Gaziantep STK Temsilcilerinin Katıldığı Yemekte Yaptıkları Konuşma

07.03.2015

Sevgili Gaziantepliler,

Sivil Toplum Kuruluşlarımızın Değerli Temsilcileri,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Bizleri, bu güzel anlamlı, muhabbet sofrasında biraraya getirdiği için Büyükşehir Belediye Başkanımıza ve ekibine huzurlarınızda teşekkür ediyorum. İştiraklerinden ötürü sivil toplum kuruluşlarımızın siz kıymetli temsilcilerine en kalbi şükranlarımı ifade ediyorum.

Bu vesileyle bir kez daha, 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şahsıma gösterdiğiniz teveccüh, verdiğiniz destek sebebiyle sizlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Buraya gelmeden önce bildiğiniz gibi Demokrasi Meydanında toplu açılış ve temel atma töreni vesilesiyle tüm Gaziantepli kardeşlerimizle bir arada olduk ve eski rakamla 4 katrilyon 250 trilyonluk yatırımların bugün resmi açılışlarını gerçekleştirdik.

Cumhurbaşkanlığına aday olduğumuzda bir söz vermiştim. Demiştim ki; ben oturan, sadece evrak imzalayan bir Cumhurbaşkanı olmayacağım. Milletimin bana layık gördüğü her oyun hakkını vermek, Cumhurbaşkanı olarak benim en başta gelen görevimdir. Şimdi de bu sözümü yerine getiriyor, her fırsatta illerimizi ziyaret ediyor, toplu açılış törenleriyle bitirilen projelerin açılışlarını yapıyor, milletimizle hasbıhal ediyor, kucaklaşıyoruz. Bir taraftan Sayın Başbakan açılış törenlerine iştirak ederken, bir diğer taraftan bizler de bu törenlerle ülkemizde halkımızla bir arada oluyoruz. Sadece ülkemiz mi? Hayır, aynı zamanda uluslararası platformda da, yine birçok buluşmalarda uluslararası camiayla bir arada oluşuyoruz. İşte şu ana kadar Avrupa, Afrika, Latin Amerika, tüm buraları dolaştık ve en son Suudi Arabistan ziyaretiyle bu işi çok daha farklı bir noktaya getirdik.

Hemen her ilde, burada olduğu gibi o şehrin sivil toplum kuruluşlarıyla, kanaat önderleriyle, bilim adamlarıyla, iş adamlarıyla biraraya geliyor, hasret gideriyor, oturuyoruz, konuşuyoruz, sorunlar nelerdir, beraber neler yapabiliriz, bunları diri tutmak durumundayız. Eğer bu ülkede yöneten-yönetilen biraraya gelmez, birbirinden kopuk olursa, netice almak da mümkün olmayacaktır. İnşallah bundan sonra da verdiğimiz söze uygun şekilde milletin içinde olmayı, sorunları, sıkıntıları dinlemeyi, icraatları takip etmeyi sürdüreceğim. Rabbim gayretimizi artırsın. Azmimizi, kararlılığımızı inşallah daim kılsın.

Değerli kardeşlerim,

Bugün burada Gaziantep gibi sanayisiyle, büyüyen ve güçlenen ekonomisiyle, kültürel zenginliğiyle göz dolduran bir şehrin, önemli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri bulunuyor.

Sivil toplum, demokrasi demektir. Çok seslilik, çok kültürlülük, çoğulculuk demektir. Aslında siyasi partiler, sivil toplum örgütlerinin çok daha farklı teşkilatlanmış bir yapısıdır. Türkiye’de kendisini ifade etmek, fikirlerini, inançlarını duyurmak isteyen herkes, rahatlıkla bir sivil toplum kuruluşu ihdas edebilir, kurabilir. Bir derneğe, vakfa üye olarak faaliyetlerde bulunabilir. Herhangi bir siyasi partide üye olarak faaliyetlerde bulunabilir. Sivil toplum kuruluşları özgürlüklerin, demokrasinin olduğu ortamlarda, ülkelerde gelişir. Türkiye bugün sivil toplum kuruluşları bakımından tarihinin en zengin dönemini yaşıyor.

Bugünlerde gündeme bir şey geldi, gerçekten rahatsız olmadım da diyemem. Bir-iki parti veya üç parti neyse kendilerinin kapatılmasına yönelik bazı operasyonların olduğundan bahsediyorlar. Çok çirkin buldum, ayıptır. Her şeyden önce Genel Başkan olduğum dönemde, 2010 senesi hatırlayın Parlamento’da siyasi partilerin kapatılmamasına yönelik Anayasa değişikliği yapalım istedik ve o Anayasa değişikliğini yapmak istediğimiz zaman birileri maalesef Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni terk etti, gittiler, o maddeyle ilgili olarak söylüyorum. Hatta bizim içimizden bazıları da ihanet etti. Ve o ihanet edenler de Meclis’i terk edip gittiler ve 330’u yakalayamadığımız için partilerin kapatılmamasıyla ilgili maddeyi geçiremedik. Eğer o madde o gün geçmiş olsaydı, bugün siyasi partilerin kapatılıp kapatılmamasıyla ilgili böyle bir kargaşa olmayacaktı.

Ben şimdi Cumhurbaşkanı olarak sesleniyorum, diyorum ki; bu ifadeyi kullananlar lütfen buyursunlar şu anda Parlamentoda bütün siyasi partiler ortada, hazır mısınız bu işe? Hazırsınız. Hiç uzun bir şey değil bu, 3-5 maddelik bir şey, hemen gelin birlikte siyasi partilerin kapatılmasını ortadan kaldıracak yasal bir düzenlemeyi yapın, bu işi bitirin, bu kadar. Ben inanıyorum ki İktidar Partisi buna karşı çıkmayacaktır. Siz de gelin bu işe katkı verin, bu işi bitirin. Ama mesele o değil, seçime gidiliyor ya, yine burada alavere-dalavere; yaptıkları iş bu. Artık bu işlere karnımız tok, dürüst olmak lazım. Siyaset dürüstlük kaldırır. Eğer siyasette dürüst değilseniz her zaman kaybetmeye mahkumsunuz. Seçim geliyor diye bu tür iftiralarla kalkıp iktidar partisini, iktidarı köşeye sıkıştıralım, bunları kimse artık yutmuyor, çünkü ben yaşadım, yaşadığım için biliyorum ve biliyorum ki bu İktidar Partisi parti kapatılmasına karşıdır, çünkü bunun bedelini ödedi. Bunun bedelini ödeyen o partinin ben Genel Başkanıydım.

Birileri ne şekilde propaganda yaparsa yapsın, ekranlarda, köşelerde, kürsülerde ne denirse densin, Türkiye tarihinin en özgürlükçü demokrasi bakımından en zengin döneminin keyfini çıkarıyor. Medyada, sivil toplum platformlarında, siyasi mecralarda herkes dilediği görüşü, dilediği fikri rahatlıkla savunabiliyor. Peki, burada ölçü ne?

Bir; faaliyetlerinizi Anayasa, yasalara, mevzuata uygun şekilde yürüteceksiniz.

İki; kimsenin hakkına, hukukuna, kişisel özgürlüklerine, inancına yönelik tacizde, hakarette, saldırıda bulunmayacaksınız.

Buradan, Gaziantep’ten soruyorum; ülkemizde bu şekilde faaliyet gösterdiği halde herhangi bir şekilde baskıya maruz kalan, hukuksuz bir eyleme maruz kalan herhangi bir birey, kurum-kuruluş var mıdır? Varsa hakkını herkesten önce ben savunacağım; bu kadar açık söylüyorum. Velev ki şahsıma karşı olsun, bana muhalefet ediyor olsun, fark etmez. Bana diktatör yaftası yapıştıranlar veya benzer ithamlarda bulunanlar, aslında kendi gizli niyetlerini ifşa ettiler. Sen hem karşısındaki insana her türlü edep, ahlak, nezaket sınırını zorlayarak istediğin gibi hakaret edeceksin, hem de bu ülkede özgürlük yok diyeceksin. Daha ne olacak ya? Bu ülkenin Cumhurbaşkanına hakaret ediyorsun, bu ülkenin Başbakanına hakaret ediyorsun, daha ne olacak? Sen kalk da Amerika’da yap bakalım, kalk sen bunu Batıda yap bakalım. Anında bütün imkanlarını belli yerlere sevk ederler, hiç bu işin şakası yok. Gülerler adama, gülerler.

Bir başka mesele; özgürlük adına, demokrasi adına, taşla, sopayla, molotofla, maskeyle sokakları terörize etmeye teşebbüs edenler çıkmışlar özgürlükten bahsediyorlar. Bu nasıl iştir ya? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde maske takıyorlar, ondan sonra özgürlükten bahsediyorlar. Özgür insan niye maske taksın, niye kendini gizliyorsun, niye kendini saklıyorsun? Ve molotofa özgürlük diye sokakta dolaşanlardan Allah aşkına demokrasi adına konuşma, böyle bir şey olabilir mi? Düşünebiliyor musunuz? Molotofa özgürlük istiyor, havai fişeklerine özgürlük istiyor. Çünkü havai fişeğinin nerede kullanıldığı önemli, niçin kullanıldığı önemli, hani düğünde şurada burada ayrı mesele, fakat şimdi öyle bir hal aldı ki, hani düğünlerde Anadolu’da eskiden bol bol silah kullanıldı, ama sonra ne oldu? İnsanlar ölmeye başlayınca, bu yasaklanma yoluna gidildi. Çünkü ortada maalesef o düğünlerdeki atılan silahlar sebebiyle ölenler oldu. Şimdi havai fişekleri maalesef farklı niyetlerle başladı, ama şimdi bu iş aynen katilin elindeki bıçağa döndü. Her zaman söylerim; bıçak doktorun elinde neşter olur hayat kurtarır, ama bıçak katilin elinde can alır, bunu birbirinden ayırmamız lazım.

Bunlara karşı etkin önlemler alınabilmesi için Meclis’teki şu iç güvenlik paketinde ortaya çıkan kargaşayı, birbirine girmeyi görüyorsunuz. Sanki ülkede darbe kanunu çıkartılıyor, böyle bir yaklaşım olabilir mi? Bir direniş, bir muhalefet, istedikleri ne? Bu kanun çıkmasın. Memleketin sokaklarını terörize etmek isteyenler ellerini kollarını istedikleri gibi sallasınlar ve öyle dolaşsınlar; işte biz buna müsaade edemeyiz. Demokratik özgürlükler çerçevesinde gösteri yapabilirsin, tepkini ortaya koyabilirsin, ama bu milletin huzurunuzu bozamazsın. Mesela yasal çalışmalar yaptık. Dedik, şehrin şu şu şu noktaları miting için, gösteri için uygundur, buralarda bunu yapabilirsiniz. Ne dediler? Hayır, biz nereyi istersek orada yaparız. Arkadaş, nereyi istersen orada yapamazsın. Bu ülke bir hukuk devletidir, bu hukuk devletinin içerisinde her şey bir nizama, bir intizama bağlanmıştır. Bu hem o mitinge katılanların güvencesini sağlamak için bu tedbirler alınmıştır, hem de çevredeki insanlara zarar vermemek için bu tedbirler alınmıştır. Yoksa ben istediğim yerde bunu yaparım dersen, orada birçok can yanabilir. Ve bu daha sonra kime fatura edilir? Yönetenlere.

Geçmişte 12 yıllık Başbakanlığım döneminde Türkiye’yi yönetilemez ülke yapmak için istikrarı, güveni, huzuru bozmak için çok çaba gösterdiler. Biz bunların hepsinin de karşısında dimdik durduk. Milletimizin yıllar sonra kavuştuğu istikrarı, refahı, huzuru kimsenin bozmasına müsaade etmedik. Türkiye büyüdükçe ekonomide, demokraside standartlarını yükselttikçe aradığı istikrara, refah ortamına kavuştukça birileri sokakları kavuşturmaktan medet umuyor, buna lütfen dikkat edin. Geçmişte Rahmetli Menderes’e, Rahmetli Özal’a, Rahmetli Erbakan Hocamıza aynı senaryoyla hücum etmişlerdi. İşte geçtiğimiz hafta 28 Şubat’ın yıldönümüydü. Bu darbeyle onlarca vakıf, dernek kapatıldı, mallarına el konuldu, sesleri kesildi. Ama o vakıfların el konulan mallarını bizim iktidarımız döneminde kendilerine tekrar ne yaptık? İade ettik. Özgürlük mücadelesi budur.

Bugün ‘medya özgürlüğü yok’ diyenler o gün andıçlanıyor, fikirlerini rahatça yazamıyorlardı. Şimdi bakıyorsunuz aynı kişiler neredeyse 28 Şubat’a güzelleme yapıyor, bu düzenlemeye de hararetle karşı çıkıyorlar, anlamak mümkün değil. Aslında işin gerisindeki oyun başka. Biliyorsunuz her darbe, her vesayet girişimi öncelikle elini vatandaşın cebine atar. Darbeler ekonomik krizlerle gelir. Milletin, memleketin kaynaklarını birilerine sorgusuz, sualsiz peşkeş çeker.

Bir kitapçık kriziyle bu millet bir gecede fakirleştirilmiş, milyar dolarlar parmaklarını dahi oynatmadan birilerinin cebine girivermişti. 40 milyar dolar, fazlası var, azı yok. Bugün de aynısını istiyorlar; bugün de spekülasyonla, kriz çığırtkanlığı yaparak, faizi yüksek tutarak, bu milletin kazancını, birikimini, umudunu, emeğini birilerine aktarmak, peşkeş çekmek istiyorlar. Bu iradenin karşısında, bu üst aklın karşısında dün nasıl dimdik durduysak, bugün de aynı kararlılıkla durmaya devam edeceğiz. Spekülatörlerin, kan tüccarlarının, kavgadan medet umanların, milletin kaynaklarına göz dikenlerin her zaman birtakım aracıları, yardımcıları, maşaları olmuştur. Şimdi ben bugün Gaziantep’ten, tüm STK’larla birlikte yaptığımız bu toplantıdan ülkemin bütün bankacılarına, bütün finans sektöründe olanlarına sesleniyorum; bakınız yatırımcılarımıza, işadamlarımıza yaptığınız uygulamalar bilesiniz ki size ters dönebilir. Bu geri çağırmalar, verdiğiniz kredilerde vesaire geri çağırmalar, kuralların dışına çıktığı anda bunun bedelini siz ödersiniz.

Şu anda bir adeta parite krizini dünya yaşatıyor. Nedir o parite krizi? Dövizle-avro arasındaki ilişki. Şu anda bu ilişkinin hesaplamasını yaptığınız anda, 10 yıl öncesiyle TL noktasında çok fark yok. Ama burada adeta dolar zenginleri üretmek istiyorlar, bunun gayreti içindeler. Fakat bir taraftan da, o da enteresan, Merkez Bankasını da köşeye sıkıştırmak istiyorlar. Bana diyorlar ki, hep Merkez Bankası’na çok vuruyorsun filan, şimdi Merkez Bankası çıksın işte çözsün bu sorunu, o çözecek, ben mi çözeceğim? Ortada böyle bir vaka var, olay bir parite meselesi, olay bu. İşte buyurun, şu anda avro 1.1 bugün zannediyorum o civarda. Buradaki dengesizlikten dolar zenginleri meydana getirmeye gayret ediyorlar. Başaramayacaklar. Sakın dolara yüklenerek, dolar alarak köşeyi döneriz filan gibi bir şeyin içerisine girmeyin yanlış yaparsınız, duvara çarparsınız. Unutmayın, dere yatağında akar ve bu da yatağında akacaktır. Gereğini bizler de önümüzdeki hafta içerisinde yaparız.

Değerli Kardeşlerim;

Tüm siyasi hayatımda, Başbakanlığım döneminde, şimdi Cumhurbaşkanlığım döneminde milletimle arama asla aracı koymadım, her zaman yüz yüze, kalp kalbe, ru be ru bir ilişki kurmanın çabası içinde oldum. Hamdolsun, milletle olan samimi ilişkimizin sonuçlarını da milletimizin teveccühüyle, muhabbetiyle gördüm.

Türkiye’deki istikrar ve güven ortamından rahatsız olanlar kendilerince güç birliği ettiler. IMF’e karşı borcumuzu ödemiş, yeni Türkiye yolunda dev projeleri açıklamışken birden hatırlayın Gezi olayları çıktı. Ağaç diyerek, park diyerek, sokakları karıştırdılar. 12 tane ağaç Taksim Parkından sökülüp Hürriyet Tepesine taşınıyor, orada kıyameti kopardılar. Kendileri Yalova’da, kendileri Sarıyer’de bırakın böyle 15-20 yaşındaki ağacı, orada asırlık çınarları maalesef kestiler-doğradılar. Nerede o tencere-tavacılar, var mı? Yok. Ve bağlı oldukları siyasiler nerede? Diğerinde Taksim Meydanında yürüyüş yapmıştın, Kadıköy Meydanında toplantı yapmıştın, şimdi Yalova’da neredesin, Sarıyer’de neredesin, hesaba çektin mi? Adil olacağız adil, adil olmadan bu iş yürümez. Ağaç düşkünü, çevre düşkünü biziz. Ve sadece 600 bin bizim yetişmiş ağaç dikişimiz var. Olayı fidana falan götürdüğümüz zaman zaten 3 milyarı buluyor ve fidanlarla bunlar 3,6’yı buluyor; böyle bir çalışmanın içerisinde olduk ve bundan sonra da yine ülkemizi ağaçlandırmaya, aynı şekilde devam edeceğiz.

Gezi olaylarında ortaya koyduğumuz kararlı duruş karşısında bunlar amaçlarına ulaşamayınca ne yaptılar? 17-25 Aralık darbe teşebbüsünü gerçekleştirdiler. Eğer o darbe girişiminde de biz sessiz kalsaydık, ona karşı kontra bir adım atmamış olsaydık, şu anda Türkiye’deki durum çok farklı olacaktı. Çünkü bunlar içeride ve dışarıda bir dayanışmayla Türkiye’nin kalkınmasına, refahına, milletle aramızdaki o güven diline, aşka, muhabbete darbe vurmak istediler. Vurabildiler mi? Hayır. İnanın eğer bu iki girişimden biri başarıya ulaşsaydı, Türkiye’nin geçtiğimiz 12 yıldaki tüm kazanımları bir çırpıda heba olacaktı. Gezi’den veya 17-25 Aralık darbe girişiminden sonuç alsalardı, muhtemelen buradaki derneklerin, vakıfların önemli bir bölümü faaliyet gösteremiyor olacaktı. Bakmayın bize yönelttikleri ithamlara, sıfatları ne olursa olsun onların hepsi de faşizme dahi rahmet okutacak bir bağnazlığa sahiptir.

Bugün de çözüm sürecinin ilerlemesine tahammül edemeyenler, barış ve kardeşlik iklimini kendilerine tehlike olarak görenler, ideolojileri farklı olsa da aynı çatı altında bakın toplandılar. Bakıyorsunuz bu çevreler Türkiye’nin aleyhine ne varsa, onu sahipleniyor, onu dillendiriyorlar. Bebek katili Esad’a, meydanlarda gösteri yapanlara kurşun sıkan Mısır’daki darbe yönetimine, Türkmenlere yardım götüren MİT tırlarını durduranlara sahip çıkmayı siyaset zannediyorlar. Türkiye’de bir ekonomik kriz çıksa diye dua eden, sokaklar karıştığında ellerini ovuşturan arkaik siyaset anlayışının kalıntıları maalesef hala varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin, siyaseti Pensilvanya’dan emir almadan yapan siyasetçilere ihtiyacı var. Türkiye’nin, siyaseti iktidara hakaret etmek için değil iktidara gelmek için yapan siyasetçilere ihtiyaç var. Muhalefeti, sadece iktidarın söylediklerine, yaptıklarına laf yetiştirmek olarak değil, kendi projesini, kendi hedeflerini, vizyonunu ortaya koyan bir anlayışla yapan siyasetçilere ihtiyacımız var. Allah aşkına çıkın bir de şunu söyleyin ya: Ben şunu şunu şunu yapacağım, şu şu şu yatırımları gerçekleştireceğim, ya çıkın bunları söyleyin. Şu kadar okul bunu yapacağım, şu kadar hastane bunu yapacağım, şöyle yapacağım, bunları söyleyin. Yol deyin, altyapı deyin, ya bunlardan bir bahsedin.

Biz siyaset yoluna çıktığımızda gücümüzü milletten, Anadolu’nun dört bir köşesindeki dilleri dualı insanlarımızdan almıştık, hala alıyoruz. İktidara gelmek isteyenler, bu işin sırrını merak ediyorlarsa gelsinler Gaziantep’e. Sizlerle birlikte otursunlar, konuşsunlar, bu kadarı bile yeter onlara.

Şöyle ben 12 sene önceki Gaziantep’i düşünüyorum, öyle mi? Havaalanına indiğimiz zaman böyle bir havalimanı var mıydı? Yoktu. Havalimanından şehre gelirken böyle bir şehir, böyle bir bulvar var mıydı? Yoktu. Kenar, köşe, sağ-sol o binaların halini düşünün, bir de şimdiki binaların halini düşünün. Parklarla, bahçelerle her geçen gün daha güzele giden bir Gaziantep var. Gaziantep artık yani Güneydoğu Anadolu’nun en modern kenti oldu. Herkes buradan örneğini alacak. Ve artık Batının şehirleriyle yarışır hale geldi Gaziantep.

Şimdi de kadın eli değdi, kadın eli değdikten sonra inşallah daha da farklı olacak. Ama onların böyle bir dertleri yok, böyle bir gayretleri de yok. Onların arkasında güneydeki sevdikleri ülkeleri, Pensilvanya, şer cephesi varsa; bizim de arkamızda milletimiz, gönlünü bize açan temiz kalpli insanlarımız var, sizler varsınız.

Bize milletimiz yeter, milletimizin verdiği güç, destek yeter. Gaziantep bugüne kadar üzerine düşeni layıkıyla yaptı. Ama bundan sonra da Gaziantep’e büyük görevler, büyük sorumluluklar düşüyor. Önümüzde iki önemli mesele var, ikisinin de düğümü Gaziantep’in elinde; bir tarafta Allah’ın emaneti olan misafirlerimiz, muhacirler, Suriyeli kardeşlerimiz var, öteki tarafta çözüm süreci var. Çözüm sürecinin özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde anahtarı, kilidi Gaziantep’tir, bunu özellikle söylüyorum.

Gaziantep güçlü ekonomisi, kültürü, farklılıkları bir arada yaşatabilme tecrübesiyle tüm bunların üstesinden gelebilecek güce sahiptir, ben buna inanıyorum. Bu zorlu süreçte kazanan inşallah milletimiz olacak, Türkiye olacak, tüm bölge olacak.

Siz Gaziantepli kanaat önderlerinin, sivil toplum temsilcilerinin desteğine güveniyorum.

Yeniden buluşuncaya, yeniden kavuşuncaya kadar hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Allah’a emanet ediyorum.