AFAD, 22 Lojistik Merkez Toplu Açılış Töreni'nde Yaptıkları Konuşma

18.02.2015

AFAD, 22 Lojistik Merkez Toplu Açılış Töreni'nde Yaptıkları Konuşma

Değerli Misafirler,

AFAD Ailesinin Kıymetli Mensupları,

Kamplardan gelen Sevgili Çocuklar,

Sizleri en kalbi duygularımla, sevgiyle, saygıyla selamlıyor, açılışını yaptığımız 22 lojistik merkezin ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye, afetler karşısında yeterli hazırlığa sahip olmamanın bedelini, birçok defa ve ağır şekilde ödemiş bir ülkedir. Bunun ciddi bir tecrübesine sahibiz. Başbakanlığım döneminde 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yaşanmış afetlerin yol açtığı mağduriyetlerin tazminine yönelik pek çok çalışmaya şahit oldum. Afet sonrası zararın tazmini dahi bu kadar uzun sürüyorsa, afet sırasında yaşananları sizin takdirinize bırakıyorum.

Son olarak 1999 yılında Sakarya, Kocaeli ve Bolu’yu kapsayan Düzce depremi, bize bu konudaki eksiklerimizi, yanlışlarımızı, sıkıntılarımızı tüm açıklığıyla gösterdi, adeta yüzümüze çarptı.  Koskoca bir devletin bir felaket karşısında, tamamen beceriksizlikten, tamamen işbilmezlikten kaynaklanan acziyetine, çaresizliğine hep birlikte şahit olduk. Kendimiz de, bu sıkıntıları bizzat görme, bizzat tespit etme imkanı bulduk. Ben bizzat o dönemde gittim afet bölgelerini gezdim, ziyaret ettim, oradaki durumları yerinde gördüm. Bunun için hükümetlerimiz döneminde bu konuya özel önem verdik. Çok yönlü çalışmalar gerçekleştirdik. Muhtemel afetlerde ortaya çıkacak zararları, yıkımları, kayıpları en aza indirecek tedbirleri birer birer hayata geçirdik. Binaların depreme dayanıklı şekilde inşa edilmesinden buna uygun olmayan yerleşim yerlerinin tamamen yıkılıp, yeniden yapılmasına kadar pek çok düzenleme gerçekleştirdik.

Bunun yanında, afetlerin ardından gerçekleştirilecek acil müdahale faaliyetleri için çok ciddi bir organizasyon kurduk. Aynı alanda çalışan tüm kurumlarımızı, 2009 yılında, Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı, yani AFAD çatısı altında birleştirdik. Nitekim 2011 yılında Van’da yaşanan depremde, tüm bu gayretlerin neticelerini görmeye başladık.

Depremin üzerinden 24 saat geçmeden, tüm acil yardım ekipleri, devletin ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının tüm imkânları Van’a ulaşmış, kurtarma çalışmaları başlamıştı. Acil kurtarma çalışmalarının hemen ardından, bir yandan şehirdeki yıkıntıları ortadan kaldırırken, bir yandan da daha güzeliyle, daha sağlamıyla yıkılanların yerine yenisini yapmanın gayreti içinde olduk.

Depremin üzerinden 1 yıl geçtiğinde, bu konuda çok önemli mesafe kat etmiştik, 2’nci yılda ise, ufak tefek eksikler haricinde Van’ı, Erçiş’i, Edremit’i adeta yeniden inşa etmiş, ayağa kaldırmıştık. AFAD’ın, hızlı ve etkin müdahale gerçekleştiren bir kurum olma özelliğini güçlendirmek için, bugün de 22 ilimizdeki, 22 lojistik merkezinin açılışını yapıyoruz.

Tabi burada AFAD’ıyla, Kızılay’ıyla, diğer STK’larla el ele atılan bu adım, Van’daki o felaketi bir an önce ortadan kaldırma imkânını bize sağladı. Bunların yanında TOKİ her şeyiyle çok kısa zamanda orada, 17 bin civarında konut inşa etmek suretiyle adeta yeni şehirler inşa edildi. Van’da bu böyleydi, Edremit’te, böyleydi, Erciş’te böyleydi. Ben göl demiyorum, Van Denizi’ne nazır şehirler inşa etti ve bundan dolayı da iftihar duyuyoruz., Bunun kadrini kıymetini bilmeyenler olabilir, ama biz, ‘at denize balık bilmezse Halik bilir’ dedik ve adımımızı böyle attık. Kaldı ki, devlet sorumluluğunu bilen bir anlayışla biz buna yaklaştık ve elimizden gelen bütün imkanlarla seferber olduk.

Şu anda AFAD’ın bu merkezlerin toplam sayısı 27. Diğer 5 ilimizdeki merkezler de inşallah yıl sonuna kadar hizmete girmiş olacak. Tamamı, eski rakamla 300 trilyon liralık bir yatırım olan bu lojistik merkezler sayesinde, herhangi bir afet veya acil durum anında, o bölgedeki insanlarımıza en süratli şekilde yardım eli uzatılması mümkün olacak. 1999 Düzce depreminde yıkıntıların altında kalan bir devletten, bugün ülke içinde ve dünyada yaşanan tüm afetlere, krizlere anında ve etkili şekilde müdahale edebilen bir Türkiye’ye geldik.

Ne mutlu bize ki, artık Türkiye’nin, hem ülke içinde, hem de dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşanabilecek deprem, sel, çığ, heyelan, yangın veya insani kriz durumlarında süratle harekete geçebilecek bir sistemi ve imkânları var. Rabbim bizi her türlü afetten ve krizden korusun.

Kardeşlerim, 12 yıl önce göreve geldiğimizde, hatırlayın, bizim donörler toplantısında uluslararası camiada verebildiğimiz destek neydi? Bakın çok ilginçtir, 45 milyon dolardı, ama şu anda geldiğimiz nokta hamdolsun, 4,5 milyar dolar; bakın nereden nereye geldik. ‘Veren el alan elden üstündür’ dedik ve hiçbir zaman kaybetmedik, her zaman daha da güçlenerek yola devam ettik. Ama bu tür felaketlerle karşılaştığımızda da uzanacak yardım elinden mahrum bırakmasın. İşte bu merkezler, afet ve kriz anlarında bize uzanacak yardım ellerini destekleyecek, gerekli imkânları sağlayacak, hazırlıklı olmamızı temin edecek yerlerdir. 15 dakikada ulaşabilme imkânı, çok önemli bir şey. Çadır, battaniye, yatak, mutfak seti, ısıtma ve diğer tüm ihtiyaçların içinde yer aldığı konteynerler, 24 saat faal haldeki bu depolarda hazır bekletilecek.

Bunların tabi bilişim teknolojisiyle destekleniyor olması, ayrıca bir takip mekanizmasını ve nereden nereye, nasıl, şu anda nerede, bunları takip açısından büyük önem arz ediyor. Bu konteynerler, gerektiğinde dünyanın her yerindeki mağdurlara da ulaştırılacak şekilde, küresel dolaşım sistemine uygun olarak üretildi.

Tabii depo deyince, aklınıza, eskinin içindeki her şeyin kısa sürede çürüdüğü, farelerin cirit attığı, kokudan girilemeyen yerler gelmesin. Bunlar, içlerindeki nemin dahi sürekli kontrol altında tutulduğu, transferleri uydu üzerinden izlenebilen konteynerler. Biz bu işi, görüntü olsun, göz boyasın diye kesinlikle düşünmüyoruz, kesinlikle bu şekilde yapmıyoruz. Ülkemizin ve milletimizin boşa harcanacak ne tek kuruşu, ne de bir dakika vakti var. Amacımız, afet anında en çabuk ve en etkili şekilde insanımızın yardımına koşabilmektir.

Değerli Kardeşlerim,

Ben açılışını yaptığımız bu merkezleri, bu tür çalışmaları, medeniyetimizde, tarihimizde güçlü şekilde varolan dayanışma, yardımlaşma kültürünün kurumsallaşmış biçimi olarak görüyorum. Biliyorsunuz bizim çok güçlü bir vakıf medeniyetimiz var. Bugün de pek çok sivil toplum kuruluşumuz, dernek veya vakıf çatısı altında, bu geleneği sürdürüyorlar. AFAD’ı da, kendi alanında, vakıf mantığıyla çalışan, vakıf işlevi gören bir kurum olarak değerlendiriyorum.

Komşusu açken tok yatmayı kınayan bir inancın mensupları, elbette afet durumlarında da aynı hassasiyeti gösterecektir. Dün muhtarlarımızla birlikteydik, 10 vilayetten 400’e yakın muhtarla beraberdik. Orada da ifade ettim, ‘Bizim mahalle kültürümüzde kimin evinin bacası tütüyor, kiminki tütmüyor, bunu bilme ve gereğini yerine getirme hasleti vardır, muhtarlarımızdan bunu bekliyorum’ dedim Ama artık nüfusumuz arttı, şehirlerimiz büyüdü, hayatın günlük işleyişi karmaşıklaştı. Bizim de buna uygun şekilde, tarihimizde, kültürümüzde varolan hasletleri geliştirmemiz, belirli bir işleyişe, belirli bir yapıya kavuşturmamız gerekiyor.

Dün, evi depreme, sele, yangına, heyelana maruz kalanın yardımına komşuları kendi aralarında organize olup koşuyordu; bugün onlarla birlikte, hatta onlardan önce AFAD bu işi yapıyor, yapacak. Dün, başı herhangi bir şekilde dara düşen, evsiz-barksız kalan kimse, ailesiyle birlikte anne-babasının, kardeşlerinin, amcasının, dayısının; yani yakın akrabalarının, hatta komşularının evine sığınıyordu, yıllarca orada barınıyordu. Bugün, onların bu ihtiyaçlarını, akrabaları ve komşularından önce AFAD karşılıyor. Çünkü hepimiz bu büyük ailenin, bu büyük milletin birer evladıyız, birer ferdiyiz.

Vatandaşına kara gününde sahip çıkmayan devletin varlığı sorgulanır hale gelir. Bizim anlayışımıza göre devlet, insan için vardır, insana hizmet için vardır. Ne diyoruz: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyoruz. Evet, bizim tüm derdimiz insanımızı yaşatmak. Hasta olduğunda ona doktor, ilaç sağlayarak yaşatmak… . Hatırlayın, 10-12 yıl önce, doktorun verdiği reçetedeki ilacı bulamayan bir ülkeydik. Ama şimdi istediğin eczaneden gedip ilaçlarını alabilen bir Türkiye’ye geldik; bakınız nereden nereye. Yoksulluğa düştüğünde başını sokacak ev, yiyecek ekmek, giyecek kıyafet, yakacak odun vererek onu yaşatmak… Eğitim imkanı, çalışma imkanı, konut imkanı, inancını yaşama imkanı sağlayarak onu yaşatmak... Bunca okulu, bunca sağlık kuruluşunu, bunca yolu, bunca barajı, bunca sosyal yardım hizmetini işte bunun için yapıyoruz. Biz istiyoruz ki, 78 milyon vatandaşımızın her biri refah bakımından, insan hakları bakımından, demokrasi bakımından, hak, hukuk bakımından en iyi hizmetleri alsınlar.

Benim vatandaşımın Amerika’daki, Avrupa’daki insanlardan neyi eksik? Niçin onların sahip olduğu imkanlar, daha fazlasıyla bizde de olmasın? Hamdolsun artık bu konuda çok önemli mesafe kat ettik. Artık geri dönüş başladı, artık Türkiye’den gidenler şimdi Türkiye’ye dönüyor. Bakıyorsunuz, en yaşlısı dahi 6 ayını Avrupa’da geçiyorsa, 6 ayını gelip Türkiye’de geçiriyor. Geçtiğimiz 12 yılda Türkiye’yi 3 kat büyüterek, bu konudaki iddiamızı, kararlılığımızı ortaya koyduk. 2023 hedeflerimize de adım adım ilerliyoruz. Daha çok çalışarak, daha çok üreterek, daha çok mücadele ederek bu hedeflerimize de ulaşacağımıza yürekten inanıyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Bugün burada, Mardin’deki, Malatya’daki, Şanlıurfa’daki, Suruç’taki, İslahiye’deki, Harran’daki kamplardan gelen misafirlerimiz var, çocuklarımız var. Hepsine, tüm milletim adına bir kez daha ülkemize hoş geldiniz diyorum. Misafirlerimiz, sağ olsunlar, kadirşinaslık göstermişler evlatlarına şahsımın ve eşimin adlarını, ülkemin Türkiye olarak adını, AFAD adını koymuşlar. Bu evlatlarımızın her birinin isimleriyle yaşamalarını diliyor, kendilerine Rabbimden uzun ve hayırlı bir ömür temenni ediyorum.

Kardeşlerim,

Çocuk masumdur. Çocuğun masumiyetine el uzatan, hele onun canına kast eden herkes alçaktır, canidir. Suriye’de, Filistin’de, Mısır’da, Irak’ta içlerinde çocukların da olduğu masumları katleden herkesi lanetliyorum. Bizim için zulümden kaçarak, hayatlarını ve onurlarını kurtarmak için Türkiye’ye gelen herkes, öz kardeşimizle aynı mesabededir, aynı hükümdedir. Esasen tarihin her döneminde zulümden kaçan herkes için bu coğrafya bir sığınak, güvenli bir çatı olmuştur. İspanya’dan sürülen Yahudilerin istikametleri burası olmuştur. Kafkasya’da, dilleri, kültürleri, inançları ne olursa olsun, zulme uğrayan herkese bu topraklar kucağını açmıştır. Balkanlar’dan Türkistan’a kadar başı dara düşen her kardeşimizin bu topraklar vatanları, yurtları olmuştur.

Suriye’de Esed rejiminin zulmü başladığında, oradan gelen kardeşlerimizi de aynı anlayışla, aynı samimiyetle, aynı muhabbetle bağrımıza bastık. Irak’ta DAIŞ zulmü başladığında oradan ayrılmak zorunda kalan kardeşlerimize de aynı şekilde kollarımızı açtık. Biz Ensar bilincine sahip bir milletimiz. Ülkemize gelen her kardeşimizi Muhacir olarak görür, muhabbetle karşılarız. Onlara evimizi açar, ekmeğimizi bölüşürüz. Bugün sınırlarımız içinde, Suriye’deki ve Irak’taki olaylardan kaçarak ülkemize gelen yaklaşık, 2 milyon civarında kardeşimiz bulunuyor. Bu misafirlerimiz için 10 ilde 25 barınma merkezi kurduk. Barınma merkezleri dışında yaşayan misafirlerimiz için de sağlıktan gıdaya, eğitime, konuta kadar pek çok destek hizmeti veriyoruz. Bu çalışmalar için harcadığımız kaynak 5,5 milyar doları buldu. Bunun, 256 milyon dolar gibi çok cüzi bir kısmı dışarıdan geldi,

Şu anda Avrupa’da yaşayan Suriyeli mülteci sayısı ne biliyor musunuz? 130 bin. Burada 2 milyon, Avrupa’nın tamamında 130 bin. Hani insan hakları, hani İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, hani siz mazlum insanlara sahip çıkıyordunuz, hani Avrupa Birliği müktesebatı, neredesiniz? Az önce Numan Bey’in de söylediği gibi, bir araya geldiğimiz zaman bizi pohpohuyorlar; “Yaptıklarınız her türlü takdirin üstündedir, gerçekten bu kadar insana bakıyorsunuz her türlü övgünün üstündedir”, paradan bahset paradan, hiç paradan bahsetmiyorsun, bizden de bu kadar destek olsun demiyorsun. Bu ifadelere bizim karnımız tok, zaten size güvenerek bu adımları da atmadık.

Biz öyle bir medeniyetin varisleriyiz ki, bizim medeniyetimizde bu var. Buradan Hint Yarımadası’na kadar uzanan eller yatıyor bizim medeniyetimizde. Onların torunları olarak biz de Açe’ye kadar uzandık, gittik Açe’yi imar ettik, Sri Lanka’yı imar ettik. ‘Bu Müslüman’dır, bu Budist’tir’ demedik, onlara konutlar yaptık. Niye? İnsani, vicdani, İslami görevimiz buydu da onun için. Kardeşlerim, hele hele Suriye’de, Irak’ta kardeş kardeşe bugünler için lazım değil mi? Biz bugün, bu sıkıntılı zamanlarında Suriyeli, Iraklı kardeşlerimize kucak açmazsak, yarın onların yüzüne nasıl bakarız? Daha da önemlisi, kendi milletimizin yüzüne nasıl bakarız?

Eğer bu şekilde davranmazsak, inancımızın, tarihimizin, kültürümüzün emanetine ihanet etmiş olmaz mıyız? Siz bakmayın Suriyeli, Iraklı kardeşlerimizi ülkemizde misafir etmemize “ihanet” diyenlere. Siz bakmayın Başbakan olduklarında “Suriyelileri ülkelerine göndereceklerini” söyleyenlere. Onlar Ensar ne demektir bilmezler, onlar Muhacir ne demektir bilmezler, onlar milletimizin gönül kapısının ne kadar açık olduğunu bilmezler. Bunları bilmedikleri için de hiçbir zaman bu ülkede onlar Başbakan olamazlar ve asla kimseyi ülkelerine geri gönderemezler.

Bakınız, burada size, 2012 yılında yaşanmış bir hadiseyi hatırlatmak istiyorum. Şam’da yaşarken, anneleri ve babaları Esed rejiminin bombalı saldırısında hayatlarını kaybeden 3 kardeşin hikayesi bu. Bu hikâye, aynı zamanda ülkemize sığınan onbinlerce çocuğun yaşadıklarını da anlatıyor. Yaşları 13, 10 ve 8 olan bu kardeşler, anne-babalarını kaybedince ne yapıyorlar bilmiyor musunuz? Gözyaşları içinde Türkiye’ye doğru yola çıkıyorlar. Yanlarında kimse yok, tek başlarınalar. Şam’dan bindikleri bir araç, bunları sınırımıza yakın bir bölgeye kadar getiriyor. Yaya olarak yollarına devam eden üç kardeş elele tutuşup, 10 saatlik bir yürüyüşün ardından, ayakları kan-revan içinde, perişan bir halde Türkiye sınırından içeri giriyorlar. Bizim oradaki görevlilerimiz hemen bunlara sahip çıkıyor, getirip Hatay’a yerleştiriyorlar. Evet… Kimsesizlerin kimsesi olmak işte budur ve bizim için şereftir.

Biz bu mirası atalarımızdan aldık; şanla, şerefle, evlatlarımıza, torunlarımıza devredeceğiz. Sadece sınırlarımıza gelenleri bağrımıza basmakla kalmıyoruz. Bu üç evladımızla birlikte tüm mağdurların, tüm mazlumların sesini dünyaya duyurmak için tüm imkânlarımızı, tüm gücümüzü kullanıyoruz.

İşte Amerika’da iki kardeş, bir enişte, aynı evin içinde İslam karşıtları tarafından biliyorsunuz bir kişinin taramasıyla şehit edildiler. Ses çıkmadı. Ses çıkmayınca biz de sessiz kalamazdık, biz de Meksika’dan seslendik, dedik ki; ‘Ne zaman sesiniz çıkacak? Bunlar sizin ülkenizin vatandaşı değil mi? Bunlar terörist mi? Bunların babaları doktor, annesi doktor ve kendileri de diş hekimliği ve mimarlık tahsili gören üç genç. Bunlara sahip çıkmayacak mısınız, failini arayıp bulmayacak mısınız?’ Üç saat sonra ses çıktı, vaka bu.

Bizim ülkemizde de, Özgecan’ımızla alakalı bakın olayın hemen ardından jandarmamız, polisimiz hep birlikte seferber olup hamdolsun faili anında buldular. Tabii yetiyor mu bu? Yetmiyor. İşte şimdi biz de diyoruz ki, yargı burada üzerine düşen görevi yapacak, yapması gerekir ve bunun fail ve faillerine gereken cezayı en üst düzeyde vermek durumundadır. Çünkü bu milletin vicdanının böyle bir olaydan sonra tabii rahatlaması söz konusu değil, ama hiç olmazsa ‘bunlar da layığını buldu’ derler.

Ben, gerek annenin, gerekse babanın bu olaylar karşısındaki takındıkları tavrı gerçekten milletim adına, şahsım, ailem adına hakikaten çok çok duyguyla izlerken, bir diğer taraftan da hayranlıkla izledim. Çünkü her annenin, her babanın böyle bir tavrı takınabilmesi mümkün değil. Ve verdikleri mesajlar sadece milletimize değil, tüm insanlık için çok çok duyarlı mesajlardı. Temenni ederim ki, terör estirenler de bundan nasibini alır. Sokaklara çıkıp da Özgecan’ımızı istismar edenler, önce kendilerine bir baksınlar. Mehmet Beyin ve eşinin verdiği mesajlardan onlar da nasibini alsınlar. Terör estirerek, savunmasız insanları öldürmenin ne denli bu ülkede bir felaket olduğunu, bir denaet olduğunu, bir cinayet olduğunu anlasınlar; mesele bu.

Onun için çözüm süreci dediğimiz olay çok çok önemli. Çözüm sürecinde de işte biz, bu huzuru arıyoruz, bu refahı arıyoruz. Bu milletin evlatlarının birbirine sevgisini, saygısını barış içinde yaşamaları zeminini arıyoruz. Bunu yakaladığımız anda, bu ülkede madden ve manen nasıl bir sıçramanın olacağını tahayyül edin, düşünün.

Ben tekrar Özgecan’ımıza Allah’tan rahmet diliyorum, ailesine tekrar sabırlar diliyorum. Ve bugün gönderdikleri o siyah başörtülerini de aldım, bunun mesajını da buradan vermek istiyorum. İnşallah o mesaj beyaz başörtüleriyle devam eder.

Kardeşlerim,

Ben gittiğim her yerde, Suriye’de ölen 350 bin insanın vebalinin, bu zulme ses çıkarmayanlara, o zalimi destekleyenlere ait olduğunu ifade ediyorum, söylüyorum. “Dünya 5’ten büyüktür” derken, uluslararası sistemin bu konudaki aymazlığını, yetersizliğini, duyarsızlığını ortaya koyuyoruz. Esasen bölgede yaşanan hadiselerin dinamiklerini gayet iyi biliyoruz. Ortadoğu kimsenin hesaplaşma yeri değildir, olmamalıdır. Kuzey Afrika, Afrika kıtası kimsenin hesaplaşma yeri olarak kullanılamaz. Buralarda yaşayan insanların kendi tarihi, kendi kültürü, kendi sosyolojisi hesaba katılmadan, bölgede hiçbir proje tutmaz, kalıcı olarak hayata geçirilemez.

Batı’da ölen insan da bir can, buralarda ölenler de birer can. Paris’te ölen 12 kişi için dünyayı ayağa kaldıranların, Suriye’de katledilen 350 bin kişiyi görmezden gelmesi ne insanidir, ne vicdanidir, ne de ahlakidir. Kamplaşmalar üzerinden, bölünmeler, ayrılıklar üzerinden yapılan siyasi ve ekonomik hesapların, bu uğurda fitili ateşlenen çatışmaların maşeri vicdanda açtığı yaralar ölümcül bir hale gelmiştir. Etnik ve mezhep esaslı ayrışmalar etrafında yakılan bu ateş, eninde sonunda herkese değecektir. Sırça köşkler, bu yüke dayanamaz. Biz diyoruz ki, gelin dünyayı ve insanlığı bu ayıptan kurtaralım. Ayrışmalar ve çatışmalar değil, müşterekler ve ortak gelecek tasavvurları etrafında bir zemin oluşturalım, ortak bir dil geliştirelim. İnanın buna herkesin ihtiyacı var.

Biz bu doğrultuda çalışmaya, muhataplarımızı ikaz etmeye, dostlarımızı teşvik etmeye devam edeceğiz. Ülkemizde misafir ettiğimiz kardeşlerimizin felahı için bunu yapacağız. Kendi evlatlarımızın huzurlu, güvenli, müreffeh geleceği için bunu yapacağız. Topyekün insanlığın aydınlık geleceği için bunu yapacağız. Bu çağrımızın, eninde sonunda karşılık bulacağına inanıyorum.

Buradaki evlatlarımız ve anne-babalarını kaybedip ülkemize sığınan yavrularımız başta olmak üzere tüm çocukların masumiyetinin hürmetine, dualar elbet kabul görecektir.

Bu duygularla, açılışını yaptığımız 22 lojistik merkezimizin bir kez daha ülkemize, milletimize, insanlığa hayırlı olmasını diliyorum. Bu merkezlerin ülkemize kazandırılmasında emeği geçen herkesi kutluyorum. Afetlerde ve insani krizlerde fedakarca görev yapan AFAD teşkilatımızın tüm mensuplarına şükranlarımı sunuyorum.

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyor, hepinizi Allah’a emanet ediyorum.