“1915; Osmanlı İmparatorluğu’nun En Uzun Yılı” Sempozyumunda Yaptıkları Konuşma

10.02.2015

“1915; Osmanlı İmparatorluğu’nun En Uzun Yılı” Sempozyumunda Yaptıkları Konuşma

Externado Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nin Değerli Rektörleri,

Saygıdeğer Bakanlar,

Saygıdeğer Öğretim Üyeleri,

Çok Değerli Katılımcılar,

Hanımefendiler, Beyefendiler; sizleri böyle anlamlı bir buluşmada en kalbi muhabbetlerimle selamlıyorum.

Kolombiya’nın önde gelen üniversitelerinden Externado Üniversitesi’nde böyle anlamlı bir konuyu, anlamlı katılımcılarla birlikte gerçekleştirmek, gerçekten bizleri mutlu ediyor. Hele hele ülkemden Ankara Üniversitesi’nin işbirliğiyle düzenlenen “1915; İmparatorluğun En Uzun Yılı Sempozyumu”nun açılışı vesilesiyle hitap etmekten dolayı memnuniyeti burada ifade etmek durumundayım.

Bu vesileyle, Externado Üniversitesi Rektörü’ne, öğretim üyelerine ve öğrencilere gösterdikleri misafirperverlikten dolayı en kalbi teşekkürlerimi sunuyorum.

Birinci Dünya Savaşının, savaşın geçtiği kıtalardan binlerce kilometre uzakta, Kolombiya'da ele alınıyor olmasını son derece değerli, son derece anlamlı olduğunu burada özellikle ifade etmek istiyorum. Açıkçası, bundan 100 yıl önce vuku bulan Birinci Dünya Savaşı, sadece savaşa dahil olan ülkeleri ve kıtaları etkilemekle kalmamıştı, üç kıtanın, yani Asya, Avrupa ve Afrika'nın yanında, Avustralya Kıtası ve Amerika Kıtası da bu savaşta rol almıştı. Savaş sonrasında yeni bir dünya kurulurken, elbette Amerika Kıtası da bütünüyle savaşın sonuçlarından etkilenmişti. Özellikle Osmanlı coğrafyasından Latin Amerika'ya yönelik göç dalgası, Latin Amerika'nın da savaştan sonra yeniden şekillenmesinde önemli rol oynamıştı. Dolayısıyla, Birinci Dünya Savaşının burada, Kolombiya'da Externado Üniversitesi'nde ele alınıyor olması çok manidardır.

Değerli Dostlar,

Sevgili Gençler;

Birinci Dünya Savaşına ilişkin burada özellikle şunu vurgulamak isterim: Eğer bugünü anlamak, bugünün dünya siyasetini doğru yorumlamak istiyorsak, mutlaka ve mutlaka Birinci Dünya Savaşını iyi incelemek, iyi analiz etmek zorundayız. İkinci Dünya Savaşı, belki insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından biridir, ancak etki bakımından inanın Birinci Dünya Savaşının gerisindedir. Bugünkü dünya siyaseti, özellikle de bugün birçok ülkenin sahip olduğu sınırlar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenmiştir. Bugün tüm dünyayı ilgilendiren birçok uluslararası meselenin kökeninde Birinci Dünya Savaşı vardır. Filistin meselesi, bugün can alıcı bir noktada bulunan Irak ve Suriye meseleleri, Yemen, Mısır, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Balkanlardaki sorunlar Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkmış, ne yazık ki 100 yıldır devam eden sorunlardır. Afganistan meselesi, Somali başta olmak üzere Afrika'daki yoksulluk, bugün bütün dünyayı tehdit eder hale gelen terör meselesi aynı şekilde Birinci Dünya Savaşının ürettiği sorunlardır.

Türkiye, yani 100 yıl önceki ismiyle Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşının merkezindeki ve hedefindeki bir ülkeydi. Osmanlı Devleti'nin sınırları 100 yıl önce, tüm Kuzey Afrika'yı ve bugün Ortadoğu denilen bölgenin hemen tamamını kapsıyordu. Batı Afrika, Kafkasya ve Balkanlar, 100 yıl önce Osmanlı Devleti'nin bakiyesi olan, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin etkisinin halen devam ettiği bir coğrafyaydı. 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Osmanlı Devleti'nin elinde bugün bulunduğumuz Başkent Ankara ve çevresi dışında toprak parçası kalmamıştı. İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin batısı ve güneyi tamamen işgal altındaydı. Osmanlı Devleti'nden geriye kalan topraklarda ise yapay şekilde çizilen sınırlarla, etnik, dini ya da mezhebi unsurlara dikkat edilmeksizin yeni ülkeler ihdas edilmişti.

Öyle tahmin ediyorum ki, Kolombiya'daki dostlarımız, özellikle de genç arkadaşlarımız, öğrenci arkadaşlarımız, Ortadoğu'nun neden bu kadar çalkantılı bir bölge olduğunu merak ediyorlardır. Öyle ya, her gün çatışma haberleri geliyor, her gün savaş haberleri geliyor, hemen her gün bir katliamın, toplu kıyımın, bir saldırının haberi buralara kadar ulaşıyor. Terör denilince, maalesef en önce Ortadoğu akla geliyor.

Peki neden böyle? Biliyorum ki, Kolombiya da şu anda bir terör belasıyla içi içe, onlar da teröre karşı bir mücadele veriyorlar. Biliyorum ki, Kolombiya'da 300 bin insan terörle mücadelede onlar da ölmüş durumda.  Bunlar bir vakıa.

Birinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan düzenin iyi anlaşılması gerekir. Ortadoğu ismi verilen bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, işte tam da böyle bir bölge olmak üzere kurgulanmıştır. Ortadoğu, bundan 100 yıl önce savaşı kazananlar tarafından, bir çatışma, bir kriz bölgesi olarak tasarlanmış ve bu tasarım 100 yıl boyunca tam da hedeflendiği şekilde muhafaza edilmiştir.

Ortadoğu'daki sınırlara baktığınızda, sınırların cetvelle çizilmiş gibi dümdüz olduğunu görürsünüz. Araplar, aralarındaki hiçbir hassasiyet gözetilmeksizin farklı ülkeler olarak parçalanmışlardır, hatta akrabalar aynı şekilde köylerinden geçen sınırlar nedeniyle birbirlerinden koparılmışlardır. Türkiye'nin sınırları dahi köylerin, kasabaların içinden geçmiş, akrabalar, kardeşler iki farklı ülkenin vatandaşları olarak birbirlerinden ayrılmışlardır. Sınırlar sadece topraklara değil, aynı zamanda zihinlere, kültürlere, inançlara da zorla empoze edilmiş, halklar arasında yapay sınırlar oluşturulmuş, kardeşler, birbirlerine hasım hale getirilmişlerdir.

Bakın burada sadece bir örnek vermek istiyorum. Bugün İsrail ve Filistin'in bulunduğu topraklar, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde olan topraklardı. Osmanlı Devleti, tesis ettiği mükemmel idare sistemiyle bu bölgeyi adaletle yönetiyor, huzurlu ve güvenli bir bölge olarak muhafaza ediyordu, Müslümanlar da, Hristiyanlar da.  Museviler de özgürce ibadetlerini yaparak, kutsal mekanlarına özgürce giderek, birbirleriyle barış ve hoşgörü içinde yaşıyorlardı. Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde, Osmanlı Sultanı Sultan İkinci Abdülhamid'e Kudüs ve Filistin'de toprak satması, buralara göçmenlerin yerleştirilmesi için çok ağır baskılar yapıldı. Sultan İkinci Abdülhamid, bölgeye yönelik ölçüsüz bir göç akımının buradaki nüfusun huzuru, dengesini bozacağını biliyordu, onun için bu teklifi kabul etmedi, böyle bir duruma asla izin vermedi. Sultan Abdülhamid düşürüldü, Birinci Dünya Savaşı yapıldı, Osmanlı Devleti bu topraklardan çekildi ve işte o andan itibaren bu bölge kanla, gözyaşıyla, zulümle anılmaya başlandı.

Filistin'e çok yoğun bir göç oldu, demografi değişti. Biliyorsunuz 1948 yılında da İsrail Devleti kuruldu. Tabii İsrail Devleti 1948'de kurulduğu sınırlarda kalmadı, İsrail bugün hala sınırlarını genişletmenin, Filistin topraklarını daha fazla işgal etmenin, Filistinlileri o coğrafyadan tamamen silmenin gayreti içindedir. Biz Türkiye olarak, İsrail Devleti’nin genişleme politikalarına ve bu yönde yaptığı ağır zulümlere, ağır katliamlara itiraz ettiğimizde, bunu dünyada çok farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar. Bizim Türkiye olarak bu konuda tavrımız çok nettir; İsrail 1967 öncesi sınırlarına çekilmeli, Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bir Filistin Devleti’nin kurulmasına, Filistinlilerin egemenlik haklarına saygı göstermelidir diyoruz. Bunu yapmadığı sürece İsrail, bölgenin zalim, terörist devleti olmaya, bütün bölgeyi kan gölüne çeviren bir sorun olmaya devam edecektir.  İsrail zulmü ve İsrail terörü devam ettikçe de hem Ortadoğu'da, hem de tüm insanlığın vicdanında kanama hiçbir zaman durmayacaktır.

Bakın biz Türkiye olarak, Filistin-İsrail meselesinde, Suriye, Irak meselesinde, Mısır, Libya meselesinde insani ve vicdani bir duruş sergilediğimizde, dünyada bazıları bundan ciddi şekilde rahatsız oluyorlar.

Mısır'da biz rahatsız olduk; niye? Halkın oylarıyla seçilip iş başına gelmiş olan -yüzde 52'yle- Mursi'ye karşı, onun kabinesinde Milli Savunma Bakanı olan şu andaki Sisi darbe yapmak suretiyle onu Cumhurbaşkanlığından indirip hapse atıyor ve şu anda da maalesef naylon iddianamelerle onun hakkında idam kararı verdiriliyor. Burası anlamlıdır, eğer biz insani ve vicdani olarak bir şeye karar vereceksek, gençler, biz bu dünyada darbecilerin değil, sandıktaki iradenin yanında olmaya mecburuz. Türkiye'ye yönelik son derece ağır, haksız ve gerçekten ahlak dışı ithamlarda bulunanlar işte bunu hazmedemeyenlerdir.

Burada, Kolombiya’da da tekrar etmek isterim; Türkiye'nin hiçbir ülkenin sınırlarında, hiçbir ülkenin topraklarında ve içişlerinde gözü yoktur, niyeti yoktur. Türkiye, teröre çok ağır bedeller ödemiş bir ülke olarak, her türlü terörün ve terör örgütünün kesin ve net şekilde karşısındadır.

Türkiye, 100 yıl önce Birinci Dünya Savaşında yapılan çatışma ve kriz tasarımlarının da karşısında olan, buna çok haklı, çok makul ve seviyeli itirazlar getiren bir ülkedir. Çünkü biz bölgemizde barış istiyoruz, dostluk, kardeşlik istiyoruz, adalet istiyoruz, bundan başka bir talebimiz asla yoktur.

Özellikle bugünlerde bazı uluslararası gazete, dergi veya televizyonlarda ya da sosyal medyada, Türkiye hakkında çıkan haberlere herkesin temkinli ve dikkatli yaklaşması gerektiğini vurgulamak isterim. Bizim insani çağrılarımızdan, adalet ve barış çağrılarımızdan rahatsız olanlar, medya yoluyla bizi karalamaya çalışıyorlar.

Sevgili Gençler,

Türkiye, bölgesinde demokrasisi en ileri standartlara sahip ve bu demokrasisini her gün çok daha güçlendiren bir ülkedir. Bakınız, bilir misiniz gençler, şu anda Türkiye’de Irak ve Suriye’den bize sığınan 2 milyon sığınmacı var, bunun 1 milyon 700 bini Suriye’dendir, 300 bini Irak’tandır. Şu anda buna topraklarını açmış, bu insanları topraklarında her türlü ihtiyaçlarını gidererek, sağlık, eğitim, giyim kuşam, aklınıza ne gelirse, bütün bunları karşılamak suretiyle onlara bakan bir Türkiye var. Bu sığınmacıların 1 milyonu Lübnan’da, 500 bin Ürdün’de. Peki, bütün Avrupa acaba ne kadar Suriyeli göçmeni kabul etmiş, bunu biliyor musunuz? 130 bin.  Peki o dünyanın diğer ülkeleri acaba ne aldılar, bunu biliyor musunuz? Adeta hiç yok.

Şimdi mesele burada uçaklarla bombalamak suretiyle siz gelip Irak’ı halledemezsiniz, siz gelip Suriye’yi halledemezsiniz. Eğer buralarda bir çözüm arayacaksak yapılması gereken şey şudur: Benim istediğim kişi o ülkenin başına gelsin mantığıyla, bir defa siz demokrasiyi veya halkın iradesini iş başına getiremezsiniz. Ne yapacaksınız? Yapacağınız iş şudur: Önce bu diktatörleri işin başından alıp, devlet terörü estiren bu kişileri oralardan alıp, sandığı halkın önüne getireceksiniz, halk kimi istiyorsa işi ona teslim edeceksiniz; olayın aslı budur, aksi takdirde bu ülkelere barış gelmez.

Türkiye bir şeyi şu anda iddia ediyor. Nedir bizim iddiamız? Diyoruz ki, dünya 5’ten büyüktür. Dünya 5’e mahkum mu olacak? Ne var bu 5’te? Amerika var, Rusya var, Çin var, Fransa var, İngiltere var. Peki biz bu 5 tane ülkeye mahkum muyuz? Yani Birinci Dünya Savaşının sonrasındaki şartlarda oluşmuş bir yapıyla dünyayı idare edebilir misiniz? Ve bu 5 ülke 3 kıtadan oluşuyor, Asya, Avrupa, Amerika. İnanç gruplarına baktığınız zaman diyebilirim ki iki inanç grubu var, örneğin biz Müslümanlardan orada bir tane ülke yok. Böyle bir anlayış olabilir mi, böyle bir yaklaşım olabilir mi? Müslüman da olsun, Hıristiyan da, Musevi de, hepsi olsun, Budist de olsun.

Ve diyoruz ki, 5 ülke olmasın; ya? Gelin buraya 15 ülke, 20 ülke yapalım, hepsi bunların daimi ülke olsun ve 2 yıllık arayla dönerli bir şekilde bu ülkelerin hepsi dünyayı yönetmede karar sahibi olsun, yetki sahibi olsun, bunun adımını atalım. Tüm insanlığı 5 tane ülkeye mahkum etmeye kimsenin hakkı yok. Bir ülkenin iki dudağının arasından çıkacak bir karar her şeyi bağlıyor, böyle bir dünyayı özgür bir dünya olarak tanımlayamazsınız, demokrat bir dünya olarak tanımlayamazsınız.

Bunun yanında yine aynı şekilde basın özgürlüğünden bahsediliyor, ifade özgürlüğü. Bir arada yaşama kültürü boyutuyla ülkemiz şu anda bölgesinde örnek bir ülkedir, parlayan bir yıldızdır. Avrupa basın özgürlüğünde, ifade özgürlüğünde, farklılıklara hoşgörü kültüründe maalesef geriye gitme sinyalleri verirken, çok kötü bir sınavdan geçerken, Türkiye tam tersine özgürlüklerini daha da genişleten bir ülkedir.

Türkiye, istikrarla büyüyen ve ekonomik alanda son 10 yılda bire beş büyümesini artıran, geliştiren, standartları her geçen gün gelişen demokrasisiyle 21’inci yüzyılın en güçlü ülkelerinden biri, aynı zamanda da 21’inci yüzyıl barışının teminatı olan ülkelerden biridir.

İşte 2003’ün başında, 2002’nin sonunda iş başına geldiğimizde Türkiye’nin milli geliri 230 milyar dolardı, ama şu anda 820 milyar dolar, buraya geldik.

İhracatımız 36 milyar dolardı, ama şimdi ihracatımız 160 milyar dolara ulaştı.

Turizmde, göreve geldiğimizde bizim yıllık ülkemize gelen turist sayısı 13 milyondu ve gelirimiz 8-8,5 milyar dolardı, şu anda ülkemize gelen turist sayısı 42 milyona ulaştı ve turizmden gelirimiz de 40 milyar dolara ulaştı. Bu bir şeyi gösteriyor, yani halklarla olan kaynaşmamızda, iletişimdeki ve ülkemizin bu noktadaki destinasyon olarak sadece bir hava, güneş, kum değil, deniz değil, bunun yanında bütün kültürel tarihi zenginliklerimizden tutunuz ve 4 mevsimde her türlü zenginliklere sahip bir ülke oluşumuzdan kaynaklanıyor.

Değerli Dostlar,

Birinci Dünya Savaşından dünyanın her ülkesi az ya da çok etkilendi, aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı özellikle cereyan ettiği bölgedeki hakları da derinden etkileyen bir savaş oldu.

Burada şu noktanın altını kalın çizgilerle çizmek isterim: Tarih maalesef her zaman muzafferler ya da egemen güçler tarafından yazılmıştır, buna şiddetle itiraz ediyoruz. Tarihin muzafferler ya da egemen güçler tarafından değil, tarihçiler tarafından yazılması gerektiğini düşünüyoruz, bunu bu şekilde bilmemiz lazım. Muzafferler ve egemenler tarih doğru yazamazlar, tarihi gerçekleri doğru şekilde aktaramazlar. Tarihe 1915 olayları olarak geçen acı hadiseler, maalesef bugüne kadar muzafferler ve egemenler tarafından yazılan bir tarih gözlüğüyle okunmuştur.

Bu yıl, 1915 olaylarının 100. Yıldönümü. 100 yıl boyunca Ermenilerin Türklere ve Türklerin Ermenilere yaptıkları, hiçbir şekilde sağlıklı şekilde konuşulmamış, tartışılmamış, doğru şekilde kaleme alınmamıştır. 100 yıl boyunca propaganda, algı operasyonları ve kirli siyaset, tarihin ve tarihi gerçeklerin önünde olmuştur.

Bakınız ben burada bir şey söyleyeceğim, o da şudur: Eğer Ermeni diasporası samimiyse, dürüstse, biz bütün arşivlerimizi açıyoruz, şu ana kadar incelemesi yapılmış belge sayısı 1 milyonun üzerindedir, biz bunları açtık, Ermenistan’ın bu tür bilgileri, belgeleri varsa onlar da açsınlar, üçüncü ülkelerde varsa onlar da açsınlar, görevlendirelim tarihçileri, görevlendirelim siyaset bilimcilerini, hukukçuları görevlendirelim yapsınlar çalışmaları, hazırlıkları bitirsinler, gelsinler siyasetçilere bunu sunsunlar, ondan sonra çalışarak nihai kararı verelim, bu işi neticelendirelim.

Sevgili Gençler,

tarih, parlamentolarda siyasi kararlar alınarak gerçek dışı hadiselere gerçekmiş nazarıyla bakılarak doğru yazılamaz, doğru okunamaz. Tarih, duygusallığın, yaşanmış acıların etkisiyle objektif bir biçimde ele alınamaz. 100. yıldönümü vesilesiyle 1915 olaylarıyla ilgili olarak Ermeni diasporasının son derece olumsuz bir kampanya yürüttüğünü biliyoruz. Biz Türkiye olarak, propaganda ya da algı operasyonları peşinde değiliz, böyle bir derdimiz yok. Her zaman açık yüreklilikle, samimiyetle 1915 olaylarının doğru şekilde araştırılmasının ve doğru şekilde anlatılmasının peşinde olduk. Çok daha ileriye gittik, 1915 olaylarına ilişkin, az önce de söylediğim gibi arşivleri daha da genişletmenin peşinde olduk.

Ermenistan’a el uzatan biz olduk, geçen yıl 23 Nisan’da yazdığım mektubu bu işi takip edenler gayet iyi bilir, ilişkileri düzeltmenin, yeni bir sayfa açmanın içinde olduk. Ne yazık ki, Ermeni diasporasının da etkisiyle bizim elimiz her zaman havada kaldı. Bu yıl 100. yıldönümünde biz yine samimi, içten çağrılarımızı tekrarlıyoruz, gelin bu meseleyi siyasetin alanından çıkaralım, bilime ve bilim insanlarına havale edelim.

Bakın bu yıl 24 Nisan tarihinde Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümünde Türkiye’de büyük bir uluslararası merasim tertip ediyoruz, birçok ülkeye davetlerimizi gönderdik, bazıları şu ana kadar katılacaklarını teyit ettiler, yeni teyitleri de bekliyoruz. Bu davetimizi Ermenistan Devleti’ne de gönderdik. Biz isterdik ki, gelsinler, 24 Nisan’da Çanakkale’de bulunsunlar, o atmosferi teneffüs etsinler, bizim oradaki yüzbinlerce şehidimizin arasında yaşananları anlamaya çalışsınlar, ama bunu yapmadılar, nezaket kurallarını çiğneyen açıklamalarla bir kez daha barışın, diyalogun önünü kapattılar.

Biz 1915 olayları konusunda da barış ve diyalog çabalarımızdan geçmeyeceğiz. Biz propagandayla, algı operasyonlarıyla uluslararası siyaseti çirkinleştirerek değil, tarih biliminin ışığında bu meseleyi ele almaya devam edeceğiz.

Bakınız, Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde Balkanlarda sayıları milyonlarla ifade edilen bir Müslüman nüfus çatışmalarda ve sürgün yollarında hayatını kaybetti, ama biz bundan hareketle kimseyi soykırımla suçlamıyoruz. Tarihi olayların kendi dönemleri ve kendi şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Kayıpları anmak, onların hatıralarını yaşatmak başka bir şeydir, bunun üzerinden siyasi ve diplomatik sonuçlar devşirmeye çalışmak başka bir şeydir. Biz hatıralara saygı duyulmasında varız, ama bunun üzerinden ülkemize ve milletimize yönelik bir düşmanlık kampanyası yürütülmesine asla izin veremeyiz.

Değerli Gençler,

Değerli Dostlar;

Türkiye olarak Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avustralya’ya ve Amerika Kıtası’na kadar her yerde, her koşulda toplumlarımıza barış dolu yarınlar için umut vermeliyiz. Tarihi ve güncel gerçekler, küresel barış ve istikrar için çatışma yerine uzlaşının, nefret yerine hoşgörünün şart olduğunu gösteriyor. 100 yıl önce yaşanan Çanakkale örneğinde de görüldüğü gibi, tarihten husumet çıkarmak yerine barış ve dostluk unsurlarına odaklanmak bizi daha aydınlık bir geleceğe taşıyacaktır.

Türkiye’yle aralarında Kolombiya’nın da bulunduğu Latin Amerika ülkeleri arasındaki işbirliğini daha da artıracak ve yoğunlaştıracağız. Bu noktada kültür ve eğitim önemli role sahipler. Kolombiya ile kültür ve eğitim alanlarında işbirliğimizi derinleştirerek geleceği çok daha güçlü kılmak arzusundayız.

Kolombiya’da Türkiye’ye, Türk kültürüne ve diline son dönemde gösterilen ilgiden çok mutlu olduğumuzu belirtmek isterim.

Ankara Üniversitesi bünyesinde 2009 yılında kurulan Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi LAMER’in başarılı çalışmalarını yakından izliyorum. Gerek Rektörümüze, gerek Necati Beye, huzurlarınızda ekibine çok teşekkür ediyorum. Bu tür kurumların her iki ülkede de karşılıklı olarak sayılarının arttırılması için gayret göstermeliyiz.

Ve değerli Rektörümüze huzurlarınızda yine çok çok teşekkür ediyorum.

Sözlerime bu noktada son verirken, “1915; İmparatorluğun En Uzun Yılı Sempozyumu”nun başarılı geçmesini temenni ediyorum, sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçenleri tekrar tekrar tebrik ediyor, tüm katılımcılara, katkı verecek olanlara şükranlarımı sunuyorum.

Kolombiya’da bulunmaktan duyduğum memnuniyeti tekraren ifade ediyor, sıcak misafirperverliğiniz için bir kez daha teşekkürlerimi sunuyor, hepinizi sevgi, saygıyla selamlarken, tüm gençlere eğitim-öğretim yıllarında başarılar diliyorum.