‘Vefatının 100. Yılında Sultan Abdülhamid’i Anlamak’ Konulu Konferansta Yaptıkları Konuşma

10.02.2018

Kıymetli dostlarım,

Saygıdeğer hocalarım,

Osmanlı ailesinin değerli temsilcileri,

Hanımefendiler, beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla hasretle, muhabbetle selamlıyorum. ‘Vefatının 100. Yılında Sultan Abdülhamid’i Anlamak’ programını teşrifleriniz sebebiyle her birinize şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi Yönetimini, üniversite bünyesinde kurdukları Sultan II. Abdülhamid Araştırma ve Uygulama Merkezi için ayrıca tebrik ediyorum.

Üstat Necip Fazıl, “36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü” diye tarif ettiği Sultan Abdülhamid’i ve onun hayatını, kendi üslubuyla bir cümlede şu şekilde özetliyor: “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamaktır.” Evet, vefatının 100. yıldönümünde düzenlenen bu anlamlı etkinliği, Sultan II. Abdülhamid’e vefa borcumuzun bir nişanesi olarak görüyorum. Alemi bekaya irtihalinin 100. sene-i devriyesinde Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Hanı bir kez daha rahmetle, minnetle, tazimle yad ediyorum. Rabbim ruhunu şad, mekânını cennet eylesin. Yüce Mevla’m onu cennetiyle, cemaliyle müşerref kılsın.

Değerli dostlar,

Her biri kendi alanlarının zirvesi isimler olan hocalarımız sağ olsunlar, konuşmalarıyla ufkumuzu açtılar. Diplomasiden Kudüs meselesine, sanattan ulaşım ve haberleşme alanındaki gelişmelere, Sultanın kişisel özelliklerinden sürgün yıllarına kadar II. Abdülhamid’in hayatının farklı dönemlerine ışık tuttular. Hocalarımıza gönülden teşekkür ediyorum.

Taht-ı Osmani’de 33 yıl boyunca hükümdarlık yapmış, Devleti Aliye’nin en zor, en sancılı yıllarına şahitlik etmiş Sultan Abdülhamid gibi abidevi bir şahsiyetin hayatını birkaç sunuma, fotoğrafa veya hatırata sığdırmamız elbette mümkün değildir. Burada hocalarımız tarafından dile getirilen her husus, ayrıca incelenmeyi, kapsamlı bir şekilde ele alınmayı ziyadesiyle hak ediyor. Bu anma merasiminin inşallah önümüzdeki süreçte derinlikli, kapsamlı ve objektif çalışmalara, seminer ve sempozyumlara ilham kaynağı olacağına inanıyorum.

Zira şu gerçekle hepimiz çoğu zaman içimiz acıyarak da olsa yüzleşmek zorunda kalıyoruz. İlber Ortaylı Hocamızın ifadesiyle ‘dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparatoru’ olarak kendi dönemine damgasını vurmuş olan Sultan Abdülhamid, ne yazık ki ülkemizde uzun yıllar görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş, hatta karalanmaya çalışılmıştır. Sultan II. Abdülhamid, Türk düşünce hayatını esir alan katı ideolojik kutuplaşmanın en büyük kurbanlarından biridir. Üstüne yapılan onca tartışmaya rağmen hayatı, mirası, karakteri, eserleri, Cumhuriyet dönemine olan etkisi en az bilinen hükümdar hiç şüphesiz Sultan Abdülhamid Han’dır.

Bir devrin resmi anlayışı, Sultan Abdülhamid’e daha çok hasımlarının, yeminli düşmanlarının ve azılı rakiplerinin penceresinden bakmıştır. Öyle ki ders kitaplarında adını ‘Kızıl Sultan’ olarak dahi geçirebilmiştir. Bu ülkenin çoğu aydınının, yazarının, akademisyen ve tarihçisinin gözünde kendisi sözüm ona 33 yıllık istibdat rejiminin başıdır. Kimi siyasetçilere göre Sultan, Gazi Mustafa Kemal’in karşıtı, Cumhuriyet rejiminin ‘ötekisi’dir. Uzun yıllar Sultan Abdülhamid’e hakaret etmek, onun mirasını yok saymak Cumhuriyete bağlılıkla adeta özdeş hale getirilmiştir.

Sultanın hakkını teslim edecek birkaç tespit bile bunların gözünde sizi Cumhuriyet düşmanı yapmaya yeter de artar bile. Hiç kimsenin bu kalıpların dışına çıkmasına da tahammül edilmemiştir. Sultan Abdülhamit’e hakaret özgürlüğünün alabildiğine geniş olduğu bu dönemde Üstat Necip Fazıl gibi şahsiyetler ise eserlerinden, yazılarından ve yayınlarından dolayı mahkûm olmuştur. Nerede? Bu ülkede.

Sultana yönelik bu bağnaz bakış açısının marjinal bir kesimde halen hüküm sürdüğünü görüyoruz. Birileri ısrarla bu ülkenin tarihini 1923’ten başlatmaya başlıyor. Birileri inatla bizi köklerimizden, kadim değerlerimizden koparmaya gayret ediyor. İçinde ana muhalefet partisinin başındaki zatın da olduğu bir çevre, Cumhuriyete bağlılık kriteri olarak halen ecdat düşmanlığını esas alıyor. Bunlara göre Türkiye Cumhuriyeti köksüz, tarihsiz, nevzuhur bir devlettir.

Sadece coğrafyamızdaki varlığımız açısından baksak dahi ne Selçukluların, ne de 6 asır boyunca cihana nizam vermiş Osmanlı’nın Cumhuriyete tevarüs ettiği bir şey olmadığını öne sürüyorlar. Yine bunların nazarında Osmanlı padişahları da lüks, şatafat, israf ve sefahat içinde yaşayan müsrif, basiretsiz şahsiyetlerdir. İşte bu şekilde ülkemiz yıllarca kimi batılı ve batılı zihniyetli kişilerin tamamen yanlış, yalan, hatta husumet ürünü anlatımlarını kendi tarihimiz olarak gören bir zihniyetin pençesinde kıvranmıştır.

Değerli kardeşlerim;

Tarih bir milletin sadece mazisi değil istikbalinin de pusulasıdır. Tarih aynı zamanda bir milletin hafızasıdır. Geçmişiyle bağı kopan bir topluluğun millet olarak varlığını sürdürmesi de imkânsızdır. Geçmişleri birkaç yüzyıl olan veya birkaç yüzyılı aşmayan ülkelerin ve toplumların kendilerine görkemli bir tarih inşa etme gayretlerinin sebebi işte budur. Biz ise zaten var olan binlerce yıllık geçmişimize sahip çıkmıyoruz.

Bilhassa bu topraklardaki bin yıllık varlığımızın hiçbir dönemini yok sayamaz, görmezden gelemeyiz. Biz birileri gibi tarihimize yüz çevirenlerden olamayız. Biz tarihimize seçici bir anlayışla yaklaşanlardan da olamayız. Tarihe seçici bakmak, hele hele belli dönemleri, ideolojinin o dar kalıplarına hapsetmek kişinin kendisine ve milletine yapabileceği en büyük ihanettir.

Şüphesiz tüm milletlerin tarihlerinde şanlı zaferler yanında hezimetler, yıkımlar, kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş dönemler hadiseler de vardır. Çünkü bir milleti var kılan, ona hafıza ve karakter kazandıran olayların bütünüdür. Bizler hiçbir ayrım yapmadan tarihimizle iftihar ediyor, gurur duyuyoruz. Ve bu tarih her milletin yazdığı veya yazabileceği tarih değildir, hamdolsun ki böyle bir tarihe sahibiz.

Ancak bunu yaparken maziden ibret almayı, gerekli dersleri çıkarmayı da ihmal etmiyoruz. Her fırsatta hatırladığımız Yahya Kemal Beyatlı’nın “Kökü mazide olan atiyiz” tespiti, bizim en önemli referans kaynağımızdır. Meseleye tarihimizin bir dönemini diğerinin karşısına dikmeden binlerce yılı bir asra sığdırma gafletine düşmeden yaklaşmamız gerekiyor. Ancak artık Osmanlı ile Cumhuriyeti birbirlerinin zıddı dönemler olarak görmekten vazgeçmeliyiz ki az önce İlber Hocam son noktayı koyarken gayet güzel söyledi, gerçekten Osmanlı’nın Cumhuriyetle barışmasıdır Sultan Abdülhamid.

Tabii biz şimdi öyle bir külliyenin, öyle bir sarayın içerisindeyiz ki onu da İlber Hocayla bir gün dertleşmiştik, o bana anlatmıştı, eğer yanlış olursa inşallah düzeltir. O da şu: Şu külliye, şu saray Sultan Abdülhamid’in bir eseri. Ve düşünebiliyor musunuz, bu eserin içerisinde Abdülhamid’in hal fermanı yazılıyor. Bu eser onun ve bu eserde, mabeyinde hal fermanı yazılıyor. Böyle bir ihanet olabilir mi? İşte bu ülkede bizim tarihimizin içerisinde böyleleri de geldi geçti, ama biz onları artık tanıyoruz, biliyoruz. Artık onları kimse anmıyor, ama şimdi Sultan Abdülhamid hamdolsun evet bu mekânda anılıyor ve bundan sonra da Allah’ın izniyle anılmaya devam edecek.

Ve tabii bir de yine bu sıralar özellikle bu konuda TRT’ye tabii çok çok teşekkür ediyorum. Hakikaten o dizisiyle şu anda sadece ülkemizde değil, yani Payitaht dizisini artık dünyanın değişik ülkelerinde, hemen bunların dublajlarını da yapmak suretiyle Körfez’e, Avrupa’ya, değişik yerlere süratle ihraç etmemiz lazım.

Türkiye Cumhuriyeti, tıpkı daha önceki devletlerimizin birbirlerinin devamı olduğu gibi, Osmanlı’nın devamıdır. Elbette sınırlar değişmiştir, yönetim biçimleri değişmiştir, yönetime esas belgeler değişmiştir. Ama öz aynıdır, ruh aynıdır, hatta kurumların pek çoğu aynıdır. Bu bakımdan Sultan Abdülhamid’i de devletimizin son 150 yılına damgasını vuran en önemli, en vizyoner, en stratejik zihne sahip şahsiyetlerden biri olarak görüyoruz. Sultanın ufkunun, hayallerinin ve projelerinin Yıldız Sarayının duvarlarının çok ötesinde olduğunu artık hepimiz de gayet iyi biliyoruz. Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri. İşte buyurun, eser ortada.

Dönemin müstekbirlerinin ‘hasta adam’ olarak ilan ettikleri Osmanlı’yı diri diri gömme niyetlerine karşı Abdülhamid Han’ın nice ince ittifaklarla örülü mücadelesi gerçekten takdire şayandır. Bunun içindir ki aleyhindeki onca kampanyaya rağmen milletimizin derin hafızasında Sultan Abdülhamid, hep ‘Ulu Hakan’ olarak tanınmıştır. Türk milleti onu, “Hasta değiliz, yatağından taşan bir nehre benziyoruz, yapmamız gereken nehrin dağılmış kollarını tekrar yatağında toplamaktır, bizi zinde tutacak yegâne kuvvet İslamiyet’tir” tespitiyle hatırlıyor. Bu millet onu, burası çok önemli, hele hele bu dönemde, tam bu dönemde, “Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir, bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir” tespitiyle ve restiyle hatırlıyor. İşte Kudüs, bu ara Kudüs’ü yaşadık, olay bu kadar açık ve net ortada. Değerli arkadaşlar, şu anda işte biz Afrin’de bunun için varız. Öyle sıradan bir iş, rastgele bir olay değil.

Milletimizin gönlünde böylesine müstesna bir makama sahip olan Sultan II. Abdülhamid’e, artık yeminli düşmanlarının kalıplarından bakmaktan herkesin vazgeçmesi gerekir. 33 yıllık hükümranlığı boyunca ayağına bastıklarının iftira ve yalanları üzerinden ona bühtan edenlerin devri artık kapanmıştır. Tarihi hakikatleri kabul etmek yerine, onu kendi ideolojisine göre yeniden yazma teşebbüsleri artık başarısızlığa uğramıştır. Sultan II. Abdülhamid’e ve mirasına tarafsız, ön yargısız ve ahlaklı bir şekilde yaklaşabilenler için ortada gerçekten göz kamaştırıcı bir hazine vardır. İnşallah bu program, elimizdeki hazinenin hakkıyla değerlendirilmesi yönünde atılmış doğru bir adım olacaktır.

Bir dönem Sultan Abdülhamid’e muhalefet etmiş, fakat sonra pişman olmuş birçok şair, yazar ve entelektüelin hissiyatına tercüman olan şu şiirle sözlerime son vermek istiyorum:

“Tarihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek ey koca Sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan.

Asrın en siyâsi padişahına.

Padişah ‘hem zalim hem deli’ dedik,

‘İhtilale kıyam etmeli’ dedik,

Şeytan ne dediyse biz belî dedik,

Çalıştık fitnenin intibahına!…”

Evet, Rabbim hepimizi böyle nedametler yaşamaktan korusun diyorum. Abdülhamit Han’ın “Birlik ve beraberlik her kuvvete üstündür” sözü bugün de devlet ve millet olarak tüm çalışmalarımızda rehberimiz olmayı sürdürüyor. Şayet Abdülhamid Han’ın başlattığı terakki, yani ilerleme faaliyetleri aynı hızla devam etmiş olsaydı, inanın bana bugün Türkiye çok farklı bir yerde olurdu. Maalesef Abdülhamid’e hakaret etmekte pek mahir olanlar, onun eğitim-öğretim, teknik, bilim, sanayi, sanat, kültür, diplomasi gibi alanlardaki reform mirasını sürdürmekte aynı başarıyı gösteremediler. Merhum Abdülhamid Han’ın da şikâyetçi olduğu, çok önemli bu, kaht-ı rical sorununu çözdüğümüz gün ona layık olduğumuz gün olacaktır. Bu her zaman bizim sıkıntımız, bunu aşmamız lazım.

Bu düşüncelerle vefatının 100. yıldönümünde bir kez daha Sultan II. Abdülhamid’e Yüce Mevla’dan rahmet ve mağfiret diliyorum. Tüm ecdadına, torunlarına, hepsine bu noktada bu güzel anlamlı geceye de iştirakleri vesilesiyle sabırlar temenni ediyorum. Onun şahsında ülkemiz ve milletimiz için çile çekmiş, ömür tüketmiş herkesi rahmetle, minnetle yad ediyorum.

Saygıdeğer hocalarımıza ve programda emeği geçen tüm dostlarımıza tekraren şükranlarımı sunuyorum. ‘Vefatının 100. yılında Sultan Abdülhamid’i Anlamak’ programını teşrifleriniz için her birinize teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olun, kalın sağlıcakla.