İkinci Muhtarlar Toplantısı'nda Yaptıkları Konuşma

17.02.2015

İkinci Muhtarlar Toplantısı'nda Yaptıkları Konuşma

Çok Değerli Muhtarlarımız,

Değerli Kardeşlerim; hepinizi en kalbi duygularımla selamlıyorum.

Milletin evine, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na hoş geldiniz.  27 Ocak’ta yine burada, bu salonda 17 ilimizden gelen, 406 muhtar kardeşimizle biraraya gelmiş, kendilerini misafir etmiş, soframızda ekmeğimizi bölüşmüştük. Bugün de 10 ilimizden gelen, 382 muhtar kardeşimizle birlikteyiz. Önümüzdeki hafta inşallah fevkalade bir durum olmazsa Çarşamba günü yine bir başka grup muhtar kardeşimizle hasbihal edeceğiz, bu şekilde 50 bin muhtarımızın tamamını burada ağırlamayı, kendileriyle muhabbet etmeyi hedefliyoruz.

Daha önceki toplantıda da ifade etmiştim, muhtarlık kavramının benim siyasi hayatımda ayrı bir yeri, ayrı bir anlamı var; 1998 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca tavsiye edilmiş bir şiiri okuduğum için hapis cezasına çaptırıldığımda benim için ne demişlerdi? ‘Muhtar bile olamaz’. Aslında bu rastgele bir ifade değil. Muhtarlık, seçimle, doğrudan milletin iradesiyle, tercihiyle gelinen görevlerin ilk basamağıdır, temelidir. Muhtarlıktan başlayan milletin tercihiyle görev alma silsilesi artık cumhurbaşkanlığına kadar uzanıyor.

Bundan önce bildiğiniz gibi cumhurbaşkanı Parlamentoda seçilirdi, ama şimdi millet direkt olarak kendisi cumhurbaşkanını, yani cumhurun başkanını, milletin başkanını seçiyor. Milletin tercihlerine karşı olanlar için, muhtarla cumhurbaşkanının bir farkı yok. Çünkü onlar bu işin ruhuna karşı. İstiyorlar ki, Türkiye hep kendi kurdukları, kendi kontrolleri altında olan vesayet düzeniyle yönetilsin. Millet sadece çalışsın, üretsin, koştursun, sonra getirsin her şeyi kendilerine teslim etsin, onlar da diledikleri gibi bunları kullansın.

Değerli Kardeşlerim,

Bu millet, rahmetli Menderes’ten itibaren bu vesayet düzenini karşısında kim varsa, kendi safında kim varsa onun yanında yer almıştır. Benim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığım da, İstanbul halkının şehirdeki vesayet düzenine itirazının ifadesidir, öyle seçtiler. Aynı şeklide 12 yıllık Başbakanlığım da, son olarak üstlendiğim Cumhurbaşkanlığı da, milletin kendi iradesini hiçe sayanlara, küçümseyenlere, hatta alenen hakaret edenlere karşı bir başkaldırıdır.

Bir taraftan duvarlara, ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diye yazacaksın, sonra egemenliği millete vermemek için her yola başvuracaksın.

Muhtar ne demektir, belediye başkanı ne demektir, milletvekili ne demektir, bunları bilmezler. Milletin değerlerine, milletin inancına, milletin kültürüne, tarihine, kılığına, kıyafetine savaş açanların demokrasiden, egemenlikten, eşitlikten, özgürlükten söz etmeye hakları yoktur.

Önce bunlara şunu söylememiz lazım: Siz millete saygı duymayı öğreneceksiniz, milletin tercihlerine saygı göstermeyi öğreneceksiniz. ‘Ne olacak bu köy muhtarı, ne olacak bu mahalle muhtarı’ diyemezsin arkadaş, diyemezsin. 50 kişi de seçse, 100 kişi de seçse, 30 bin kişi de seçse, 20 milyon da seçse seçilmiştir, saygı duyacaksın, bunun başka izahı yok.

Bakınız, bu aralar ben başkanlık sistemi diyorum, onlar diktatörlük diyor. Daha düne kadar başkanlık sistemini savunanlar dahi ben bunu gündeme getirince 180 derece dönüp aksini söylemeye başladılar. Geçmişte tek parti döneminin Milli Şef’ine itaati vatandaşlık borcu olarak görenler, şimdi kalkmış diktatörlükten bahsediyorlar. Bu nasıl bir diktatörlük ki bugün ülkemizde faal durumda 87 parti var, 7 Haziran seçimlerine de bunlardan 31’i katılıyor; bu nasıl diktatörlük ya? Diktatörlükte 37 tane parti seçime girebilir mi, bu kadar parti olabilir mi? Bu ithamın bir türlü milletin yanında, milletin safında yer almayı beceremeyenlerin, dolayısıyla, onun teveccühüne mazhar olamayanların sayıklamasından öte bir anlamı yoktur.

Muhtardan diktatör olabilir mi? Tevessül eden çıkarsa ilk seçimde köy halkından, mahalle halkından cevabını alır, vatandaş onu alaşağı eder. Öyleyse, cumhurbaşkanından da, devlet başkanından da böyle bir şey olmaz, olamaz. Biraz önce söyledim ya, bunlar işin ruhuna karşı, yani ülkenin millet idaresiyle yönetilmesine karşı; kendileri bilir. Siyaseti sadece karşıtlık, bir şeylere, birilerine karşı çıkmak değil, milletin yanında yer almak olarak görene kadar sandıkta derslerini almaya devam edecekler.

Çıkmış diyor ki bir tanesi, çok enteresan, ‘Ben burada olduğum sürece bu ülkeye başkanlık sistemi gelemez.’  Bu millete saygısızlıktır, ayıptır; sen kimsin ya? Milletin iradesinin karşısında durulmaz, millet istediği zaman milletin istediği olur; sen kimsin ya? İşte gücün yetiyorsa gel başbakan ol, bak olamıyorsun, gücün yetiyorsa gel belediye başkanı ol, olamıyorsun. Biz muhtarlarımızla birlikte, milletimizden aldığımız güçle, milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.

Değerli Kardeşlerim,

Muhtarlarımız bulundukları yerlerde valilikle, kaymakamlıkla, belediye, vatandaş, hep birlikte el ele, buradaki en önemli köprü vazifesini, en önemli irtibat noktası olarak ne yapacaklar? Devam ettirecekler. Böylesine kritik görevler üstlenen muhtarlarımızın buna uygun imkânlara da sahip olması gerektiğine inanıyorum.

Esasen bu iş her şeyden önce bir gönül işi, bir aşk işidir. Eğer mahallenize, mahalle halkınıza hizmet etmek gibi bir sevdanız yoksa, imkânlar ne olursa olsun oradan zaten bir şey çıkmaz. Ama hizmet etmek isteyene de gerekli şartların, imkânların oluşturulması şarttır.

İşte bugün İçişleri Bakanımızla birlikte burada bir aradayız. Birlikte bunları takip ediyoruz. Biz 2002 yılında Hükümeti devraldığımızda muhtar maaşları neydi, 97 liraydı. Bugün bu rakam 904 liraya ulaştı, neredeyse 10 katına yakın bir artış oldu. Daha da önemlisi, 2005 yılında yaptığımız bir kanun değişikliğiyle muhtarlıklara belediyelerden destek sağlanabilmesinin yolunu açtık.

Ben inanıyorum ki, tüm belediye başkanları da bunu samimi olarak yapmaktadır, yapmalıdır. Şu anda bu yaptığım konuşmayı zannediyorum duyuyorlardır. Şimdi tabii muhtar kardeşlerim, belediye başkanlarından, tabii bir kısım belediye başkanlarından diyeceğim, çünkü bir kısmı gerekli destekleri veriyorlar. Hatta hatta muhtarlık binalarına varıncaya kadar yapan belediye başkanlarını da biliyorum, tabii onlara da teşekkür ediyoruz. Hatta bir keresinde Başbakanlığım döneminde bir proje aldım bir belediye başkanımızdan, resmini falan da çektirdim, ondan sonra da İstanbul’da bir dostumuzdan rica ettim, dedim ki; ‘Şunu dedim sen şuraya yapıver”. Sürmedi, hemen iki ayda oraya çok güzel bir muhtarlık yaptı; tuvaleti, çayocağı vesairesi falan. Tabii buna benzer şeyler aynı şekilde bazı taksi duraklarında da aynı şekilde gerekiyor. Yani bir muhtarlığa gittiğin zaman orada tabii bir şeylerin olması lazım. En ufak bir birim. Belediye başkanlarımızın bir kısmı bu işte hassas, dikkatli, desteği veriyor sağ olsunlar.

Sizlere bu konularla ilgili İçişleri Bakanlığımız bir form inşallah hazırlayıp, bunlar dağıtılacak ve bu formları doldurmak suretiyle de belediye başkanlığımız olsun, ilgili bakanlıklarımız olsun bu konularda muhtarlıklarımıza gerekli destekleri inşallah sağlamış olacaklar.

Bu destekleri sağlamayanları da ifşa ederiz, millet de bunları bilsin. Demokrasi halkın kontrolünün endirekt değil, direkt olduğu sistemdir ve demokrasinin güzelliği buradadır.

Kardeşlerim,

Biliyorsunuz, at sahibine göre kişner, böyle bir atasözümüz var. Makamlar da onları kullananların becerisine, azmine, çalışkanlığına göre hizmet verir. İster cumhurbaşkanı olsun, ister başbakan olsun, ister bakan olsun, ister belediye başkanı olsun, ister muhtar olsun; herkesin bu makamları gerçekten şanına yakışır şekilde kullanması lazım. Örneğin, şu anda bulunduğum makam, burada hiçbir şey yapmadan, hiçbir işe karışmadan şöyle oturup etrafı seyretmeniz, önünüze gelen evrakları imzalamanız, sadece protokol işleriyle meşgul olmanız mümkün mü? Mümkün. Peki, yine aynı makamda protokol işleri yanında ülkenin ve milletin her meselesi için çalışmanız, çabalamanız, yeni hizmetler gerçekleştirme peşinde koşmanız mümkün mü? O da mümkün. Ama zorlu, sıkıntılı bir yol. Biz işte bu yolu seçtik.

Sizlerden muhtarlıklarınızda aynı şekilde davranmanızı bekliyorum. Mahallenizin, mahalle halkınızın, köyünüzün, köy sakinlerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurumları, valilik, kaymakamlık, belediye, hepsini harekete geçirmeniz gerekiyor. İnşallah bu formlar, bu işe yarayacak. Mahallenizdeki garipleri, mağdurları, ihtiyaç sahiplerini tespit edip, onlara sahip çıkmanız, sahip çıkılmasını temin etmeniz şart. Yani Cumhurbaşkanı olarak benim en ücra köşedeki elim, ayağım, kulağım, gözüm sizler olmalısınız. Bu formlar İçişleri Bakanımıza gelmeli ve bizler İçişleri Bakanımız, Başbakanımız birlikte inşallah bu sıkıntıları gidermeliyiz.

Hamdolsun devletimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın bu konuda çok iyi, çok detaylı çalışmaları var. Onlarla uyum içinde, işbirliği içinde hareket ettiğinizde meseleleri hızlı bir şekilde çözüm yoluna koyabilirsiniz.

Öte yandan, bizim insanımız onurludur, gururludur. Evinde yiyecek ekmeği, giyecek kıyafeti, yakacak odunu, kullanacak ilacı bulunmadığı halde kapısını kapatıp, hiç kimseye el açmadan kendi dünyasında yaşıyor olabilir. Sizler, bunların hepsini teker teker tespit edip, ilgili kurumların o insanlara el uzatmasını, yardımcı olmasını sağlamak durumundasınız. Muhtar, inşallah budur.

Aynı şekilde esnaftan zora düşenler olabilir, öğrencilerden, hanımlardan, yaşlılardan, farklı sıkıntılar yaşayanlar bulunabilir, dargınlar olabilir, küskünler olabilir, sizler bunların hepsine de vakıf olmasınız. Sıkıntıların çözümü için, gerekiyorsa ilgili kurumları harekete geçirmeli, gerekiyorsa kendiniz bizzat devreye girmelisiniz.

Açık söylüyorum, mahallesine avucunun içi gibi hâkim olmayan, hangi evin bacası tütmüyor, hangisi tütüyor, bunu bilmeyen muhtar, şahsen benim nazarımda görevini hakkıyla, layıkıyla yapmıyor demektir. Ben buradaki her bir muhtarımızın görevini hakkıyla yaptığına, bunun gayreti içinde olduğuna inanıyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye 2002 yılından itibaren büyük bir dönüşüm geçirdi, büyük bir sıçrama hamdolsun gerçekleştirdi. Bunu köyünüzdeki, kasabanızdaki, mahallenizdeki gelişmeleri yakından takip ettiğiniz için en iyi sizler biliyorsunuz, nelerden nereye geldik, 10 yıl önce nasıl bir Türkiye vardı, bugün nasıl bir Türkiye var. Düşünün, 26 tane havalimanı olan bir Türkiye’den şu anda 52 tane havalimanı bir Türkiye’ye geldik. Şimdi bu sayılar daha da tabi artmaya devam edecek. 79 senede, düşünün 6 bin 100 kilometre bölünmüş yolu olan bir Türkiye vardı, buna 12 yılda, 17 bin 500 kilometre bölünmüş yol ilave ettik. Hatırlayın, ne tür yollardan gidip geliyorduk, bunları hamdolsun büyük ölçüde aştık. Köylerimiz, beldelerimiz, bunların yollarını düşünün. Geldik, KÖYDES diye bir uygulama başlattık, BELDES diye bir uygulama başlattık ve buralara ayrıca bütçeler çıkarmaya çalıştık ki, buralarda köylerimizin, beldelerimizin yollarını süratle daha iyi hale getirebilelim.

Geldiğimiz nokta elbette önemli, ama yeterli değil, daha önümüzde yapacak çok işimiz, kat edecek çok mesafemiz var.

Her şeyden önce 2023 hedeflerimiz var. Bu süreçte önümüzde aşmamız gereken çok önemli engeller bulunuyor, bunlardan biri çözüm sürecidir. Milli birlik ve kardeşlik projesi, böyle başladık, demokratik açılım diye başladık, ‘milli birlik ve kardeşlik’ dedik, şimdi de ‘çözüm süreci’ diyoruz.

Bu nedir? Bu bizi birbirimize bağlayan en önemli bağ olacak. Biz kardeşiz, bu kardeşliğimizi çekemeyenler var, hazmedemeyenler var, Türkü’yle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abhaza’sıyla, Boşnak’ıyla, Arnavut’uyla, Roman’ıyla biz kardeşiz be, bunu çekemeyenler var. Nedir bu düşmanlık, nedir bu kin, nedir bu nefret; bunu anlamakta zorlanıyoruz. Ve bunun bedelini de bu ülkeye 35 yıldır çok ağır ödettiler, çok ağır ödedik, on binlerce insanımızı, yavrumuzu kaybettik, milyarlarca dolar bu konuda paralar kaybettik ve bunlarla neler ihya olurdu, ne köprüler, ne yollar, ne okullar, ne hastaneler yapılırdı. Bunların böyle bir derdi var mı? Yok. Teröristin böyle bir derdi olur mu? Yok. Hala şu veya bu şekilde konuşup duruyorlar.

78 milyonu bulan insanıyla, 780 bin kilometrekare vatan toprağıyla Türkiye’nin ortak hedefler, ortak idealler etrafında birliğini, beraberliğini sağlamak, kardeşliğini güçlendirmek zorundayız. Bunun en alt, en dinamik ayağı siz, Muhtar Kardeşlerimsiniz. Ama korkmayacağız, yılmayacağız, muhtar korktuğu gün ülke biter, o kadar önemlisiniz.

Biz bu süreci, onun için böyle konuşuyorum, biz bu süreci ne vatan topraklarının bölünmesine göz yummak, ne vatandaşlarımız arasında etnik temelli derin uçurumlar oluşturulmasını seyretmek için başlattık, tam tersine, hak, adalet, refah ve demokrasi çerçevesinde her vatandaşımızın bu ülkeye aynı derecede kuvvetli, aynı derecede samimi hislerle bağlanmasını temin için bu süreci başlattık.

Bir yandan geçmişin yanlışlarını ve ihmallerini telafi ederek, bir yandan geleceğin altyapısını kurarak süreci önemli bir noktaya getirdik. Elbette bunun kolay olmayacağını biliyorduk, bunu suhuletle, sükûnetle, çelik gibi bir sinirle yürütülmesi gereken gerçekten çok hassas bir süreç olarak görüyoruz. Dedim ya, siz varsınız, size güveniyoruz, el ele veriyoruz.

Bir yandan herkesin hakkını, hukukunu teslim ederken, diğer yandan hiç kimsenin rencide olmamasını sağlamak mecburiyetindeydik. Bilhassa şehitlerimizin aziz ruhunu muazzep edecek, gazilerimizi üzecek, onların ailelerinin, sevenlerinin, arkadaşlarının vicdanlarını yaralayacak hiçbir girişimin içinde olmadığımızı bilmenizi istiyorum. Hamdolsun, milletimiz hem Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda, hem de diğer bölgelerimizde sürece sahip çıktı.

Tahrikler, provokasyonlar, sabotajlar ve bin bir türlü farklı hesaplar içinde bir yol aralayarak bugünlere ulaştık. Önümüzdeki günlerde, önümüzdeki aylarda tüm bu çabaların nihai neticelerini görmeye başlayacağımızı ümit ediyorum. Türkiye bu meseleyi geride bıraktığında inanın 2023 hedeflerini de aşıp, artık 2053, 2071’i konuşmaya başlayacağız.

Kardeşlerim,

Belki biz o günleri görmeyeceğiz, ama o günleri torunlarımız görecek. Zaten mesele o değil mi, mesele torunlarımıza önemli bir miras bırakmak değil mi? Nasıl ecdadımız bize bıraktıysa, biz de şimdi onu bırakmanın gayretindeyiz. Şu milletin evi geleceğe bir mirastır, ama hala bunu anlamayanlar var, istemiyorlar.

Bakın burayı, buraya diyor “Böyle bir saray mı gerekiyordu” diyor. Şimdi burası milletin evi ya, burası Cumhurbaşkanlığı Külliyesi. Ve Ankara’da Cumhuriyet tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamı için yapılmış bir yer yoktu, ilk defa böyle bir şey yapılıyor; düşünebiliyor musunuz?

Şimdi burası yapıldı, ama biz dedik ki, bununla da olmaz, burayı külliye yapmamız lazım. Şimdi bir tarafta kongre merkezi inşaatı devam ediyor, onun alt tarafında camimiz yapılıyor, bunların hepsi halka açık, sadece buraya ait değil. Hemen onun altında yine büyük birçok çok amaçlı toplantı salonları, sergi salonları yapılacak. Hemen onun altında da Türkiye’nin en büyük inşallah Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’ni yapacağız, o da asgari 4 milyon cilt kitap olan, azami 5 milyon olarak düşündüğümüz bir kütüphane, burada gençlerimiz gelip 24 saat ders çalışabilecek, kitap okuyabilecek vesaire; bu ilk defa olacak. Şimdi bundan rahatsız oluyor, bundan niye rahatsız oluyorsun? Bununla övünmen lazım, ‘hamdolsun Türkiye böyle bir yere sahip oldu’ diye övünmen lazım. Her türlü bakıyorsunuz yakıştırmayı yapıyorlar, yok kaçak saray, yok şu, yok bu, her şey. Biz bu millete layık olanı yaptık, yapıyoruz ve en ince hassasiyetiyle yapıyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

İngiltere‘de bakıyorsunuz Westminster Sarayı’nın sadece, bakın çok ilginç, restorasyonu için, tamiri, bakımı için harcadıkları rakam, 3 milyar dolar; biz burada onun 3’te 1’yle burayı yapıyoruz.

Ve Cumhurbaşkanlığı makamına bu ülkenin muhtarları bugüne kadar gelememişti. Şimdi biz diyoruz ki, hepsini de bu makamda ağırlayacağız. Burada akademisyenlerimizi ağırlayacağız, sanatçılarımızı ağırlayacağız, sporcularımızı ağırlayacağız, halkımızı ağırlayacağız, ağırlamaya devam edeceğiz, milli günlerimizde, bayramlarımızda ağırlayacağız, ağırlamaya devam edeceğiz. Yani burası cumhurun makamı olduğuna göre, cumhurun başkanı cumhurla devamlı el ele olacak, bunu yapıyoruz; bundan kimse rahatsız olmasın.

Şimdi ben buradan herkesi elini taşın altına koymaya çağırıyorum. Herkes çözümün bir parçası olmalıdır, bunun için çalışmalıdır. Dürüstlük ve samimiyet olmadan bu işin hepimizin arzu ettiği şekilde sonuca ulaşması mümkün değildir. Çözüm sürecini başarıyla neticelendirip, bu meseleyi ebediyen geride bıraktığımızda ise, hiç şüpheniz olmasın Türkiye’nin önünde yepyeni bir dönem başlayacaktır. İşte o zaman yeni Türkiye, terörsüz, çatışmasız, kavgasız, gürültüsüz bir Türkiye olacaktır. Yeni Türkiye, kardeşliğin, hakkın, hukukun, refahın hâkim olduğu bir Türkiye olacaktır. Bu konuda en büyük desteği sizlerden, muhtarlarımızdan bekliyoruz. Yeni Türkiye’yi inşallah sizlerle birlikte inşa edeceğiz.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye terör meselesinin çözümünde mesafe katettikçe önüne yeni engeller, yeni bariyerler çıkarma çabaları da artıyor. Gezi olayları bu çabanın bir ürünüydü, o tutmadı, bu defa 17-25 Aralık darbe teşebbüsünü tezgâhladılar, yolsuzlukla savaşıyoruz görüntüsü altında Türkiye’nin tüm birikimine, tüm imkânlarına saldırdılar. Dikkat ediniz, adı, rengi, mahiyeti ne olursa olsun, her saldırıda önce ülkemizin istikrarı ve ekonomisi hedef alınıyor. Yolsuzlukla savaş diyenler bu ülkede milletin, esnafın dükkânını, arabasını, her şeyini yağmaladılar. Bu mu yolsuzlukla mücadele? Bunları yaptınız. Vatandaşı, insanları öldürdünüz, bunları yaptınız. Güveni, huzuru, bu ortamı bozarak insanların geleceğe ilişkin umutlarını karartarak demokrasiyi veya ekonomiyi çökertme çabaları bugüne kadar hep sonuçsuz kaldı.

Kardeşlerim,

Düşünün, yol yapıyoruz millete yol, yolu yapan müteahhitlerin iş makinelerini yakanlardan daha yolsuzluk yapan kim olabilir? Düşünün, havalimanı yapıyoruz, havalimanı, havalimanını yapan müteahhidin iş makinelerini yakanlardan daha yolsuzluk yapan kim olabilir? İşte Hakkâri, şu ana kadar çoktan Hakkâri’nin havalimanı bitecekti, ama sürekli engelliyorlar. Biz diyoruz ki, ‘engellemenize rağmen Hakkâri’de de hava limanını yapacağız.’ Cizre’yi yakıp yıktılar değil mi? Silopi’yi yakıp yaktılar değil mi? Biz Cizre’de havalimanını yaptık, şu anda orada Şerafettin Elçi Havalimanı var, bunu yaptık, ona rağmen yaptık; ama bunlar kadir kıymet bilmez. Onun için Hakkâri de olacak, Iğdır, Ağrı, Kars, hepsinde yaptık. 10 yıl, 15 yıl önce kimin aklına gelirdi, buralarda havalimanı olacak?

Biz şu anda, 17 ayrı merkezden ambulans helikopterlerle gidip hasta taşıyoruz, paletli ambulanslarla dağlara tırmanıyoruz karda, kışta vesaire. Bunlar kimin aklına gelirdi?

Milletimizin desteği ve hiç şüphesiz Rabbimin inayetiyle tüm bu saldırılar bertaraf edildi. Ama biliyoruz ki bu oyunlar, bu saldırılar bitmedi. Büyük milletlerin büyük dertleri olur. Aynı zamanda büyük milletlerin büyük güçleri, büyük imkânları, büyük hedefleri, büyük vizyonları da olur. Biz demokrasimizi güçlendirdikçe, ekonomimizi güçlendirdikçe önümüze çıkan sorunları aşmamız da kolaylaşıyor.

15 yıl önce 3-5 milyar dolarlık manipülasyonla ekonomik kriz çıkartılabilen bir Türkiye’den, bugün yılda değerli kardeşlerim, 4,5 milyar dolar fakir fukara, garip gureba en az gelişmiş ülkelere dış yardım yapabilen bir Türkiye’ye geldik, buradayız.

IMF kapasında kredi dilenen bir ülkeden, IMF’ye borç verme görüşmeleri yapan bir Türkiye’ye geldik. Göreve geldiğimizde 23,5 milyar dolar IMF’ye borcumuz vardı, şimdi yok.

Merkez Bankası’nın döviz rezervi, 27,5 milyar dolardı, bir ara 135’e kadar çıktık, şu anda zannediyorum 125 milyar dolar civarında, buralardayız. Bak, 27,5 milyar dolardan buraya geldik, daha iyi olacak. Dün, birkaç gün sonrasını, birkaç ay sonrasını göremeyen bir Türkiye vardı, bugün tüm hesaplarını 2023 hedeflerine göre yapan bir Türkiye var.

Kardeşlerim,

Unutmayın, 1999 depreminde devlet tam anlamıyla yıkıntıların, molozların altında kalmıştı, Düzce depremi, Sakarya, Kocaeli, Bolu, hatırlayın, tamamen yıkıntıların, molozların altında kalmıştı. Bugün dünyanın dört bir yanındaki felaketlerde ihtiyacı olan herkesin yardımına koşan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti var.  Bakın, Van depremini hatırlayın, Van depreminde 24 saatte oradaydık, bütün ekibimizle ve bir yılda Van’ı yeniden adeta inşa eder duruma geldik, ikinci yılda artık evleriyle, her şeyiyle yepyeni bir Van merkez, diğer tarafta bir Edremit, diğer tarafta bir Erciş inşa ettik. Ben Van Gölü demiyorum, Van denizine nazır adeta orada bir şehir inşa ettik, bunu iktidarımızla yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Ve bunlar bir yıl gibi bir zaman içerisinde inşa edildi, ikinci yıl hamd olsun artık hemen hemen hiçbir şey kalmadı.

Burada, huzurlarınızda küçük hesaplar peşinde koşanlara, 3-5 sokak eylemiyle 3-5 molotofla ülkenin istikametini değiştirebileceğini sananlara seslenmek istiyorum; başaramayacaksınız, beyhude uğraşıyorsunuz. Bu tren artık bu raydan çıkmaz. Bu çomaklar, bu tekeri yolundan alı koyamaz. Geçti o alaca karanlık günleri, geçti o fetret devri.

Kardeşlerim,

Elinde molotof kokteyliyle, demir bilyeyle sapanıyla yüzü zaten aydınlık olmasa niçin maske takıyorsun, değil mi? Aydınlık değil, karanlık, onun için maske takıyor. Ve bunları savunanlar var bu ülkede. Onların önünde yürümeyi millete vadedenler var. Ben de diyorum ki; ‘bu ülkede molotof kokteyli en ileri derecede bir suç aletidir. Ve buna karşı en büyük tedbir neyse, önleyici tedbir neyse bunların alınması lazım.’ O molotof kokteylinin atılması neticesinde şehit olan Serap kızımızı biz bir kenara koyamayız. Bunun hesabını, bunun bedelini kim ödeyecek? Bana göre bu geç kalınmış bir adım zaten.

Şu anda İç güvenlikle ilgili yasanın süratle çıkması ve bir an önce de bunun uygulamaya girmesi gerekir. İşlerine gelmeyenler dikkat edin bağırıyor, niye? Oradan nemalanıyorlar, oradan nemalanıyorlar. Sokakları o şekilde karıştırıyorlar. Cam, çerçeve, bütün esnafların dükkânları böyle yakılıyor yıkılıyor, onun için de bunu istemiyorlar. Arabaları böyle yaktılar, böyle yıktılar. Belediye otobüsü senin neyine ya, neresi seni rahatsız ediyor? Belediye otobüslerimizi yaktılar, ambulanslarımızı yaktılar, otomobiller, taksiler, bunları yaktılar. Ve bunları yakanların arkasında duranların kimler olduğunu siz muhtarlarımdan daha iyi kimse bilebilir mi?

Anadolu’nun birçok yerinde ben muhtarlarımızın nasıl tehdit edildiğini de biliyorum.

Kardeşlerim,

Kısa süre siyaset yapmış birisi değilim, 40 yılım siyaset içinde geçti. Anadolu’nun ilçelerini tek tek bilen birisiyim, nerede ne var, ne yok bunları bilen birisiyim. Damdan düşen birisiyim. Damdan düşen birisi olduğum için biliyorum. Ama şunu da biliyorum. Artık büyük Türkiye var, artık güçlü Türkiye var, artık yeni Türkiye var.

Önümüzdeki seçimler bu bakımdan kritik öneme sahip. Ben 7 Haziran seçimlerinin Türkiye’nin önünü açacak şekilde neticeleneceğine inanıyorum. Onun için de diyorum ki, evet yeni Türkiye için iktidara Değerli Kardeşlerim 400 milletvekili lazım. Diyorum ki; yeni anayasa değil mi, hep bunu engellediler. Başbakan olarak bunun ızdırabını çok çektim. Hem yeni anayasa diye söz vereceksin, engellemek için de elinden geleni yapacaksın. Bakın Başbakan olduğum dönemde düşünün diğer 4 partinin toplamının milletvekili sayısı, bizim milletvekili sayımızın çok altında olmasına rağmen onlar uzlaşma komisyonunda 9 kişiyle temsil edildi, biz 3 kişiyle temsil edildik. Niye? Meyveyi yiyelim ya, derdimiz meyveyi yemek, ama hep engellediler ve yarıda kaldı. Şimdi millete gitmek zorundayız. O zaman diyorum ki iktidara 400 milletvekilini milletimiz inşallah versin ve bu yeni anayasa inşallah bu Parlamento’dan geçsin ve bununla birlikte başkanlık sistemi inşa edilsin, ihya edilsin ve bu prangalardan bu ülke kurtulsun.

Bakın bu hafta, geçtiğimiz hafta Kolombiya’daydık, Küba’daydık, Meksika’daydık, oraları dolaştık. Şimdi bu ülkede bazıları diyor ki; ne işi var orada, turistik seyahate gitti diyor. Bakınız değerli kardeşlerim, 4 günde 3 ülke. Yanımda kimler var? Teknokratlarım var, bakan, milletvekili arkadaşlarım, bürokratlarımız var ve DEİK denilen Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi var ve burada ülkemizin ileri gelen iş adamları var. Ne yaptık? O ülkelerdeki iş adamlarıyla görüşmeler vesaireler yaptık ve oralarda ne gibi yatırımlar Türkiye olarak yapabiliriz. 10 yıl önce o ülkelerle ilişkilerimiz neredeydi, şimdi nerede, ona bakıyorsun; yani 10-12 milyon dolardan şimdi gelmişiz 1 milyar 200, 1 milyar 400 milyon dolarlara. Burada oturarak, yatarak bunları yapamazsın. Gideceksin, geleceksin ve bu ülkelere ilk defa Türkiye Cumhurbaşkanı gidiyor, ilk defa.

 

Değerli Kardeşlerim,

Gidemediğin yer senin değildir, gidersen, bu iş böyledir. Dün Müteahhitler Birliği’nde ödül törenine katıldım, elhamdülillah dünyada ikinci sıradayız. Niye? İşte bunlar olursa olur. Oralarda yol yapacaksın, inşaatlar, altyapı, üstyapı, köprüler vesaire metrolar, bunları yapacaksınız. Bunları görerek, tanışarak, konuşarak yapacaksın. Gitmeden, konuşmadan bunların hiçbiri olmaz. Ama bunlar hayatta buralara gitmiş değil, görmezler, bilmezler. Sadece eleştirirler, hakaret ederler. Başkanlık sisteminin Türkiye’yi şaha kaldıracağını düşünüyorum. Ve bu ülkelerle de konuşurken bunu gördüm. Bu mesele benim şahsi meselem değildir. Bu ihtiyaç milletimizin binlerce yıllık devlet geleneğinin tabi bir sonucudur, tabii bir zorlamasıdır. Mevcut sistem artık Türkiye’ye dar geliyor, yetersiz geliyor. Dünya değişiyor, bölgemiz değişiyor, her yer değişiyor. Bizdeki birtakım çevreler ısrarla, inatla yerinde sayıyor.

Kardeşlerim,

Demokrasi başkanlık sisteminde yok mu? Var. Dünyanın en ileri demokrasisi nerede? Amerika. Peki, ekonomi? Dünyanın en ileri ekonomisi Amerika, orada da Başkanlık sistemi var. İlla orayı tıpa tıp mı yapacaksın? Hayır. Uygun gördüğün şeyleri oradan alırsın, Fransa’dan, Avrupa’nın herhangi bir yerinden ne alacaksan onu da alırsın, Güney Amerika ülkelerinden de alırsın, adeta bir arının hassasiyeti içerisinde her çiçekten nasibini alır, balını yapar ortaya koyarsın, olay budur. Ve bu da bize özgü olur, bizim geleneğimize, göreneğimize özgü bir başkanlık sistemi olur. Şimdi Amerika’da çift kameralı sistem var diye biz de çift kameralı sistem yapacağız diye bir şey yok, biz tek kamaralı, yani şu andaki sistemimizi aynen şu andaki parlamentomuzu aynen uygularız.

Kardeşlerim,

Mevlana ne diyor? “Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”; mesele bu. Evet, halkımıza yeni bir şeyi olmayanlar söyleyecek eskiye sıkı sıkıya yapışmış durumdalar. Öyle ki bakın Mersin’de bir vahşet yaşanıyor, yüreklere ateş düşüyor, muhalefet partisinin başındaki zat siyaset yapmak adına tutup meseleyi işsizliğe bağlıyor. Yahu adam cani, bu adamın inancıyla, etnik kökeniyle, sosyal statüsüyle bir ilgisi yok, adam cani işte. İşsizlik caniliği temize çıkarır mı? İşi var, adam minibüs şoförü, işsiz değil. Adam minibüsün başındayken, şoförlüğünü yaparken bu vahşeti, bu alçaklığı orada uyguluyor ya. Bunun işsizlikle ne alakası var? Adam kalkıyor orada bile siyaset yapıyor. Kalkıyor bakıyorsunuz kendi mensupları dans ediyor, dansla bunu kutlamaya kalkıyor. Ya böyle bir şey olabilir mi? Yandan medyaları da hala onları savunuyor, neymiş? Kadına tacizin yıldönümüymüş, bu yıldönümü vesilesiyle bunları yapıyorlarmış; geç o işi geç. Biz bu tür vahşetlerin olduğu günlerde biz kendi medeniyetimizde, kendi inancımızda, kendi kültürümüzde kalkarız Fatiha’larımızla kalkarız bunlara rahmet dilemek suretiyle bu işi anarız, yad ederiz. Ben kalkıyorum, kadının Allah’ın erkeklere bir emaneti olduğunu söylüyorum, bu feministler falan var ya, bunlar da çıkıyor; ne demek kadın emanetmiş diyor, bu bir hakarettir diyor. Ya senin bizim medeniyetimizle, bizim inancımızla, bizim dinimizle ilgin yok ki. Biz Sevgililer Sevgilisinin o Veda Hutbesindeki hitabına bakıyoruz. Allah’ın bir emanetidir diyor, o emanete saygı duyun, o emanete sahip çıkın diyor ve onu incitmeyin diyor. Ortada bu varken onu alıp farklı yerlere çekmenin hiçbir anlamı yok ve bunu rahatlıkla tartışabiliyorlar.

Aslında bunların her işi böyle. İşte onun için yeni anayasa ve başkanlık sistemi meselesinde de ufuksuzluklarını, vizyonsuzluklarını ortaya koyuyorlar. Ama ben buradan Özgecan’ımızın babasına da, annesine de gerçekten şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum, bütün muhtarlar adına şükranlarımı sunuyorum. Gerçekten bu vahşet karşısında her babanın, her annenin böyle bir vakur duruş ortaya koyması mümkün değil. Ve adeta Mehmet Efendi gerçekten Türkiye’ye değil tüm insanlığa bir ders verdi. Fakat o, o dersi verirken, biz de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak ve bugün de Adalet Bakanımla görüşmem olacak, kardeşlerim sonuna kadar bu vahşilere almaları gereken en ağır cezayı almaları noktasında elimizden geleni sonuna kadar yapacağız.

Duygusal olmayacağız, en azından Özgecan’ın babası kadar duyarlı olacaksınız. Ondaki metaneti gördünüz değil mi, onun söylediklerini dinlediniz değil mi, bu şekilde duyarlı olacağız. Ve duygularımızın irademize hakim olduğu değil vicdanımızın ve irademizin, ilmimizin duygularımıza hakim olduğu bir geleceği inşa etmemiz lazım.

Kardeşlerim ve şunu da söylemem lazım: Milli iradenin olduğu yerde diğer kavramları kullanmak, zihin sapmasına işaret eder. Diyorum ki; bu başkanlık sisteminde başkanı kim seçecek? Millet seçecek. Meclisi, millet seçecek. Bu iki kurum birbiriyle uyum içinde, dayanışma içinde ülkeyi yönetecek. Burada diktatörlük nerede, padişahlık nerede? Tabii biz onların asıl derdini biliyoruz.

Kardeşlerim, hani bir söz var ya; şu mektepler olmasaydı Maarifi ne güzel idare ederdim diye. Onlar da; şu millet olmasa, şu milli irade olmasa ülkeyi ne güzel yönetiriz diyorlar, onun derdindeler.

Milletin desteğini alarak ülkeyi yönetmekten o derece umutlarını kesmiş durumdalar. Biz siyasete girdiğimiz günden bu yana hep milletin gönlünü kazanarak yolumuza devam ettik, bugünlere geldik. Bundan sonra da her ne olacaksa yine milletin gönlünü kazanarak desteğini, tasvibini alarak yola devam olacak. Biz yolumuza milletimizle birlikte, muhtarlarımızla birlikte devam edeceğiz. Ülkemiz için, milletimiz için neyin daha iyi olduğuna inanıyorsak onu söylemeyi, onu savunmayı, bunun için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

Niyet hayır, akıbet hayır. Bir kez daha geldiğiniz için, sofranızı, soframızı şereflendirdiğiniz için hep birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Muhtarı olduğunuz köylerdeki, mahallelerdeki vatandaşlarımıza selamları iletmenizi rica ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyor, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Allah’a emanet olun.