Yurtdışı Müteahhitlik Hizmetleri Ödül Töreni'nde Yaptıkları Konuşma

16.02.2015

Yurtdışı Müteahhitlik Hizmetleri Ödül Töreni'nde Yaptıkları Konuşma

Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Başkanı ve Değerli Üyeleri,

İş Dünyamızın Kıymetli Mensupları,

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, Yurt Dışı Müteahhitlik Hizmetleri Ödül Töreni vesilesiyle sizlerle biraraya gelmekten duyduğum memnuniyeti ifade etmek istiyorum.

Türkiye Müteahhitler Birliğine ve Ekonomi Bakanlığımıza bu anlamlı ödül töreni için bu vesileyle bir kez daha bizleri biraraya getirdikleri için teşekkür ediyorum.

Dünyanın en büyük 250 müteahhitlik firması arasında yer alan 42 firmamızın her birini bu başarılarından dolayı özellikle tebrik ediyorum. Yine dünyanın en büyük 225 teknik müşavirlik firması arasında yer alan 5 firmamızı da aynı şekilde kutluyorum. Ödül alan tüm firmalarımıza, patronlarından mühendislerine, şantiyedeki işçilerine kadar, bu başarıda emeği olan herkese özellikle ülkem ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Biz de bugüne kadar Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak dünyanın her yerinde ülkemize bu gururu, bu mutluluğu yaşatan sizlerin başarısı için, büyümesi için var gücümüzle çalıştık, çalışmaya devam ediyoruz. Hamdolsun bu emekler, bu gayretler, bu çabalar boşa gitmiyor. Bakınız, bu ödül törenine ben en son 2010 yılında katılmıştım. O zaman ödül alan firma sayımız 33’tü, şimdi bu sayı 42’ye çıktı. 2010 yılında üstlenilen projelerin ortalama bedeli 40 milyon doların altındaydı. Bu rakam geçtiğimiz yıl 82 milyon doları aştı. Bizim 42 firmamızla ikinci sırada yer aldığımız bu listede ilk sırada 62 firmayla malum Çin bulunuyor. Diğer tüm ülkeler bizim gerimizde.

Firmalarımızın 2014 yılında yürüttükleri projelerin coğrafi dağılımına baktığımızda, Bağımsız Devletler Topluluğu, Ortadoğu ve Afrika’nın yüzde 98’lik bir paya sahip olduğunu görüyoruz. Yani yapılan işler daha çok kardeş dediğimiz ortak tarihi ve kültürel geçmişe sahip olduğumuz yakın çevremizde yoğunlaşıyor. Sizler de duyuyorsunuzdur, görüyorsunuzdur. Bazen bize soruyorlar, daha doğrusu sataşıyorlar; ‘sizin Orta Doğu’da, Afrika’da, Güney Amerika’da, Güney Asya’da ne işiniz var diyorlar, niçin oralara gidiyorsunuz, niçin oralarla ilgileniyorsunuz’ diyorlar.

İşte son olarak geçtiğimiz hafta Pazar akşamı yola çıktık ve Cuma gecesine kadar Kolombiya, Küba ve Meksika’yı kapsayan bir Güney Amerika ziyareti yaptık. Yine aynı serzenişler, yine aynı sataşmalar. Ve Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Bey, şu anda içimizde bulunan birçok arkadaşımız da bizimle beraberdi. Biz sürekli oralarda olmasak, oralara gitmesek, hem resmi ilişkilerimizi, hem kişisel dostluklarımızı geliştirmesek, iş adamlarımızın, müteahhitlerimizin oralardaki varlığını nasıl sağlarız, nasıl güçlendiririz? Bunu yapacağız ki, bu ilişkiler neticesinde kapılar bize açılsın. Bakıyorsunuz bazı yerlerde 1’e 10, bazı yerlerde 1’e 100 şu, 12-13 yıl içerisinde artışımız var. Dikkat ederseniz gittiğimiz her yere iş adamlarımızla birlikte gidiyoruz. Bazen iki uçakla gidiyoruz, bazen üç uçakla gidiyoruz, bazen de tek uçakla gidiyoruz bu seyahatte olduğu gibi. Mümkün olan her yerde mutlaka bir iş konseyi toplantısı da yapabilmek. Bu ziyaretler sırasında iş adamlarımız sektörel bazda gittiğimiz ülkenin iş adamlarıyla görüşmeler yapıyorlar, toplantılar yapıyorlar, bağlantılar kuruyorlar, bu adımları atıyoruz, anlaşmalar yapıyorlar, mekanizmalar oluşturuyoruz.

Geçtiğimiz hafta gittiğimiz Güney Amerika ülkelerinde de müteahhitlik sektöründe müthiş bir potansiyel olduğunu gördük. Bunu biz bizzat o ülkelerin cumhurbaşkanları söylediler. Ve biz sizlerle beraber çalışmak isteriz dediler. Oradaki muhataplarımıza, müteahhitlerimizin dünyada üstlendikleri projelerdeki başarılarını anlattık. Kendilerinden faydalanmalarını özellikle onlara tavsiye ettik. Bize eşlik eden iş adamlarımız da oralarda inanıyorum ki çok faydalı, çok verimli gelişmeler yaptılar. Bu görüşmelerin neticesinde oluşan temaslar, bundan sonra onların bize yapacakları iadeyi ziyarette çok daha ileri seviyelere gelecektir.

Bazıları bizim oralara turistik seyahat yaptığımızı iddia ediyorlar. Kendileri sadece o amaçla yurt dışına çıkıyor olabilir. Ama biz gittiğimiz her yerde, görüştüğümüz herkesle ülkemize nasıl bir fayda sağlayabiliriz, oralarda insanımızın önünü nasıl açabiliriz onu konuşuyoruz, ona bakıyoruz. Bundan sonra da Mevlana’nın pergel benzetmesinden ilham alarak bir ayağımızı Türkiye’ye sabitleyip, diğeriyle tüm dünyayı dolaşmaya devam edeceğiz. ‘Durmak yok, yola devam’ diyeceğiz. Çünkü bizim 2023 hedeflerimiz var. Türkiye’yi dünyanın en gelişmiş 10 ülkesinden biri haline getirmek için daha çok çalışmalı, daha çok gayret göstermeliyiz. Ben, ‘Ankara’da sadece evrak imzalayan değil çalışan, koşturan, terleyen bir Cumhurbaşkanı olacağım’ dediğim zaman birileri buna karşı çıkıyor. Ya oturarak başarı sağlanabilir mi? Burada ülkemizin en seçkin iş adamları var, kendilerine soruyorum; siz bu başarıyı oturarak mı elde ettiniz, oturarak başarı elde etmek mümkün mü? Dünya ikincisi nasıl oldunuz? Oturarak mı oldunuz, çalışarak, koşturarak mı oldunuz? Elbette çalışacağız, elbette koşturacağız, elbette terleyeceğiz. Oturdukları yerden siyaset yapmaya, oturdukları yerden muhalefet yapmaya alışmış olanlar bizim tavrımızı yargılıyorlar. Halbuki asıl eleştirilmesi gereken, asıl garip karşılanması gereken onların durumu. Proje desen proje yok, vizyon desen vizyon yok. Hayal desen, o bile yok. Çalışma, gayret zaten hiç yok. O zaman bu millet sana niye ülkeyi temsil etsin, niye geleceğini emanet etsin? Sizlerin şantiyelerinizde güvenip, inanıp bekçi bile yapmayacağınız, bekçi olarak dahi işe almayacağınız kişilere bu millet niye itibar etsin ki, etmiyor zaten.

Bakınız 7 Haziran’da seçim var. Ben diyorum ki; Türkiye bu seçimde yeni Türkiye’yi, yeni başkanlık sistemini, yeni anayasayı bir defa çok geniş anlamda tartışmalı. İşte gittiğimiz üç tane ülke, üçü de başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Seçimden sonra oluşacak Meclis, evvela bu mesele üzerinde çalışmalı ve süratle netice almalı. Çünkü sistem dinamik olmazsa, sistem ön açmazsa, sistem sürekli tıkarsa bir yere varamazsınız. Onun için ön açıcı bir sistem. Bu adımları, bunun için atmaya mecburuz. Bu benim kişisel görüşüm, kişisel tavsiyem, ama 40 yıllık siyasi hayatımdaki deneyimlerimin neticesi bu. Ben kitabın sahifeleri arasından sadece konuşmuyorum. Teori başarıyı getirmez. Eğer teori pratikle bütünleşirse başarıyı elde edebilirsiniz.

Ben şimdi bu sisteme karşı çıkanlara, bakıyorsunuz ne istiyorsunuz diyorsunuz, onlar seçim sonrası nasıl bir Türkiye hayal ediyorlar, diye merak ediyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz, maalesef hiçbir şey yok. Ne bu ülkenin geleceği için, ne milletin daha mutlu, müreffeh bir düzeye ulaşabilmesi için hiçbir projeleri, hiçbir öngörüleri yok. Onun için biz sizlerle birlikte çalışmaya devam edeceğiz, çünkü siz inşa için varsınız, siz ihya için varsanız, ama bunlarda ne inşa var, ne ihya var.

Orta Asya’ya, Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Güney Asya’ya, Güney Amerika’ya, velhasıl dünyanın her yerinde gidilmemiş ülke, el atılmamış iş bırakmayacağız. Hamdolsun, gidiyoruz görüyoruz ve ülkemizin nasıl gayet iyi bir yerde olduğunu daha iyi anlıyoruz. Oraları görmezsek bunu anlayamayız. Ama bu noktayı koyduk anlamına değil, demek ki iyi yoldayız, bu anlamda bunu söylüyorum, çünkü yapacağımız daha iyi şeyler var. Bizden geri olanlara bakmayacağız. Bizden ileride olanlara bakacağız ve ona ulaşmaya çalışacağız. Devlet düzeyinde resmi kurumlarımızla gideceğiz, iş adamlarımızla gideceğiz, sivil toplum kuruluşlarımızla gideceğiz, TİKA gibi, AFAD gibi, Kızılay gibi yardım kuruluşlarımızla gideceğiz, Yunus Emre Enstitümüzle, üniversitelerimizle gideceğiz.

Değerli arkadaşlar,

Biz gittiğimiz hiçbir yere sadece iş yapmak için, sadece para kazanmak için, sadece diplomatik temaslar için gitmiyoruz. Bizim oralara giden diğer tüm ülkelerden, diğer herkesten bir farkımız var; Biz oralardaki insanları dostlarımız olarak görüyoruz. Bir kardeş bir kardeşe nasıl giderse, bir dost bir dosta nasıl giderse, niçin giderse, biz de o şekilde gidiyoruz, çünkü bizim oralardaki insanlara, hem ortak bir tarihi ve kültürel geçmişiz, hem de ortak bir gelecek tasavvurumuz var.

Mesela son ziyareti yaptığımız Güney Amerika bize ne kadar uzak, bizimle ne kadar ilgisiz gözüküyor değil mi? Yani non-stop 14 saat uçuşla ulaştık, Kolombiya’ya. Halbuki tam tersi, Amerika Kıtasının tamamı gibi Güney Amerika ülkelerinde de 1800’lü yıllardan itibaren bu coğrafyadan göç edip oralara yerleşmiş yüzbinlerce kardeşimiz var, belki milyonlarca. Bunların içinde gittikleri ülkelerde siyasette, ticarette, kültürde, sanatta çok önemli konumlara gelen kişiler bulunuyor. Bu insanlar üzerinden oluşturacağımız ünsiyet bile tek başına bizim Güney Amerika’da çok güçlü bir şekilde var olmamıza yetiyor. Aynı şeklide Güney Asya’ya bakıyorsunuz, bize çok uzak gözüküyor, oysa Osmanlı döneminde oralarda çok ciddi, çok önemli ilişkiler tesis etmişiz. Afrika keza aynı şekilde. İşte kısa bir süre önce biliyorsunuz Etiyopya, Cibuti ve Somali’ye gittik ve buralara, düşünebiliyor musunuz, dünyanın en güçlü ülkeleri girmiyorlar, ama biz giriyoruz.  Diyoruz ki ‘biz; gittiğimiz yer bizimle inanıyoruz ki farklı bir ilişki içerisine girecektir, ama gitmediğimiz yer de olmayacaktır’ Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, zaten ayrılmaz birer parçamız. Gönül sınırlarımızın kapsama alanı çok geniş. Yeter ki oralara ulaşalım, gerisi gerçekten çok kolay.

Bununla birlikte gittiğimiz yerlerde farkımızı ortaya koymamız lazım. Merhametini yitirmiş bir dönemde bizler aynı zamanda merhametin temsilcisi, vicdanların sesi olmak durumundayız. Bizim farkımız bu olmalı. Bugün bakıyorsunuz Batı ülkeleri zenginlik bakımından, refah bakımından çok ileri bir düzeydeler. Afrika’ya bakıyorsunuz, Asya’ya bakıyorsunuz, Güney Amerika’ya bakıyorsunuz, bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Oralardaki milyarlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batıda kurulan bir refah düzeni var. Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayız. Buna bizim ne inancımız, ne kültürümüz, ne de tarihimiz izin verir.

Mazlumların gözyaşından, mağdurların kanından beslenen bir zenginlik bize ateşten gömlek olur, hepimizi yakar. Biz başkalarının emeğini ve kaynağını sömürmek üzerine kurulu bir medeniyet inşa etmeyiz, edemeyiz. Gözyaşıyla ıslanmış ekmek bizim boğamızdan geçemez. Kan bulaşmış para bize mutluluk getirmez. Biz işte bunun için Suriye, diyoruz, Mısır, diyoruz, Filistin, diyoruz, Myanmar, diyoruz, biz işte bunun için dünya 5’ten büyüktür diye haykırıyoruz. Ortada, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri var 5 tane, dünyadaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun diğer 191 üyesi bunların iki dudağının arasına mahkum. Böyle bir adalet düzeni olabilir mi, böyle bir haklar düzeni olabilir mi, böyle bir özgürlük dünyası olabilir mi? Olamaz ve olmuyor da.

İşte bunun için uluslararası sistemin çarpıklıkları, yanlışları, eksikleri, her platformda insanlığı eziyor, ama biz de bunu yüksek sesle ifade ediyoruz. Davos’ta ‘One minute’ dediysek, bundan dolayı dedik. Sadece İsrail’e değil dünyadaki tüm zalimlere. Tüm mazlumlara sahip çıkma adına bunu yaptık. Amerika’da evlerinin içinde alçakça katledilen Suriye Türkmen’i kardeşlerimiz için Sayın Obama’ya, “Neredesin Başkan” derken, aslında tüm dünyanın vicdanına sesleniyorduk, derdimiz buydu.

Biz insan değerinin inançla, ülkeyle, ırkla, renkle ilgili olmadığına inanıyoruz. Yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlunun her bir ferdinin canı, hayatı aynı şekilde değerlidir, aynı şekilde azizdir. Paris’te öldürülen 12 kişi için dünyayı ayağa kaldıranların Suriye’de katledilen 350 bin mazlum karşısında üç maymunu oynaması, bizim kabullenebileceğimiz bir durum değildir. Bunu da görmemiz lazım. Sesleri çıkıyor mu? Çıkmıyor. Niye susuyorlar? Fransa’da yürüyorsun, ama 350 bin kişi öldüğü zaman Avrupa Birliği’nin sesi çıkmıyor. Amerika havadan geliyor bombalıyor, o kadar. Şöyle başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmemiz lazım, bu millete yakışan budur.

Esasen aynı çarpıklık ülkemizdeki birtakım çevreler için de geçerlidir. Evine gitmek için bindiği otobüste teröristler tarafından diri diri yakılan kızımız için ses çıkarmayanlar, eylem sırasında ölenler için Türkiye’yi ayağa kaldırmaya çalıştılar. Bunlar kendi ülkesine, kendi milletine, kendi insanının değerlerine, kültürüne o kadar uzaklar ki, geçtiğimiz günlerde hunharca katledilen Özgecan’ımızın ölümünü dans ederek, güya protesto ediyorlar. Bu ne biçim iştir ya. Önce sen biliyorsan bir Fatiha oku, bilmiyorsan bir rahmet dile. Ailesine bir başsağlığı dile. Dans ediyor, bunun bizim kültürümüzdeki yeri nedir? Adeta sanki o ölümden zevk alıyor; bu anlama gelir. Ölüm karşısında, acı karşısında dans etmek nedir bizim kültürümüzde? Belli. Tabii ateş düştüğü yeri yakar. Özgecan kızımıza ben bir kez daha Cenab-ı Allah’tan rahmet, acılı ailesine, sevenlerine ve bütün milletimize başsağlığı diliyorum. Bu alçaklığın, bu canice, vahşice yapılan bu katlin failleri yakalandılar, inşallah hak ettikleri cezayı da en ağır şekilde almaları için bizzat davanın takipçisi olacağım, şu anda da zaten takip ediyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Kadına şiddet konusu maalesef ülkemizin kanayan bir yarasıdır. Bizim inancımızda insan eşrefi mahlukattır, yani yaratılmışların en şereflisidir. Dikkatinizi çekiyorum, erkek denmiyor, kadın denmiyor, çocuk denmiyor. Ya?.. İnsan deniyor. Bizim kültürümüzde de, kadının ayrı ve özel bir yeri vardır. Selçuklu’yu anarken, Terken Hatun’u, Osmanlı’yı anarken Hayme Ana’yı, Bala Hatun’u, Nilüfer Hatun’u anmadan geçemeyiz, Annesi Hafsa Valide Sultan’ı zikretmeden Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatamayız, Zübeyde Hanım’ı anmadan Gazi Mustafa Kemal’i anlayamayız. Cumhuriyetin kuruluşunda da kadınlarımız çok önemli roller üstlenmiş, çok büyük fedakârlıklar yapmışlardır.

Şu cüzdanlarımızdaki 50 liralık banknotu hazırlarken arkadaşlara yaptırdığım çalışma önüme geldiğinde dedim ki, “Bir de biz tarihimizde başarılı hanımlarımız var, onlardan bir tanesinin resmini de buraya koyalım” ve Osmanlı’nın son döneminin ve Cumhuriyetin ilk döneminin önemli romancılarından Fatma Aliye Hanım’ın resmin buraya koyduk. Buna rağmen kimi zaman töre denilerek, kadının şahsiyetinin yok edildiğine, kimi zaman çağdaşlık denilerek kadının metalaştırıldığına şahit oluyoruz.

Buradan açıkça ifade ediyorum: Kadını zayıf görerek, kadını korunmasız görerek, kadını aciz görerek ona şiddet uygulayan her kim olursa olsun alçaktır, zavallıdır. Kadına şiddet uygulamak, Allah’ın emanetine ihanet etmektir. Cahiliye döneminde kız çocuklarını cinsiyetlerinden dolayı diri diri toprağa gömenle, üstünlüğünü göstermek için kadına şiddet uygulayan arasında bizim nazarımızda hiçbir fark yoktur. Cahiliye döneminde kadını bir eşya gibi alıp satanla, bugün medyada, sokakta, iş yerinde onu bir meta gibi pazarlayan arasında bizim nazarımızda yine hiçbir fark yoktur.

Ben tüm siyasi hayatım boyunca kadınları her alanda hak ettikleri konuma getirmenin çabası, mücadelesi içerisinde oldum. Kadına şiddete karşı da, metalaştırmaya karşı da korumak için onlarla birlikte mücadele ettim, etmeye devam ediyorum. Kurucusu olduğum siyasi partide, kadınların siyasette erkeklerle eşdeğer düzeyde temsili için her türlü çabayı gösterdim. Türkiye’nin en yaygın, en aktif, en iyi çalışan kadın teşkilatlanmasını gerçekleştirdik. Buna rağmen kadınların henüz yeterli siyasi temsil düzeyine ulaşamadıklarını biliyorum, ama bu konuda geçmişle mukayese edilemeyecek bir mesafe kat edildiğini de teslim etmeliyiz.

Aynı şekilde Başbakanlığım dönemimde kadınların ekonomik ve sosyal hayattaki durumlarını düzeltmek, ileriye taşımak için pek çok çalışma yürüttük. Anayasada, kanunlarda, yönetmeliklerde yaptığımız değişikliklerle her alanda kadınlarımızı maruz kaldıkları cinsiyet eşitsizliğinden kurtarmanın çabası içinde olduk. 2009 yılında kurduğumuz Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’yla bu konunun Mecliste sürekli denetim ve izleme altında olmasını temin ettik. 2012 yılında çıkardığımız Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, bu alanda gerçek bir devrim niteliğindedir. Aynı çerçevede yürütülen pek çok çalışmayla bu hususta ülkemizde yeni bir dönemin başladığına inanıyorum. Eğitim ve istihdamda kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayan pek çok projeyi, pek çok uygulamayı hayata geçirdik. Son olarak kadın istihdamını teşvik edecek, bir dizi kanun değişikliği gerçekleştirdik. Tüm bunlar elbette önemli, ama daha önemlisi, bütün bu yasal değişikliklerin uygulamasındaki eksiklikleri gidermek için ek tedbir ve müeyyide mekanizmaları geliştirmektir. Ancak böylelikle uzun vadede zihinlerdeki, kafalardaki anlayış da değişecektir.

Özellikle karar mekanizmalarının büyük çoğunluğunu oluşturan siz beyefendilere sesleniyorum; bu olay hepimizin kızının başına gelebilirdi, bu konuyu işte bu hassasiyetle sizler, bizler sahiplenmedikçe gerçek bir iyileşme mümkün olmayacaktır. Ben Özgecan kızımızın vefatıyla ortaya çıkan hassasiyetin bu yönde yeni bir dönemin başlangıcı olmasını temenni ediyorum. Bu elim hadiseyi, bu toplumsal sorunumuzu, günlük siyasete alet etmeye tevessül eden herkesi de huzurlarınızda kınıyorum, lanetliyorum.

Değerli arkadaşlar,

Biraz önce başkalarının emeğini sömürmekten, gözyaşıyla ıslanmış ekmekten bahsettik. Bu hassasiyetimiz uluslararası düzenle sınırlı değildir, olmamalıdır. Yaptığımız işlerde de aynı titizliği göstermek mecburiyetindeyiz. Sizler iş yaptığınız yerlerde aynı zamanda ülkemizi temsil ediyorsunuz, sadece ticari bir şirket olarak değil, bu milletin somut tezahürü görünen ve adeta aklanmış bir yüzü olarak, oralarda bulunuyorsunuz. Biz insanı en değerli, en kutsal varlık olarak gören bir milletiz. İnsanın bu vasfı her yerde her durumda geçerlidir. Elbette yaptığınız işlerden kâr edeceksiniz, para kazanacaksanız, kimsenin buna itirazı olamaz. Bununla birlikte, üstlendiğiniz misyonun bilinciyle hareket etmek durumundasınız. Sizlerden, çalıştırdığınız işçilerden mal aldığınız, iş yaptırdığınız alt yüklenicilere kadar herkesle ilişkilerinizi bu bakış açısıyla kurmanızı bekliyorum.

Aynı sektörde faaliyet gösteren diğer ülke şirketlerden farkınızı daha kaliteli, daha hesaplı iş yapma yanında, insan odaklı, hak temelli bir anlayışı ortaya koyarak da göstermelisiniz. Hatta az önce Sayın Mithat Başkan’ın da ifade ettiği ortaklık kültürünü de bence ileriye çok daha farklı bir şekilde taşımalısınız. Yani rekabet belki dönemimiz içerisinde faydalı gibi görünse de, aynı zamanda birinin bir diğerini, özellikle kardeş olarak bana göre bir yerde de sömürme aracı olarak görüyorum. Biz paylaşımcı bir milletiz, biz dayanışmacı bir milletiz, biz Ahilik kültürüne sahip bir milletiz. Öyleyse bu paylaşım kültürü içerisinde bunu sürdürecek olursak, bu projeyi gel beraber yürütelim, diğer projeyi de gene beraber yürütelim, bir üçüncü projeyi de diğer iki arkadaşımız yürütsün, bunu dediğimiz gün inanın Türk milletinin önünde kimse duramaz, biz bunu başarır, aşar indiririz.

İster doğrudan kendi elinizle, ister bu konuda çalışan kamu ve sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla bulunduğunuz ülkelerde mutlaka yardım faaliyetleri de gerçekleştirin. Oradaki işiniz bittiğinde geride sadece inşa edilmiş binalar, köprüler, yollar değil, aynı zamanda kazanılmış gönüller bırakın. İnanın bu şekilde davrandığınızda çok daha el üstünde tutulduğunuzu, çok daha fazla tercih edildiğinizi göreceksiniz.

Aynı şekilde ülke içindeki çalışmanızda da bu anlayışı güçlendirmelisiniz. Ülkemizin hem mali ve teknik kapasite olarak, hem insan gücü olarak, hem hukuki altyapı olarak geldiği yer geçmişle mukayese edilemeyecek derecede ileri bir yerdir. Açıkçası ben artık insanca çalışma şartlarına sahip olmayan, işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarına uygun olmayan hiçbir şantiye, hiçbir iş yeri görmek istemiyorum. Sadece kendinizin değil, iş yaptırdığınız herkesin, taşeronlarınızın da aynı şartları sağlamasını teminle mükellefsiniz. İstihdam artırmaya ne kadar önem veriyorsak, çalışma şartlarını iyileştirmeye de o kadar önem veriyoruz. Bu, mevzuat değil, zihniyet meselesidir, bunu çözmemiz lazım.

Büyüyeceğiz, güçleneceğiz, kazanacağız, ama kimsenin ahını almadan, kimsenin hakkına girmeden bunu yapacağız. Medeniyet iddiamıza halel getirmeden, inancımıza, tarihimize, kültürümüze, onurumuza uygun şekilde gelişeceğiz, ilerleyeceğiz. Merhameti, vicdanı, şefkati olmayan bir ülke, bir toplum olarak refahımızı artırmak bizim asla tercih edeceğimiz bir yol değildir, olamaz.

Ben tüm iş adamlarımızın, tüm işverenlerimizin çalışmalarını hakkaniyete, Ahilik ilkelerine bağlı şekilde yürütme konusunda azami hassasiyeti göstereceklerine inanıyorum. Her bir iş adamımızın yaptığı işte başarısını, iyi ahlakla, doğrulukla, yardımseverlikle taçlandıracağına yürekten inanıyorum.

Bu düşüncelerle, bir kez daha ödül kazanan müteahhitlik şirketlerimizi ve teknik müteahhitlik şirketlerimizi tebrik ediyorum, başarılarının artarak devamını diliyorum. Önümüzdeki yıllarda bu listede 42’nin altında değil, 42’nin çok çok üstünde şirketlerimizi görmeyi temenni ediyorum.

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.