“100. Yılında Dünya Savaşının Belgeleri” Sergisi ve Dünya Arşiv Yöneticileri Kongresi Açılışında Yaptıkları Konuşma

19.03.2015

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, açılışını yaptığımız 100. Yılında Birinci Dünya Savaşı Belgeleri Sergisinin, düzenlenen sempozyumun ülkemize, milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Gerek sempozyum, gerekse sergi için yurt içinden ve yurt dışından gelen tüm ilim adamlarına, katılımcılara hoş geldiniz diyor, tarihimize, kültürümüze katkıları için kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

Bu güzel ve anlamlı programı düzenleyen Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nü, Sayın Genel Müdürü ve ekibini kutluyor, tarihimize, kültürümüze katkıları için özellikle kendilerine teşekkür ediyorum.

Osmanlı arşivimiz Kağıthane’deki bu modern binaya hassasiyetimizin hakikaten bir gereği neticesinde taşındıktan sonra çok daha kaliteli hizmet vermeye başladı.

Fakat bazı gerçekleri burada tespit etmekte fayda görüyorum. Biliyorsunuz bu binayı dahi tenkit edenler oldu. Kim ne derse desin, buraya atalarımızın mirasına yaraşır, tarihimize yakışan bir arşiv binası inşa ettiğimize inanıyorum.

Osmanlı Devleti’nin hakimiyet ve etki sınırları içinde bugün 64 ayrı devlet, bağımsız ülke bulunuyor. Bu 64 ülkenin her birinin bir şekilde Osmanlı Arşivlerine işi düşüyor. Yine dönemin en güçlü devleti olması hasebiyle Osmanlı’yla ilişki içinde olan tüm ülkelerin araştırmacıları da kendi tarihlerinin, kendi geçmişlerinin izlerini gelip, burada sürüyorlar.

Eğer biz bu muhteşem mirasa uygun bir hizmeti veremezsek, sadece kendi ecdadımıza değil tüm dünyaya karşı mahcup oluruz. Bu projeyi en çok eleştirenler ise çok enteresandır, bu milletin hafızasını, arşivini hurda kağıt diye yurt dışına satanlardır, onların mirasçılarıdır. Biz milletimizin hafızası olan bu kıymetli hazineyi gelecek nesillere sağlıklı biçimde aktarmak için bu çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

Bu binanın faaliyete geçmesiyle araştırmacılarımız rahatlıkla geliyor son derece ferah ortamlarda çalışmalarını yapabiliyorlar. Burada, bu geniş alanda oluşturulan Osmanlı Arşivi, galerisi sayesinde belgeleri yerinde görebilmek de mümkün. Kurumda çalışan arşiv uzmanı sayısı ciddi manada artırıldı. Araştırmacılara günde verilen belge sayısı bu binayla ve personel takviyesiyle birlikte iki katına çıkmış durumda. Artık yıpranan belgelerin tamiri de eskisine göre çok daha iyi şartlarda yapılabiliyor. Bildiğiniz gibi arşivlerde restorasyon olayı çok çok büyük önem arz ediyor. Yine bu binanın hizmete girmesiyle belgelerin dijital ortama aktarılması işlemi de önceki yıllara göre 8 kat artmış durumda. Bu modern arşiv binamızın açılışı esnasında yetkililere yine bu salonda ‘ecdadın emanetlerini, bu kıymetli hazineyi öğrencilerimiz de görsün’ demiştim. Bugüne kadar 20 bin öğrencimiz burayı ziyaret ederek bu atmosferi teneffüs etme, bu muazzam evrakı görme imkanına kavuştu. Bu vesileyle yavrularımıza atalarının zengin mirasıyla kucaklaştı, geçmişine, tarihine çok daha geniş perspektiften bakma fırsatını buldu. İnşallah ecdadımıza, bize bu zenginlikleri bırakan medeniyetimize layık olabiliriz. Onlardan devraldığımız bayrağı çok daha ilerilere taşıyabiliriz.

Kıymetli Kardeşlerim,

Merhum Akif ne güzel söylüyor: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi.” Evet milletler tarihleriyle var olur, tarihleriyle yaşar, köklerinden de beslenirler. Biz de tarihi geçmişte kalmış olmuş, bitmiş olaylar yığını olarak asla görmüyoruz. Bilakis bizim için tarih geçmişimiz kadar aynı zamanda da geleceğimizdir. Ne diyoruz? Kökü mazide olan atiyiz, yani kökü geçmişte olan geleceğiz. Bu bakımdan tarih canlıdır.

Tarih baştan sona ibret vesikalarıyla doludur. Maalesef ülkemizde tarihimizi araştırmakta, elimizdeki vesikaları okumakta, değerlendirmekte uzun süre tembellik yapıldı, ihmalkar davranıldı. Öyle ki nesiller boyunca bu ülkenin ve bu milletin tarihinin, 1923’te başladığı dikte edildi, zihinler bu şekilde sınırlandırıldı. Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuş olabilir, ama bizim köklerimiz çok derinlere iniyor. Türkiye Cumhuriyeti bizim ilk değil son devletimizdir, burayı bir defa kabullenmemiz gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı Forsunda sembolik olarak yerini almış olan devletlerimizin geçmişi 2200 yıldan fazladır.

Bu 2 bin 200 yıllık geçmişten ders çıkarmamız, ibret almamız gereken pek çok örnek, pek çok hadise vardır. Bakınız en somut örnek olarak bu sergi ve sempozyuma da adını veren Birinci Dünya Savaşı’ndan alacağımız çok önemli dersler var. Son 200 yıllık tarihimizin en büyük zaferi Çanakkale ise, en önemli utançlarından biri de Balkan bozgunudur. Çanakkale kadar Balkan bozgununun da almamız gereken dersleri kapsadığını burada özellikle hatırlatmak isterim. Yine tarihimizin önemli sayfalarından biri olan yüzüncü yılını idrak ettiğimiz Sarıkamış felaketinden de ibret almamız gerekiyor.

Tarihi bugünden okumak, tarihi yapan aktörleri bugün yargılayıp mahkum etmek, elbette kolaydır. Bakıyorsunuz bugün birileri yedi düvele karşı savaştık cümlesine istihza ile yaklaşıyor, kendilerince alay ediyorlar. Aynı şekilde, ‘biz yenilmedik, Almanlar yenildiği için yenik sayıldık’ tespitini de küçümsüyorlar. Hatta ‘Osmanlı Çanakkale’de kuklaydı’ diyecek kadar şuurunu kaybeden, Çanakkale’nin ifade ettiği anlamdan bihaber olanlar da var.

Burada bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı onca yokluğa, onca imkânsızlığa rağmen ordularımızın azimle, inançla çarpıştığı çok önemli zaferler elde ettiği tarihimizin önemli sayfalarından biridir. Kendini bilmezlerin, tarihini küçümsemeyi adet haline getirmiş ahde vefadan, milli gururdan nasibini almamışların eleştirileri bu başarıyı asla gölgeleyemez. Gölgeleseydi zaten bugün biz buralarda olamayacaktık. Biz, Birinci Dünya Savaşında gerçekten 7 düvele karşı savaştık. Çanakkale’yle birlikte Kafkasya’dan Galiçya’ya, Sina’dan Irak’a kadar pek çok cephede askerlerimiz kahramanca çarpıştı, bayrağımızı kahramanca dalgalandırdı.

Bu savaşta Çanakkale ile birlikte gururla anmamız gereken bir diğer zaferimiz de Kut’ül Amare’dir. Halil Paşa komutasındaki ordumuz Kut’ül Amare’de, 13 İngiliz generalini ve 481 subayını, biliyorsunuz esir aldı. Trablusgarp’ta 1000 kişilik askeri birliğimiz oradaki sivil halkla birlikte 100 bin kişilik bir orduyu kahramanca durdurdu. Sarıkamış felaketinden sonra toparlanan birliklerimiz, Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordu’suyla Bakü’yü ve tüm bölgeyi düşmandan kurtardı.

Bu milletin Birinci Dünya Savaşında üç kıta yedi iklimde verdiği mücadelede gerçekten şanlı bir direniş, şanlı bir mücadele var, ibretlerle dolu bir tablo var. Yahya Kemal o günlerin ruhunu şu dizeleriyle yansıtıyor;

“Şu kopan fırtına Türk Ordusudur Yarabbi.

Senin uğrunda ölen ordu budur Yarabbi.

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın,

Galip et, çünkü bu son ordusudur İslam’ın.”

Hamdolsun İslam’ın son ordusu, Çanakkale’den Kut’ül Amare’ye kadar her yerde üzerine düşeni yapmış, milletimizin şerefini yükseltmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın bir diğer adı da, ‘birinci paylaşım savaşı’dır. Bu tanım da çok önemli. Petrolün, Akdeniz’in, Süveyş’in ticaret yollarının anahtarını elinde tutan Osmanlı’nın paylaşımıydı bu. Meseleye bu açıdan baktığımızda sadece dünü değil bugünü, içinde bulunduğumuz dönemin olaylarını da daha doğru şekilde değerlendirebiliriz.

Bugün Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da aslında ne olduğunu ancak geçmişe bakarak anlayabiliriz. Milletimiz o gün de üzerine düşeni yapmıştı, bugün de yapıyor. Biz kaderin üzerinde bir kader olduğu inancıyla mücadelemize devam edeceğiz. Bu milletin fedakarlıklarının da, mazlum İslam aleminin feryadının da önünde sonunda karşılığını bulacağına inanıyorum.

Sevgili Kardeşlerim,

Sevgili Dostlar,

Bugün çok net biçimde görüyoruz ki; Birinci Dünya Savaşı aslında hala sona ermiş değil. Birinci Dünya Savaşı’nın açtığı uzun parantez hala kapanmış değil. Bu savaş, özellikle sonunda bizim coğrafyamızı şekillendirenler, halkların arasına koydukları bariyerlerle kalpleri, gönülleri, ruhları da birbirinden ayırmayı hedefliyordu. Bölgemizde, coğrafyamızda ne kadar sorun varsa, ne kadar kavga varsa, akan ne kadar kan varsa hepsinin gerisinde Birinci Dünya Savaşı’yla tesis edilen düzenin gölgesini görüyoruz.

Savaşın sonunda imzalanan Sykes-Picot Anlaşması sadece huzursuzluk, kargaşa, acı, gözyaşı ve zulüm getirdi; bunu görmemiz lazım. Bölgemizde ve dünyada bu dönemde kurulan kaosa dayalı düzen, hala işlemeye devam ediyor. Bu anlaşma neticesinde belirlenen sınırlar etnik, dini, mezhep temelli ayrılıkları sona erdirmek için değil tam tersine büyütmek için çizilmişti. Dönemin hatıratlarına, belgelerine baktığınızda bu niyeti tüm açıklığıyla görmeniz mümkündür.

Ortadoğu’da hala süren fitnelerin en önemli kaynaklarından olan İngiliz ajanı Lawrence ne diyor, bu da çok önemli: “Bu savaş Türklerin askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır” diyor, işte Lawrence bu. Evet, bize karşı savaşanlar zihnimiz ve kalbimiz oralardan sökülmeden kendi düzenlerini kuramayacaklarını biliyorlardı.

İki binli yıllarda Türkiye yeniden tarihiyle, medeniyetiyle, kalbiyle bölgede varlık göstermeye başlayınca, yine aynı oyun sahneye kondu. Biz Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya, Kuzey Afrika’ya asla onlar gibi bakmadık, bakmıyoruz ve bakmak gibi de bir derdimiz yok. Bu coğrafyalar bizim için kesinlikle üzerinde her türlü oyunun oynanabileceği satranç tahtaları değildir, bunu böyle görmemiz lazım.

Biz buralara, buralardaki insanlara kardeş nazarıyla, özellikle de en kötü ihtimalle bir dost nazarıyla baktık, kardeşin kardeşe yapacağı ne varsa onu gerçekleştirmenin çabası içerisinde olduk. Kanı kanla, zulmü zulümle örtmeye çalışanlara karşı biz kendi tarihimizden, kendi kültürümüzden aldığımız güçle çalışmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Biz, 2015 yılını şanlı mücadelelerimizin, zaferlerimizin 100. yıl dönümü olarak kutlarken, birileri de bu yılı Türkiye karşıtlığının, Türkiye düşmanlığının bayrağı haline dönüştürmek istiyor.

Ermeni diasporası dünyanın her yerinde soykırım iddialarına dayalı kampanyalarla Türkiye düşmanlığını geniş toplum kesimlerine aşılamaya çalışıyor. Dikkatinizi çekiyorum; bu kampanyaların amacı, tarihin bir döneminde Ermenilerin yaşadığı acıları canlı tutmaktan ziyade, doğrudan ülkemize ve milletimize düşmanlık yapmaktır.

Biz en başından beri aynı ilkeli, tutarlı ve samimi duruşu sergiliyoruz. Ne diyoruz? Dediğimiz şudur: Tarihin her döneminde olduğu gibi bu büyük savaş yıllarında da yaşanmış acılar, trajediler olabilir. Bundan sadece Ermeniler etkilenmiş değildir. Balkanlar’da, Kafkasya’da tarihin en büyük Müslüman katliamları bu dönemde yaşanmıştır. Anadolu’da Ermenilerin gördüğü zarar kadar, Ermenilerden zarar gören yüzbinlerce Müslüman vardır. Bunlar belgelerde kayıtlıdır.

Bu mesele, günlük siyasete, hele hele uluslararası politikaya alet edilecek bir mesele değildir. Ben hep seslendim, bugün de sesleniyorum, yarın da sesleneceğim; Ey Ermeni diasporası, ey Ermenistan yönetimi gelin buyurun bizim arşivlerimiz, belgeler burada. Bizim şu anda 100 binlerce, milyonu aşmış şu anda tasnifi yapılmış belgemiz var. Senin ne kadar belgen var, çıkar belgelerini. Tarihçileri görevlendirelim, arşivcilerimizi görevlendirelim, siyaset bilimcilerini görevlendirelim, hatta hatta arkeologları, hukukçuları görevlendirelim, gelsinler bu belgeler üzerinde çalışsınlar, her şey ortada, gerçeği burada arayalım.

Ülkeleri dolaşıp oralara biraz da şöyle para yedirmek suretiyle, oralarda lobiler oluşturmak suretiyle, ahlaki olmayan yollara tevessül etmek suretiyle, Türkiye’nin aleyhine yapacağınız kampanyalardan bir şey kazanamazsınız. Bu konuda hepimize lazım olan gerçeğe, başka ülkelerin meclislerinde, senatolarında Türkiye aleyhine kararlar çıkartarak, medyalarında yazılar yazdırtılarak, programlar yaptırılarak ulaşılamaz. Bunun nasıl yapıldığını biz çok iyi biliyoruz. Bu kampanyaların nasıl sürdürüldüğünü biz çok iyi biliyoruz.

Gerçeğin aranacağı yer işte bu arşivlerdir. Ama biz bugüne kadar bu çağrımızın karşılığını bulamadık. Üçüncü ülkelere gidelim dedik, oralarda da çalışmalar yapalım; olumlu bir cevap yok. Gerekirse biz ordumuzun dahi bu noktada arşivlerini açmaya hazır olduğumuzu söyledik, ama hiçbirine olumlu cevap alamadık. Tarihçilerimizden, bilim adamlarımızdan oluşan ortak bir komisyonu kuralım, onlar burada, diğer ülkelerdeki arşivlerde çalışsın. Tüm belgeleri, bilgileri toplasın ve sonuçta gerçek fotoğrafı ortaya koysun.

Bizim bu teklifimiz ısrarla görmezden geliniyor. Niye? Çünkü amaç gerçeği bulmak değil. Oluşturulan algı üzerinden Türkiye’ye saldırmak, Türkiye’ye zarar vermek; başka bir şey yok. Hiç kimse kusura bakmasın, bizim bu konuda kimseye veremeyecek bir hesabımız yoktur. Biz sadece kendi milletimizin son 100-150 yılda yaşadığı acıların peşine düşsek Ermeni iddialarından kat be kat daha fazla söyleyecek sözümüz, soracak hesabımız çıkar, bakın bunu da açıkça söylüyorum.

Osmanlı arşivleri tasnif edildikçe ülkemizde tarih araştırmaları, arşiv araştırmaları geliştikçe bu konuda ciddi bir birikim ortaya çıkacağına, kaynak sahibi olacağımıza inanıyorum. İşte biz buralara, bu yatırımları bunun için yapıyoruz. Bunun için üniversitelerimiz başta olmak üzere hepimize düşen sorumluluklar var. Bakın biz son dönemde Osmanlıca’nın okullarımızda okutulmasına yönelik attığımız adım da bunlardan bir tanesidir. Niye? Çünkü bu kaynaklarda Osmanlıca’nın gayet iyi bilinmesi gerekiyor. Eğer Osmanlıca bu noktada iyi bilindiği takdirde, inanıyorum ki bu belgeler çok daha fazlasıyla artarak devam edecektir.

Ben bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak tarih ve arşiv araştırmaları konusunda çok daha fazla çalışma yapılması arzumu burada bir kez daha ifade ediyorum. Bu konuda yürütülecek projelere bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da destek olmayı sürdüreceğim.

Sözlerime son verirken bu güzel programı, bu anlamlı, içerikli programı düzenleyenlere ve katkı sağlayanlara bir kez daha teşekkür ediyorum.  Çanakkale Zaferimizin 100. yılını bir kez daha kutluyorum. Başta Çanakkale’de ve İstiklal Harbimiz olmak üzere tüm şehitlerimizi, gazilerimizi şükranla, minnetle, hürmetle yad ediyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum. Serginin ve sempozyumun ülkemize, milletimize hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.