır.

İslam ümmeti olarak artık şunu görmemiz gerekiyor: Birileri bizi kendi dinimizin kavramlarıyla, kendi dinimize mensup gözüken kadrolarla vurmaya çalışıyor. ‘Yanlışın en tehlikelisi, doğruya en yakın olandır’ derler. Fark edilmesi en zor düşman, bizim gibi giyinen, konuşan, görünendir. Mesele, beyaz pirincin içindeki beyaz taşı bulup çıkartmaktır. Müslüman basiret ve feraset sahibi olarak bir kez ısırıldığı delikten bir daha asla ısırılmamalıdır. Hayır, eğitim, cihat gibi dinimizce mukaddes olan kavramların birilerinin sinsi emellerine kolayca maske yapılmasına rıza göstermemeliyiz. Özellikle gençlerimizin elimizden kopartılıp alınmasına, 3-5 şarlatanın elinde mankurtlaşmasına asla müsaade etmemeliyiz. Unutmayın, modern Hasan Sabbah’ların sapık ve sapkın din anlayışlarıyla evlatlarımızı efsunlamasına, Neo-Haşhaşilere çevirmesine izin vermemeliyiz. Cihat gibi gerçekten çok önemli ve kapsamlı bir kavramın, gözünü kan ve vahşet bürümüş katil sürüleri tarafından coğrafyamızın yakılıp-yıkılması amacıyla kullanılmasına seyirci kalamayız.

Bunun için de din eğitimine çok büyü önem vermeliyiz. Din eğitim ve öğretimi çalışmalarının muteber kurumlar, vakıflar ve şahıslar tarafından yürütülmesini sağlamak zorundayız. Yüzyıllardır İslam coğrafyasını aşk ve ilimle ilmek ilmek dokuyan gönül erlerinin bu süreçte daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.

Bizler dini ilimler ve irşat faaliyetleri açısından gerçekten zengin, gerçekten mümbit bir kaynağa sahibiz. Anadolu’yu vatan kılan sadece akıncılarımızın kılıç sesleri değil aynı zamanda dervişlerimizin de o ‘hu hu’ nidalarıdır. Bu yurt bize Sultan Alparslan’ın, Fatih’in, Yavuz’un olduğu kadar; Yunus Emre’nin, Molla Gürani’nin, Hacı Bayram Veli’nin, Akşemseddin’in de emanetidir. Bin yıldır onca saldırıya ve ihanete rağmen bu coğrafyada tutunmamızı sağlayan Kur’an ve sünnet ile kurduğumuz o muhkem bağdır.

Bu noktada herkese önemli görevler düştüğüne inanıyorum. Hocalarımızın, vaizlerimizin, Kur’an kursu öğreticilerimizin evvela kendilerini çok iyi yetiştirmeleri, sonra bu birikimlerini de her cinsiyetten, her yaştan insanlarımıza aktarmaları gerekiyor. Unutmayalım ki kainat boşluk kabul etmez. Siz milletimizi irşat etmezseniz, siz mahallenize, şehrinize, caminize sahip çıkmazsanız oralara bir başkası gelir çöreklenir.

Allah yar ve yardımcımız olsun. Ben bu düşüncelerle sözlerime son verirken Türkiye Diyanet Vakfımıza ve Diyanet İşleri Başkanlığımıza çalışmalarında muvaffakiyetler niyaz ediyorum. Bu yılın İyilik Ödüllerine layık görülen kardeşlerimi bir kez daha tebrik ediyorum.

Bu arada dün bir uçak kazasında ölen 11 vatandaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum. Bu sabah 5:30 gibi Çorum’da bir trafik kazasında maalesef 11 ölümüz var. Onlara Allah’tan rahmet, ailelerine sabırlar, yaralılara da şifalar diliyorum.

Yurt dışından programımızı teşrif eden misafirlerimize, vakıf ve dernek temsilcilerimize en kalbi şükranlarımı sunuyorum. Milletimizi Türkiye Diyanet Vakfı gibi dünyanın dört bir tarafında hayır ve hasenatın sancaktarlığını yapan kurumlarımıza daha fazla sahip çıkmaya davet ediyorum. Rabbim iyileri aramızdan eksik etmesin diyor, sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Allah’a emanet olun.