Meksika Matıus Romero Ensitütünde Yaptıkları Konuşma

13.02.2015

Meksika Matıus Romero Ensitütünde Yaptıkları Konuşma

Meksika Diplomasi Akademisi’nin Kıymetli Yöneticileri,

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Meksika Diplomasi Akademisi gibi saygın bir kurumda sizlerle bir arada olmaktan duyduğum memnuniyeti özellikle ifade etmek istiyorum. Az önce Sayın Dışişleri Bakanı’nın ve Büyükelçi’nin takdimleriyle şahsıma olan nezaketlerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.

Her şeyden önce Türkiye’nin Latin Amerika ile ilişkileri oldukça eski dönemlere dayanıyor. Amerika Kıtasının keşfedildiği 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Akdeniz’de egemenlik sahibi bir deniz gücüydü. Ünlü denizcimiz Piri Reis Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Amerika Kıtasını o dönemin şartları ve imkânları düşünüldüğünde son derece başarılı ve ayrıntılı bir şekilde çizmiştir. 1800’lü yıllardan itibaren tüm Amerika Kıtasının, özellikle kıtanın bütününde olduğu gibi Meksika’ya da genel ve tarihi anlamda çok sayıda Osmanlı kökenli vatandaşımız göç ederek yerleşti. Bilhassa Beyrut Limanı bu göç dalgasının adeta merkezi olmuştur. Her dinden, her etnik kökenden, her şehirden insan tüm Amerika Kıtasıyla birlikte Meksika’ya da gelerek kendilerine yeni bir hayat kurmuşlardır. Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek için yola çıkan Osmanlı vatandaşlarının bir bölümü de oraya giremeyince, nasılsa burası da Amerika diyerek Meksika’ya ve diğer ülkelere gitmişlerdir. Bugünkü Türkiye’den, Mısır’dan, Suriye’den, Lübnan’dan ve Filistin’den Osmanlı pasaportuyla buraya göç eden kişiler Amerika Kıtasında El Turco olarak tanındılar, adlandırıldılar, Dikkatinizi çekiyorum, sayıları çeyrek milyonu bulan bu insanlar hemen yanı başlarındaki Avrupa ülkelerine gitmek yerine buraya, bu kıtaya gelmeyi tercih etmişlerdir. Bu insanlar geleneksel olarak ticarete yatkınlıkları sebebiyle yerleştikleri ülkelerde çalışmışlar, üretmişler, oralara değer katmışlardır. Bizim ülkemizde hala geçerliliği olan, ticari anlamının yanında çok önemli bir sosyal dayanışma aracı olan bir veresiye kavramı vardır. Veresiye sistemini Amerika Kıtasına işte bu insanlar taşımışlardır. Hatta 1912 yılında Balkan Savaşı sırasında Latin Amerika ülkelerinden 3 bin eski Osmanlı vatandaşının kendi aralarında örgütlenerek cepheye gitmek üzere gönüllü olarak orduya yazıldıklarını biliyoruz. Evet, Kayseri’den, Malatya’dan, Lazkiye’den, Beyrut’tan gelen bu insanlar yerleştikleri ülkelerin gelişmesi, kalkınması, ilerlemesi için katkı vermişler, çaba göstermişlerdir. Bu coğrafya da El Turco’ları bağrına basmış, kendisinin ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Meksika’yla ilk temaslarımız da bu dönemde başlamıştır. 1864 yılında Fransız işgali sırasında Meksika İmparatoru olan Habsburg Arşidükü Maximilian tahta çıkışını bildirmek üzere Osmanlı Sarayına temsilci gönderiyor. Ardından da 1865 yılında Meksika Devleti, Osmanlı Devleti nezdinde bir orta elçi atıyor. Bu şekilde başlayan ilişkilerimiz devam edip gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç eden toplum Meksika devriminin olduğu yıl, yani 1910 yılında ülkeye bir saat kulesi hediye ediyor. Bu saat kulesi 2010 yılında Meksika’nın bağımsızlığının 200. devriminde 100. yıldönümü vesilesiyle onarımdan geçirildi. Bu onarımın Hükümetimiz, Lübnan Hükümeti ve Meksika’da bulunan Lübnan cemaati tarafından gerçekleştirilmiş olmasını tarihi sürekliliğin bir işareti olarak görüyorum.

Değerli Konuklar,

Bilindiği gibi 2015 yılı Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü. Kolombiya’da bu vesileyle düzenlenen akademik bir toplantıya katıldım ve konuyla ilgili görüşlerimi etraflıca anlatma imkânı buldum. Orada da ifade ettiğim gibi, dünyada bugün hala geçerliliğini sürdüren güç merkezleri bu savaş sonunda oluşmuştur. Ama bu güç dağılımı maalesef hakkaniyetli ve adil olmamıştır. Dünyada hala devam eden pek çok anlaşmazlığın, pek çok çatışmanın, pek çok çekişmenin temelinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan dengeler yatıyor. Tarihi, sosyal, kültürel, tabii hiçbir süreklilik gözetilmeksizin cetvelle çizilen sınırlar, kurulan suni devletler, parçalanan toplumlar 100 yıldır huzur yüzü görmedi. Dünyanın önemli bir bölümü bilinçli olarak 100 yıldır devam eden ve daha ne kadar süreci bilinmeyen adeta bir anaforun içine itilmiştir. Biz Birleşmiş Milletler’deki bilhassa da Güvenlik Konseyi’ndeki güç dengesinin çarpıklığını her fırsatta, her platformda ifade ediyoruz. Nedir o? Gençler buna çok dikkat etmeniz lazım; dünya 5’ten büyüktür, bunu söyleyerek bu gerçeği tüm dünya ile paylaşmaya çalışıyoruz. Siyasi ihtilafları, sosyal ve ekonomik buhranları önleme konusunda yetersiz kalan bir uluslararası sistemin meşruiyeti eninde sonunda tartışılmaya başlanacaktı. Karar alma mekanizmalarını ellerinde tutan uluslararası sistemin hamileri sorumluluğu daha fazla diğer ülkelere yükleyemezler. Bilhassa Türkiye ve Meksika ile Brezilya, Hindistan, Endonezya gibi ülkeler bakımından bu çarpık işleyiş tahammül edilemez seviyeye ulaştı. Nedir bu? Şu anda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 tane daimi üyesi var, bu daimi üyelerden bir tanesinin herhangi bir konuda aykırı düşünmesi tüm dünyayı bağlıyor mu? Bağlıyor. Peki, tüm dünya bu bir tane ülkenin iki dudağının arasına mahkum mu? Olamaz, olmaması lazım. Peki, nasıl oluyor da bu böyle oluyor? 5 ülke, 3 kıta; Asya, Avrupa ve Amerika. Peki dini gruplar olarak baktığımızda burada Müslüman var mı? Yok. Budist var mı? O da yok. Sadece ağırlıklı olarak söylüyorum burada gayrimüslimlerden oluşan bir yapı var, yani dini temsil noktasında da burada bir adalet yok. Peki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bir adaletin tecellisi için kurulmuş bir yer değil mi? Özgürlüklerin adil bir şekilde paylaşımı için kurulmuş bir yer değil mi? Peki, böyle bir kurul adalet dağıtabilir mi? Böyle bir kurul özgürlüklerin dağılımında adaleti tesis edebilir mi? Şu anda Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir şey var mı? Soruyorum sizlere, şu anda biz bedel ödüyoruz, benim ülkem şu anda Irak ve Suriye’den 2 milyon sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Yemesi, içmesi, giymesi, sağlığı, eğitimi, her şeyi bize ait. Şu ana kadar insani yardımlar dışında yaptığımız mali olarak söylüyorum, bize 5,5 milyar dolar bunun faturası var. Peki, bize acaba Birleşmiş Milletler’den gelen para ne?

Değerli Dostlar,

Birleşmiş Milletlerden şu anda donörlerden topladığıyla gelen para 250 milyon dolar. Harcadığımız 5,5 milyar dolar. Peki, hani nerede o parası pulu çok olan ülkeler, nerede Birleşmiş Milletler, nerede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi? Türkiye tek başına bu mücadeleyi veriyor. Aynı şekilde Lübnan, 1 milyon sığınmacı da Lübnan’da var. Lübnan’ın da ekonomik durumu ortada. Lübnan’a el uzatılıyor mu? Yok. Aynı durum Ürdün’de var. 500 bin sığınmacı Ürdün’de. Ürdün’e uzanan el var mı? Yine yok. Şimdi soruyorum; acaba Avrupa’da şu anda ne kadar Suriyeli var? 130 bin, koskoca Avrupa’da 130 bin sığınmacı var. Sadece Türkiye’de Irak ve Suriye’den 2 milyon, Lübnan’da 1 milyon, Ürdün’de 500 bin. Şimdi buna adil bir dünya denilebilir mi? Ha bize geliyorlar Avrupalılar. Avrupalılar bizi ziyaret ettiğinde bize ne diyorlar biliyor muşunuz; sizi tebrik ederiz, gerçekten 2 milyon insana burada bakıyorsunuz, yaptığınız şu iş her türlü takdirin üzerindedir. Ama paraya gelince para yok, sadece nasihat çekiyorlar bize. Tebrik ediyorlar, takdir ediyorlar, paraya gelince yok; işte Batı bu, Batı bu, bizi üzen bu. Biz dürüstlük arıyoruz dürüstlük, samimiyet arıyoruz. Bizim gayrisafi milli hasılamız ortadadır, Batı ülkelerininki ortadadır, Amerika’nın ortadadır. Hadi neredesiniz, verin bakalım desteğinizi, yok.

Şu anda küresel sistemde söz sahibi tüm siyasi, ekonomik, sosyal kuruluşların daha adil, daha kapsayıcı, daha etkin bir temsil yapısına kavuşması gerekiyor. Niçin bu 5 tane ülke daimi ülke olsun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde? Şimdi biz diyoruz ki; ben bütün dost ülkelerle yaptığım görüşmede söylediğim gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığım konuşmada da söyledim. Niye 5 ülke? Şu anda toplanmalıyız, oturup konuşmalıyız ve demeliyiz ki bu sistem reforme edilmelidir. Daimi üyelikler kalkmalı, artık burada 20 ülkede mi karar kılacağız? Bu 20 ülke sürekli bir rotasyona tabi tutulmalı. Ve her ülkeye faraza 10 yılda bir sıra gelmeli, 2 yıl görev yapmalı, 2 yılın sonunda diğer 20 ülke devreye girmeli ve böylece her ülkenin de bir oy hakkı olmalı. Ve bu şekilde her dinden, her kıtadan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde üye ülke olmalı. Orası kimsenin tapulu malı olmamalı. Tüm dünyanın, tüm ülkelerin orada söz sahibi olduğunu görmemiz ve göstermemiz lazım. Onun için diyorum dünya 5’ten büyüktür. Yani 5 ülkeye siz 190 ülkeyi mahkum edemezsiniz. Öyle bir şey olamaz, ama bakıyorsunuz herkes ya korktuğundan ya çıkarından konuşmuyor. Konuşacağız, konuşmadığımız sürece bu adaleti tesis edemeyiz. Çünkü bu daha fazla ertelenemez bir ihtiyaçtır. Uluslararası kuruluşların sorumluluklarını yerine getirmemesinin faturası dünyanın pek çok yerinde ölüm olarak, yıkım olarak, sefalet olarak masum insanlarca ödeniyor. Bugün bakıyorsunuz Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Mısır’da ve daha pek çok yerde çok dramatik insanlık vicdanını yaralayan hadiseler yaşanıyor. Uluslararası sistemin bu konuda öncülük etmesi, bu sorunlara müdahalede bulunması gereken kurumları çarpık yapıları sebebiyle adeta olayları teşvik eden bir rol oynuyorlar. Adalet, huzur, güven, refah sadece belli ülkelerde yaşayan insanların hakkı değildir. Dünyamızda yaşayan 7 milyar insanın her biri de bu hakka, bu imkanlara sahip olmalıdır. Masum çocukların, kadınların, insanların kanı kirli siyasi hesaplar uğruna akmaya devam ettikçe insanlığın vicdanı huzur bulmaz, bulmayacaktır. Bilhassa terörizm konusundaki çifte standart giderek tüm insanlığı tehdit eder bir hal aldı.

Biz Türkiye olarak bu hayati sorun karşısında iyi terörist-kötü terörist ayrımı yapmadan tüm insanlığın sesi, vicdanı olmaya çalışıyoruz. İşte Carolina eyaletindeki olay, bakın 3 Müslümanı geldi evinde bir terörist maalesef öldürdü. Şimdi Amerikan Yönetimi DEAŞ’a karşı, tamam biz de karşıyız. DEAŞ bir terör örgütü, ne gerekiyorsa bunu yapmamız lazım. Peki, ben şimdi Amerikan Yönetimine sesleniyorum; DEAŞ konusunda konuşuyorsun, onun için elinden gelen her şeyi yapmaya çalıştığını söylüyorsun. Peki, DEAŞ bir terör örgütü olarak ortada da, bu 3 tane annesi-babası Amerikan vatandaşı, hepsi Amerikan vatandaşı, Amerika’da doktorluk görevi yapan bu aile ve bu çocuklar diş hekimliği tahsili görüyor, kardeşlerin bir tanesi mimarlık tahsili görüyor, hiçbir günahları yok ve bir serseri geliyor, bir terörist geliyor, bir cani, bir katil geliyor bu üç kişiyi öldürüyor. Şimdi ben soruyorum; Sayın Obama, niye susuyorsun? Biden, niye susuyorsun? Kerry, niye susuyorsun? Ama Türkiye’yle ilgili sana 80 tane kiralık kişi buluyorlar, bir mektup gönderiyorlar, Türkiye’nin aleyhine kalkıp orada kampanya yürütüyorsunuz. Bakın burada bir Dışişleri’nde özellikle bu akademik çalışmayı yürütenler istikbale çok farklı bakmalısınız. İradenizi kimseye kiralık vermemelisiniz, bu irade sizin olmalı. İradenizi sadece Hakk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, bunların çerçevesi içerisinde değerlendirmelisiniz. Dünya artık sadece batıdan ibaret tek merkezli bir yer değildir. Doğusuyla, kuzeyiyle, güneyiyle, batısıyla çok merkezli bir yapıya dönüştüğünü artık herkesin kabul etmesi gerekir. Bu durum sadece siyasi olarak değil ekonomik ve ticari olarak da böyle. Ben hala Sayın Obama’nın da, Yardımcısı Biden’ın da, Kerry’nin de bu üç tane oradaki masum, mazlum insanın öldürülmesi noktasında takibini, kararlılığını, sesini bekliyorum. Ve bu kişiyi tabii ki lanetliyorum, bu bir vahşettir. Ama aynı şeyi de yönetimden bekliyorum. Ve bunun süratle bulunması gerekir, eğer bulunmuyorsa o zaman Amerikan Yönetiminin DEAŞ hakkında söyleyecek sözü de olmaz.

OECD dışı ülkeler, artık dünya ekonomik çıktısının yarısından fazlasına hakim durumdalar. G-20 oluşumu ise, mevcut güç dengesini nispeten daha adil yansıtan yapısıyla önemini giderek artırıyor. Bu yıl Dönem Başkanlığını üstlendiğimiz G-20’de Meksika ile işbirliği içinde verimli bir çalışma gerçekleştireceğimize inanıyorum. Küresel ekonomik istikrarı sağlamak için kurulmuş olan bu yapıyı bugüne kadar olduğu gibi değil daha farklı bir şekilde çalıştırmamız lazım, netice almamız gerekiyor. Öyleyse burada kapsayıcılığı en geniş anlamda ele almamız gerekiyor. Yatırımlar noktasında bir dayanışmanın olması gerekiyor ki bu yatırımları belli bir neticeye kavuşturalım. Ve uygulanabilirlik, bunu başarmamız lazım ve bu yıl G-20 bu üç kavram üzerinde şekillenecek. Az gelişmişlik ve gelir dağılımı başta olmak üzere insanlığın diğer önemli sorunları konusunda daha fazla sorumluluk almaya yönelmeliyiz. Biz dönem başkanlığımızda bu doğrultuda gerekli adımları atacak, gerekli girişimleri başlatacağız. Bakın şu anda en az gelişmiş ülkeler noktasında biz işi yöneten ülke konumundayız. 12 yıl önce Türkiye’nin donörler toplantısında vermiş olduğu destek neydi biliyor musunuz? 45 milyon dolardı. Fakat geçen yılsonu itibariyle -tabii bu yıllık bir rakamdır- Türkiye’nin yapmış olduğu yardım, verdiği destek 4,5 milyar dolara yükselmiştir. Amerika, İngiltere ve Türkiye, ilk üç böyle, böyle bir noktaya geldik.

Değerli Misafirler,

Türkiye etrafında sürmekte olan çeşitli krizlere rağmen güçlü demokratik yapısı ve gelişmekte olan ekonomisiyle kendini farklı bir konuma yerleştirmeyi başarmış bir ülkedir. Kendi sorunlarımıza ürettiğimiz çözümler yanında bölgesel ve küresel meselelerde üstlendiğimiz öncü rolle de dikkat çekiyoruz. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile olan ilişkilerimiz güçlü şekilde devam ediyor. Bunun yanında yakın zamana kadar uzak coğrafyalar olarak görülen Afrika, Asya ve Amerika’daki ülkelerle çok yakın ilişkiler tesis ettik, ediyoruz. Latin Amerika ve Karayipler bölgesiyle ilişkilerimizi de bu anlayışla hızla geliştiriyoruz. Latin Amerika ve Karayipler Eylem Planını 2006 yılında uygulamaya koymuştuk. Bugüne kadar bölge ülkelerinden Brezilya ve Meksika’yla stratejik ortaklık tesis ettik. Altı bölgesel örgütle ise çeşitli seviyelerde ilişkiler içindeyiz. Bakın şurada bir ay içerisinde Etiyopya, Cibuti ve Somali’ye gittim. Burada Cibuti ve Somali’ye pek öyle liderler uğramaz, çok istisnadır. Ve biz orada hastane inşa ettik onun açılışını yaptık. 200 yataklı modern bir hastane, bunun açılışını yaptık. Ve yine orada 450 öğrenci kapasiteli bir hemşirelik okulunun açılışını yaptık. Havalimanını inşa ettik, havalimanından şehre bir bölünmüş yol yine inşa ettik. Ve bir Türk firması Mogadişu Limanının şu anda işletmesini sağlıyor ve oradan Somali’ye belli bir gelir temin edilmiş oluyor. Ve bir de orada büyükelçilik binamızı bu yılsonuna kadar modern mimarimizle gayet büyük bir şekilde şu anda inşa ediyoruz. Mesele, balık tutmayı öğretmektir, balığı vermek değil. Bir taraftan da barışı Somali’ye egemen kılmaktır, bunun çalışması içerisindeyiz. Ve konteynerlar içerisinde havalimanı çevresinde bulunan büyükelçilikler de var. Ama Türkiye Büyükelçiliği öyle değil.

Burada en az gelişmiş veya terörün tehdidi altında olan ülkelere nasıl yaklaşacağımızın değerlendirmelerini de iyi yapmamız lazım. Çünkü terör mevzi bir olay değildir, lokal bir olay değildir. Onun için uluslararası bir mutabakatla, uluslararası bir mücadeleyle teröre karşı hep birlikte bu mücadeleyi sürdürmemiz lazım. Ve bizler bunu düşünerek terörün tehdit ettiği yerlerde de bölgedeki diplomatik temsil ağımızı hızlı bir şekilde geliştiriyoruz, genişletiyoruz. Kolombiya, Peru, Ekvator, Dominik Cumhuriyet, Panama ve Kosta Rika’da büyükelçilik açılmasıyla son 4 yılda bölgedeki büyükelçiliklerimizin sayısı iki katına çıkarak 12’ye yükseldi.

Hiç şüphesiz bölge ülkeleri arasında Meksika’yla olan ilişkilerimiz çok daha ileridedir, çok daha gelişmiştir. Türkiye ve Meksika benzer ekonomik ölçeğe, genç ve dinamik nüfus yapısına sahip devletler. Ülkelerimiz arasında çok muazzam bir ticari ve ekonomik potansiyel bulunuyor. Şimdi bugün kendimize bir hedef belirledik, 2023’te 5 milyar dolara ticaret hacmini ulaştıracağız. Geçen yıl 1 milyar 257 milyon dolara ulaşmıştı. Latin Amerika bölgesinde üçüncü büyük ortağımız olan Meksika ile ticari ve ekonomik ilişkilerimizde çok ciddi gelişme sağladık. Ancak bunu yeterli bulmuyoruz. Serbest ticaret anlaşmasının sonuçlandırılmasının ardından Meksika’yla mevcut ticaret hacmimizi çok kısa bir sürede ciddi düzeyde arttırabileceğimize inanıyorum. Halen gözlemci üye olduğumuz, Meksika’nın da kurucuları arasında yer aldığı Pasifik İttifakı ülkelerinin her biriyle serbest ticaret anlaşmaları akdetmeyi amaçlıyoruz. Bölge ülkeleriyle halen mevcut olan ve ülkemiz aleyhine giderek büyüyen ticaret dengesizliğini ancak bu yolla aşabileceğimizi düşünüyoruz.

Değerli Misafirler,

Latin Amerika ve Karayipler bölgesiyle büyük önem verdiğimiz bir diğer coğrafya Afrika. Afrika Kıtasındaki büyükelçiliklerimizin sayısı 12 yıl önce 12’ydi, şimdi bu sayı 39’a çıktı. Hedefimiz, tüm Afrika ülkelerinde büyükelçiliklerimizi açmak. Bu bölgeyle toplam ticaret hacmimiz 2005’te 7 milyar doların altındayken, 2014 yılında bu rakam 21 milyar dolara yaklaştı. Geçtiğimiz Kasım ayında Malabo’da düzenlenen 2. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesine bizzat katılarak bu kıtada süren yapıcı siyasetimizin somut meyvelerini vermeye başladığını görme fırsatı buldum.

Dünyanın önemli ekonomik ağırlık merkezlerinden biri haline gelmekte olan Asya Pasifik bölgesindeki ülkelerle de ilişkilerimiz gelişiyor. Çin, Endonezya, Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Malezya’yla ilişkilerimizi stratejik ortaklık seviyesine çıkardık. Açtığımız ve açmakta olduğumuz yeni büyükelçiliklerimizle bu bölgedeki görünür durumumuzu her geçen gün arttırıyoruz.

Türkiye’nin küresel meselelere karşı vicdani duruşunun bir diğer yansıması, hiç şüphesiz artan kalkınma desteklerimiz ve insani yardımlarımızdır.

Değerli dostlar, Birleşmiş Milletler’in çatısı altında dostumuz İspanya’yla birlikte başlattığımız Medeniyetler İttifakı Projesi bu bakımdan örnek bir girişimdi. Bu konudaki bir başka örnek de, Finlandiya’yla birlikte 2010 Eylül ayında başlattığımız Barış İçin Arabuluculuk Girişimidir. Yine 2011 yılında Amerika Birleşik Devletleri’yle birlikte kurduğumuz Terörle Mücadele Küresel Forumu da uluslararası barış ve istikrarın teminine yönelik bir diğer aktif çalışmamızdır.

Bu yıl Dönem Başkanlığını üstlendiğimiz ve Kasım ayındaki zirvesine ev sahipliği yapacağımız G-20 çalışmaları da büyük bir önem verdiğimiz bir yapı, bunu özellikle vurgulamak isterim. Dünya ekonomisinin yüzde 85’ini, küresel ticaretin yüzde 75’ini ve dünya nüfusunun 3’te 2’sini temsil eden G-20’nin daha etkin ve daha kapsamlı bir yapı haline dönüşmesi için gayret gösteriyoruz.

Bunların yanında İslam ülkeleriyle, Orta Asya devletleriyle, Akdeniz ülkeleriyle, Karadeniz ülkeleriyle ve daha pek çok uluslararası kuruluş içinde etkin çalışmalar sürdürüyoruz. Önümüzdeki dönemde de bu yöndeki çalışmalarımızı arttırarak sürdürmek kararındayız.

Değerli Konuklar,

Bugün dünyanın karşılaştığı pek çok sorun karşısında biz özellikle kendimizi sorgulayarak, biz liderlerin birlik içinde ve aynı zamanda çağımızın gereklerine uygun çözüm araçlarını geliştirmesi bir mecburiyettir. Biz yapıcı olduğu kadar yenilikçi bir anlayışla günümüz sorunlarına yaklaşılmasının gerektiğini savunuyoruz. Aksi takdirde içinden geçtiğimiz büyük değişim ve dönüşüm sürecinden güven ve huzurla çıkmamız mümkün değildir. Uluslararası dayanışma ile barış ve güvenliğin sağlanmasında, bunun yanında küresel sorunların çözümünde Birleşmiş Milletler tek yetkili platform olmaya elbette devam edecektir. Ama Suriye’de 350 bin insan ölüyor, Birleşmiş Milletler nerede? Yok. Sesi çıkıyor mu? Yok. İsrail Gazze’ye gidiyor vuruyor, 2500 çocuk-kadın orada öldürülüyor, Birleşmiş Milletler nerede? Ses çıkıyor mu? Yok. Karar alıyor, şu ana kadar 150’ye yakın İsrail’in aleyhinde Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyinin aldığı karar vardır, bunların hiçbir tanesini İsrail uygulamamıştır. Ama bunu kalkıp da biz uygulamasak, Birleşmiş Milletler isyanları oynar, nerede adalet, nerede adalet? Küba, bakın dün oradaydım. Sayın Raul şunu söylüyor: 138 Birleşmiş Milletler üyesi bize uygulanan ambargoya hayır diyor, ama buna rağmen hala Küba’ya ambargo uygulanıyor. Adaletin bu mu dünya, böyle adalet olur mu? (Alkışlar) Aynı şekilde Filistin, bakın Filistin’in devlet olarak tanınması noktasında Amerika’nın yanında 8 ülke yer aldı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun büyük bir çoğunluğu Filistin’i devlet olarak tanıdı. Ama buna rağmen hala Filistin’in konumu ortada. Hala bombalar oraya yağıyor mu? Yağıyor. Nerede dünya? Şu anda açık hava hapishanesinde yaşıyor Gazze’de insanlar, Filistin’de insanlar. Bir sandık domates oraya gidecekse onların izni gerekiyor. Bir işgal, bir de ortada terör devleti, eğer teröre karşı gerçekten onurlu bir mücadele verilecekse bunu her yerde her zaman yapmak durumundayız. Birleşmiş Milletler ve özellikle Güvenlik Konseyinde bir karara varılamadan sürdürülen görüşmeler bu kuruma zarar vermekten başka bir amaca hizmet etmiyor. Prestij kaybediyor. Bunun için Güvenlik Konseyinin daha demokratik, geniş temsile dayanan, şeffaf, etkin ve hesap verebilir bir yapıya kavuşturulmasını savunuyoruz. Güvenlik Konseyi, ancak bu şekilde günümüzün meydan okumalarına karşı süratli ve tereddütsüz şekilde harekete geçebilir. İşte Suriye’de insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri yaşanırken hiçbir şey yapmadan bekleyen bir kurum, insanlığa karşı görevlerini yerine getirmiyor demektir. Ve ülkemizde bulunan şu anda Suriyeli kardeşlerimize biz şu ana kadar misafirperverliğimizi gösterdik, gösteriyoruz. Bu kardeşlerimize yardım etmek, onların hayatlarını normal bir şekilde sürdürmelerini sağlamak için her türlü imkânımızı seferber ettik. Acaba daha ne yapabiliriz, şu anda da bunun hesaplamalarını yapıyoruz. Suriye’deki durum ise düzelmek bir yana her geçen gün daha kötüye gidiyor. İlk olarak Suriye’de ortaya çıkan kaos ortamı, tüm bölgeyi ateşe atmakla kalmadı, dünya için de ölümcül bir tehdit haline dönüşmeye başladı. Ortadoğu’daki mevcut pek çok sıkıntının temelini oluşturan Filistin meselesi, bize göre insanlığın kanayan yarasıdır. Filistinlilerin maruz kaldığı haksızlıkların, saldırıların ve hak gasplarının bir an önce sona erdirilmesi gerekiyor. Amerika başta olmak üzere batılı ülkelerin önemli bölümünün desteğini arkasına alan İsrail ise meselenin çözümü bir yana adeta düğümlenmesi için elinden geleni yapıyor. İşte tüm bu ortamdan beslenen aşırıcılık, radikalizm ve terör hareketleri artık tüm dünyayı hedef alır hale geldi. Hâlbuki biz bu tehlike konusunda tüm dünyayı en başından beri ikaz ettik, uyardık. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığımız konuşmalarla uyardık, ikili yaptığımız görüşmelerle uyardık. Maalesef bazı ülkeler bunu bölgesel bir mesele olarak gördü ve sorun kendi topraklarına taşınıncaya kadar ilgilenmemeyi tercih ettiler. İlgilenmeye başladığında ise hem çok geç kalındı, hem de hadise olması gerektiği gibi ele alınmadı. Son 6-7 yıldır maruz kaldıkları ekonomik ve sosyal sorunların ne yazık ki Batı toplumlarının dokusunu bozmaya başladığını görüyoruz. Avrupa’nın yabancı düşmanı ve ırkçı eğilimlere hiçbir şekilde kapıyı açmaması hususunda oradaki muhataplarımızı sürekli ikaz ediyoruz. Bu yabancı düşmanlığı nedir? Farklı dini düşüncelere veya dini duygulara sahip olanlara karşı takındığınız tavır nedir? Biz antisemitizmi insanlık suçu olarak ilan eden bir lideriz. İslam dünyasında değil, tüm dünyada ben antisemitizm insanlık suçudur dediğim zaman kimsenin daha sesi çıkmamıştı bu konuda. Fakat İslamofobiyanın da bir insanlık suçu olduğunu ilan etmelerinin gerektiğini söylediğiniz zaman bunlar öyle yaklaşmadılar ve uzak durdular, hala da uzak duruyorlar, konuşamıyorlar. Yani antisemitizm insanlık suçu da İslamofobi niye insanlık suçu değil? Hadi koyun tavrınızı, bunu da söyleyin. Maalesef işte benim teröristim iyi, seninki kötü mantığı devam ediyor. Fransa’da yaşanan olay sıradan bir olay değildir, ama bunu kimse bir inanç özgürlüğü adı altında sergileyemez, bir fikir özgürlüğü adı altında sergileyemez. Bu ne inanç özgürlüğüdür, ne fikir özgürlüğüdür. Hiçbir gazeteci, yazar bir başka inanç sahibinin veya düşünce sahibinin özgürlük alanına müdahale edemez. Özgürlük sınırsız değildir, özgürlüğün de bir sınırı vardır. Siz benim özgürlük alanıma kadar özgürsünüz. Benim özgürlük alanıma girdiğiniz zaman siz sınırı tecavüz ediyorsunuz demektir, bunu bilmemiz lazım. Efendim, bu karikatür. Ne olursa olsun, sizin karikatürlerle dahi herhangi bir dinin peygamberine saldırmaya hakkınız yoktur. Biz Sevgili Peygamberimizi ne kadar seviyorsak, Hazreti İsa Aleyhisselamı da o kadar seviyoruz, Hazreti Musa Aleyhisselamı da o kadar seviyoruz, hiçbir bir ayrım yapmayız. (Alkışlar) Artık bunları anlamak, ona göre yorumlamak durumundayız. Efendim, işte karikatürmüş. Ne oldu, Papa bile ne yaptı? O bile sinirlendi. Birisi benim anneme hakaret etse yumruğu vurur, tokatlarım, düşürürüm dedi. Dedi mi? Dedi. Niye? Doğru olanı o da, onun için, aklıselimin yolu birdir ya. Bunu bulmaya mecburuz. Bugün İslamofobi sorunu, en az diğer sorunlar kadar önemli, diğer sorunlar kadar incitici hale gelmiş durumda. Dünyada özgürlük adı altında, demokrasi adı altında evet 1.7 milyar insanın inancı, duyguları rencide edilerek çözülebilecek hiçbir sorun yoktur. Tam tersine bu, aşırılıkları, sapkınlıkları teşvik eden, teröre zemin hazırlayan bir yaklaşımdır. PKK, DAİŞ veya başka isimler altında eylemlerini belli bir dine, mezhebe, etnik kimliğe izafe etme çabasındaki terörist örgütlerin insanlığın ortak düşmanı oldukları herkesçe kabul edilmelidir. 10 binlerce evladını teröre kurban vermiş olan Türkiye, terörle mücadelenin sadece güvenlik önlemleriyle yürüyemeyeceğini bilen bir ülkedir. Bunun psikolojik boyutu vardır, bunun sosyolojik boyutu vardır, bunun ekonomik boyutu vardır. Bütün bunları değerlendirmek suretiyle, bunun diplomatik boyutu vardır, ele almak durumundayız. Biz bölgeyle birlikte tüm dünyanın, tüm insanlığın huzuru, güveni için, adil ve refah içinde, gelecek beklentisinin kök salması için çalışmaya devam edeceğiz. Bu bizim hem tarihi, hem de insani sorumluluğumuzdur.

Sözlerime burada son verirken Türkiye’nin küresel sorumluluklar konusundaki duyarlılığı gelişmiş, bölgesinde ve dünyada barış, istikrar ve ekonomik kalkınmışlık görmek isteyen bir ülke olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin, bölgesindeki buhran ve kaos ortamına rağmen hala bir güven ve istikrar adası olma özelliğini sürdürebilmesini sanıyorum bu özlem açıklıyor.

Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyor, ilginiz için teşekkür ediyorum.