Boğaziçi Üniversitesi Mezunları Programında Yaptıkları Konuşma

07.01.2018

Boğaziçi Üniversiteler Derneği’nin kıymetli yöneticileri,

Değerli Boğaziçililer,

Hanımefendiler, beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum.

Boğaziçi Üniversiteler Derneği’nin 14. Genel Kurulunun hayırlara vesile olmasını diliyorum. Boğaziçililerle biraraya gelmemizi, hasret gidermemizi sağlayan Dernek Başkanımız Hasan Fehmi Topal ve İffet Polat kardeşlerime özellikle teşekkür ediyorum.

Pek çok yakın çalışma arkadaşımın mezun olduğu bu üniversitemizle ilgili her konuyu uzun zamandır aslında yakından takip ediyor ve kendilerine de destek veriyorum. İş dünyasında da güçlü bir yerinin olduğunu bildiğim, gördüğüm üniversitemizin daha iyi yerlere gelmesi için mezunlarımıza tabii ki çok önemli görevler düşüyor.

Dünyanın her yerinde köklü üniversitelerin en büyük maddi-manevi destekçileri, o üniversitelerden mezun olanların kurdukları sivil toplum kuruluşlarıdır. Boğaziçi Üniversitemizde de böyle bir geleneğin yaşatılıyor olmasından büyük bir memnuniyet duydum. Tabii üniversite yönetiminin de mezunlarla ve onları temsil eden sivil toplum kuruluşlarıyla yakın ilişki içinde olmasında yarar vardır. Bu büyük birlikteliğin ve işbirliğinin sağlayacağı güç kamunun tüm imkânlarının üzerinde bir sinerji ortaya çıkaracaktır. Büyük iddiaların sahibi Boğaziçi’ne de işte böyle örnek bir yaklaşıma liderlik etmek yakışır, yaraşır.

Dünyanın köklü üniversitelerine baktığımızda gördüğümüz bir başka önemli özellik de kendi toplumlarıyla aralarında çok güçlü bağlar bulunuyor olmasıdır. Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, diğer ülkelerin kadim yükseköğretim kurumları, Mevlana Hazretlerinin o ünlü tavsiyesine uygun şekilde hareket ediyorlar. Yani bir ayağını kendi ülkelerine ve toplumlarına sıkı sıkıya basıyor, diğer ayaklarıyla da tüm dünyaya ve hatta tüm evrene sesleniyorlar.

Esasen bu yaklaşım bizim yabancımız değildir. Biliyorsunuz bundan birkaç asır öncesine kadar dünyanın bilim ve sanat merkezi bizim coğrafyamızdı. Matematik ve fen bilimlerinden sosyal bilimlere kadar her alanda yenilikler, atılımlar bu coğrafyadan çıkıyordu. İbn-i Haldun sosyologluğuyla, El Cezeri matematikçiliğiyle, İbn-i Sina tıp doktorluğuyla, Ali Kuşçu astronomluğuyla, Mimar Sinan özellikle mimari dehasıyla, Piri Reis coğrafyacılığıyla daha sonraki bilim insanlarına adeta birer kutup yıldızı olarak yol göstermişlerdir. Dolayısıyla cihanşümul bilim anlayışı konusunda gerçekten güçlü bir müktesebatımız var.

Cumhuriyet döneminde de ülkemizde hem kendi birikimimize sahip çıkacak, hem de küresel düzeyde iddia sahibi olacak bilim yuvaları kurmak için pek çok deneme yapılmıştır. Bunların bir kısmı da yabancı eğitim-öğretim kurumlarının mirasları üzerine oturtulmuştur. Boğaziçi Üniversitesi de işte bunlardan biridir. Galatasaray, bunlardan biridir. Kabul etmek lazım ki Boğaziçi Üniversitemiz halen de ülkemizin en prestijli, en önemli yükseköğretim kurumlarından biridir.

Bununla birlikte Boğaziçi Üniversitemizin bizim gönlümüzden geçen konuma ulaşamadığını da belirtmek durumundayım. Çünkü bu üniversitemiz, biraz önce Mevlana Hazretlerine atıfla ifade ettiğim hususta açıkçası biraz zayıf kalmıştır. Bu ülke ve bu milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında da hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır.

Üniversitemizin temelinin yabancı bir eğitim-öğretim kurumuna dayanıyor olması bu zemine oturmasına asla mani değildir. İstenmesi halinde 1971 yılında zaten başlamış olan bu dönüşümü çok rahatlıkla ilerletmek mümkündür. Çok seslilik ile kendi ülkesine ve milletine yabancılık arasındaki çizgiyi doğru çizmeden de bunu başaramayız. Batı ülkelerindeki üniversiteler, soruyorum; çok sesli değil mi? Peki, bunlardan hangisinin sürekli kendi devletine, kendi halkının değerlerine karşı faaliyet yürüttüğünü duydunuz, gördünüz, böyle bir şey var mı?

Bakınız, ülkemiz tefekkür ve aksiyon hayatının önemli simalarından olan Nurettin Topçu bir Sorbonne mezunudur. Nurettin Topçu Sorbonne’daki doktorasını birincilikle tamamladıktan sonra yapılan mezuniyet töreninde isteği sorulduğunda, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerine Türk bayrağı asılmasını talep etmiştir. Mesele bu, ruh bu… Bir başka ifadeyle, dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim görmekle yerli ve milli duruş sahibi olmak asla birbirinin zıddı değildir. Çünkü asıl mesele, fiziken nerede olduğunuzdan ziyade, zihin olarak nerede durduğunuz meselesidir.

Merhum İstiklal Şairimiz Mehmet Akif’in ‘Asım’ın nesli’ hayaliyle Tevfik Fikret’in batıya eğitime gidip papaz olarak hayatını sürdüren oğlu Haluk’un nesli arasındaki farkı asla unutmamalıyız. Türkiye, son 200 yılda bu dengeyi doğru şekilde kuramadığı için yurt dışına gönderdiği veya içeride aynı anlayışla yetiştirdiği pek çok evladını fiziken değil ama zihnen kaybetmiştir; sıkıntımız bu.

Boğaziçi Üniversitemizin Derneğimizin katkılarıyla maziden atiye kuracağı güçlü köprüyle bu bakımdan da kısa sürede ülkemiz ve dünya akademi hayatında hak ettiği yeri alacağına inanıyorum. Bu doğrultuda atacağınız her adımda Cumhurbaşkanı olarak daima yanınızda yer alacağımı özellikle belirtmek istiyorum.

Tabii açık konuşmayı severim; çünkü kesinlikle gizli hafıza kaydım yoktur. İster yerli-ister yabancı, ne olursa olsun, ister dışarıda-ister dışarıda, açık konuşmak… Bakınız hep söylenir eğitim-öğretim özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, bunlar hep konuşulur. Konuşulması güzel de acaba uygulamaya gelindiği zaman, diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi, buradaki hocalarımız bu işe nereye kadar acaba şöyle pergellerini açıyorlar, burası çok önemli. Çünkü belli bir fikrin savunucusu olanlara kapıyı aç, belli bir fikrin eğer savunucusu değilse ona kapıyı kapa; bu mu özgürlük? Çünkü eğitim-öğretim kurumlarının bu noktada bir defa kefeni yırtması lazım, açacak. Ve ehliyet-liyakat kimdeyse o girmesi lazım, önünün de kapatılmaması lazım.

Değerli Boğaziçililer, kıymetli misafirler;

Üniversiteler bilime, bilimsel araştırmaya ve bunların somut çıktılarına yaptıkları katkı yanında bulundukları toplumda ve insanlığın zihin haritasında yol açtıkları o büyük dönüşüm sebebiyle de önemli müesseselerdir. Kendi tarihimizdeki yozlaşma dönemlerine baktığımızda bunun en yaralayıcı ve yıkıcı etkilerinin bilim yuvalarında başladığını, etkilerinin de en çok oralarda hissedildiğini görüyoruz. Bilimin olmadığı yerde sadece cehalet değil onunla birlikte vahşet de kök salmaya başlar.

Terör niye üniversitelere yerleşmiştir, niye üniversitelerde ciddi manada bizim üniversite yıllarımızda anarşiydi, ama daha sonra bu neye dönüştü? Teröre dönüştü. Hamdolsun şu 15 yıl içerisinde ciddi manada üniversitelerimizde böyle bir rahatsızlık görmüyoruz. Ama bunun ne kenarından, ne uzağından asla geçilmemesi lazım. Üniversitelerimiz bizim huzur mekânlarımız olması lazım. Oralarda kalemlerin konuşması lazım, oralarda tamamen bilgisayarın konuşması lazım. Oralarda sadece laptopların konuşması lazım, onlarla yarışmak lazım. Ama zaman zaman maalesef bunlar çok farklı bir konuma doğru yerleşti veya yürüdü.

Bakınız Selçuklu’yu yıkılışa götüren Haşhaşi dalgası bir yanıyla cehalet, bir yanıyla vahşet kokuyordu. Bugün de Türkiye benzer saldırılarla karşı karşıyadır. FETÖ dediğimiz ihanet çetesi, etkisine aldığı insanların zihinlerini örgüte karşı kayıtsız-şartsız bir itaat duygusuyla çökertirken, gerektiğinde 15 Temmuz’da olduğu gibi en acımasız vahşetlere de yöneltebilmiştir. Ülkesine, milletine ve insanlığa hizmet etmek yerine, zihnini ve yüreğini Amerika’da yaşayan bir şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da olmaz, Müslüman da olmaz.

Saygıdeğer hocalarım, sevgili gençler;

Unutmayın, alim olmak başka bir şeydir, arif olmak başka bir şeydir. Alim olabilirsin, ama arif olamazsın. Arif, irtifa makamıdır. Alim ve arif olduğun zaman, o bambaşka bir zenginliktir. İrfanla yoğrulmamış ilim nasıl bizi kalpsiz beyinlerin tasallutuna maruz bırakırsa, İslam’ın temiz ve pak mayasıyla yoğrulmamış körü körüne inanç da işte bu tür sapkınlıkların aracı haline dönüşür. Bize lazım olan dinimizin emrettiği şekilde gönül süzgecinden geçirilerek o damıtılmış bilgidir, yani hikmettir. Hep duamız şu olsun: ‘Ya Rab, bizi bilgi ve hikmetle zenginleştir.’ Çünkü hikmetsiz bilgi adeta yok mesabesindedir. Ama hikmetle zenginleştirilmiş bilgi insanı güçlü kılar.

Her kim ‘İslam terakkiye manidir’ diyorsa, bilin ki o hikmetten nasibini almamış bir nadandır. Çünkü karşısına İslam’ın terakkiyi emrettiğini ifade eden ne kadar ayet, ne kadar hadis, ne kadar örnek koyarsak koyalım bunların fikirleri değişmez. Çünkü bu anlayışın derdi müzakere değil, mübahase değil, selamlama değil, bunların tek gayesi kurdukları tuzaklara çekebildikleri kadar insanı çekebilmektir. Ne olduğunu, kim olduğunu, nereden geldiğini, nerede bulunduğunu, nereye gittiğini bilmeyen insanlar bu tuzaklara düşebilir. Ama biz düşmedik ve düşmeyeceğiz. Hele hele bir Boğaziçilinin böyle bir tuzağa düşmesine asla gönlüm razı gelmez.

Bakınız Rabbimiz bize Kur’an-ı Kerim’de defalarca ne buyuruyor: ‘Akletmez misiniz, düşünmez misiniz?’ Yaklaşık 700 civarında ayette Allah bize böyle hitap ediyor. Bu, defalarca yapılan bu uyarı çok ama çok önemli… Herhalde bunlar boşuna sorulmuyor. Eğer birileri gelip karşımıza ‘sen düşünme, sen akletme, sen muhakeme yapma, sen sadece söyleneni yerine getir gerisine karışma’ diyorsa, bilin ki orada bir şeytanlık vardır. Şu anda Pensilvanya olayı böyle değil mi? Şimdi orada bir murakabe var mı? Orada bir hakikaten değerlendirme, sorgulama, böyle bir şey var mı? Ne diyor oraya tabi olanlar? ‘O dediyse doğrudur.’ Burada hocalarım var beni bağışlasınlar, mesela bir tane profesör müsveddesi var, aynen tweet’inde şu ifadeyi kullanıyor Pensilvanya için: ‘O bize şah damarından daha yakın’ diyor. Ama profesör ha. Allah’ın ayetinde bize şah damarından yakın olan sadece Allah’tır, Allah’tan başkası yoktur. Dolayısıyla bu ifade nedir? Bu ifade şirktir şirk, Allah’a ortak koşmaktır, sen bunu nasıl söylersin? O kim, şarlatanın teki, sen nasıl bu ifadeyi böyle kullanırsın? Bu İslami bir yöntem değildir, bu İslami bir kavrayış değildir. Bilimsel bir yöntem de hiç değildir. Uzun süredir işte bu şekilde inancımıza ters, fıtratımıza ters, ilmimize ters bir dayatmayla karşı karşıyayız. Hamdolsun milletimiz tarihinden tevarüs ettiği irfanıyla, sezgisiyle bu çarpıklığın farkına varmıştır. Artık her yerde, her mahfilde, her dost sohbetinde bu sorgulamaların yapıldığını görüyorum, duyuyorum; bundan ayrıca mutluyum.

15 Temmuz direnişi işte bu sorgulamanın bir neticesidir. Eğer bu sorgulamayı benim milletim, benim halkım o günün gecesinde yapmamış olsaydı, Allah aşkına soruyorum F16’ların altına yatar mıydı, o helikopterlerin altına yatar mıydı? Ve üzerine gelen tankların, topların altına kendini atar mıydı? Ama onlar o sorgulamayı yaptılar ve ondan sonra tek şeye kendilerini hedeflediler; ‘bizim için tek çıkış yolu şehadettir’ dediler. Evet, ‘mesele vatan olduktan sonra, mesele millet olduktan sonra gerisi teferruattır’ dedi ve şehadete yürüdüler. Ve 15 Temmuz direnişi başlı başına bu ferasetle gerçekleştirilen bir şahlanıştır, bir uyanıştır, bir özüne dönüştür. Bu silkinişe kendimizle birlikte tüm kardeşlerimizin, tüm insanlığın ihtiyacı vardır.

Türk milleti olarak bin yıldır hep yaptığımız gibi inşallah bu sürecin de öncüsü olacağız. Avrupa’nın ortalarından Afrika’nın derinliklerine kadar ulaşan devletimizin yıkılışını Çanakkale’de, Kut’ül Ammare’de, Medine Müdafaasında, Kafkas Harekâtında yaptığımız büyük fedakârlıklarla durdurabilmiştik. Biliyorsunuz Sarıkamış’ın evet 103. yıldönümü. Sarıkamış’taki şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Benim dedem de Sarıkamış’ta şehit oldu. Ve bugünkü gibi onların postalları, bugünkü gibi miflonlu giyecekleri yoktu. Ve onlar o karda-kışta sonra dedemlerin öğrendiği kadarıyla ‘tüfeğine sarılı olarak dondu kaldı’ dediler. Bakınız, neler çekmişiz, işte Kafkas müdafaasında bu milletin evlatları neler çekmiş. Şimdi birileri nelerin peşinde koşuyor, neler yapmaya çalışıyor?

Ama artık devran değişti, yutmayacağız, gereği neyse gerektiği yerde yapacağız. Milyonlarca insanımızın canı, malı geleceği pahasına elde ettiğimiz hamdolsun bu sonuç artık bize yeterli gelmiyor. Şimdi gün yeniden ayağa kalkma, yeniden yükselişe geçme günüdür. Gittiğimiz her yerde kalbini bize açmış, umudunu bize bağlamış yüz milyonlarca kardeşimizi gördükçe bu inancımız daha da güçleniyor.

Göreve geldiğimizde savunma sanayinde bizim yerli olarak üretimimiz yüzde 15’ti, fakat şu anda bizim savunma sanayinde yerli üretimimiz yüzde 65’e çıktı. Daha fazla olacak mı? Olacak. Hadi bakalım, Boğaziçi’nin elektrik-elektronikçileri, makinecileri bir an önce, bir an önce… Bakınız içinizden çıkanların bir kısmının nasıl artık devreye girdiğini biliyorum, görüyorum. Artık içinizden çıkıp da bugün silahlı-silahsız insansız hava aracı üretenleri de biliyorum.

Ben Amerika’nın kapısına dayandığım zaman bana verdikleri cevap hep şuydu: ‘Kongre izin vermiyor’ veya ‘bugün git yarın gel’; hep bunu söylediler. Ama istedikleri yerlere veriyorlardı. Sen Türkiye’sin, vermiyordu. Ama şimdi bizim artık onlara ihtiyacımız yok, şimdi kendi ihtiyacımızı kendimiz karşılıyoruz. Ve onlardan geri de değiliz ha, onu da söyleyeyim. Şu anda 32 bin fite kadar çıkabilen bizim silahlı-silahsız hamdolsun İHA’larımız var, SİHA’larımız var. Ve 28 saat artık havada kalabilen bu tür bizim unsurlarımız var. Terörle mücadeleyi nasıl veriyoruz? Böyle veriyoruz işte ve bu da birilerini rahatsız ediyor tabii ki.

Ama bu mücadele aynen devam edecek. Ve açık söylüyorum; şahlanışın birinci şartı imansa, yürekse, ikinci şartı da bunun somut çıktılarını ortaya koyacak bilimdir, bilimsel zihniyettir, bilim kuruluşlarıdır. İşte bunlar da sizlersiniz. Bunun için üniversitelerimizi 2023 hedeflerimizin de, 2053 ve 2071 vizyonumuzun da en önemli taşıyıcıları, en önemli güç kaynakları olarak görüyoruz.

Boğaziçi Üniversitemiz tarihi ve birikimiyle bu sürece önderlik edebilecek potansiyele sahiptir. Boğaziçi Üniversiteliler dernek olarak da desteği ve katkısıyla ben bunu başarabileceğinize inanıyorum.

Ve bu duygularla bir kez daha Derneğimizin Genel Kurulunun hayırlara vesile olmasını diliyorum. Kuruluşundan bugüne öğretim üyesi, öğrenci ve mezun olarak üniversitemizin gelişmesine katkı veren herkese şükranlarımı sunuyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.