Türk Metal Sendikası Kadın İşçiler 20. Büyük Kurultayı’nda Yaptıkları Konuşma

06.03.2015

Türk Metal Sendikası’nın Değerli Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,

Sendikalarımızın Değerli Başkanları,

Değerli Emekçi Kardeşlerim, tabii bugün hanımefendiler, beyefendiler diyemiyorum, sadece hanım kardeşlerim diyorum. Sizleri en kalbi duygularımla sevgiyle, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

Daha önce Başbakan olarak iki kez katıldığım Türk Metal İş Sendikası’nın Hanımlar Kurultayına bu defa Cumhurbaşkanı olarak katılıyorum, bu benim için ayrı bir gurur vesilesi.

Konuşmanın hemen başında bugün ebediyete uğurlayacağımız kahraman pilotlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetlerimize, milletimize başsağlığı diliyorum.

Değerli Kardeşlerim;

Bu yıl 20’ncisi düzenlenen Kadın İşçiler Büyük Kurultayı’nın yeni bir açılıma, adeta bir milada vesile olmasını diliyorum. İnanıyorum ki, sizin bu heyecanınız, bu aşkınız, bu kararlılığınız yeni bir dönemin, yeni bir anlayışın özellikle sendikacılık hayatına hâkim olmasına bir vesile teşkil edecektir. Ve buna vesile olan, emeği olan, katkısı olan tüm kardeşlerimi özellikle kutluyorum, kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

Türk Metal Sendikası’nı bu anlamlı etkinliği başlattığı ve bugüne kadar getirdiği için özellikle tebrik ediyorum. Sendikacılığın başarılı ve hayırlı bir örneği olarak gördüğüm bu Kurultayın, daha uzun yıllar bu şekilde sürüp gitmesini temenni ediyorum. Burada dile getirilen görüşlerin, yapılan önerilerin, dalga dalga tüm ülkeye, tüm dünyaya yayılacağını düşünüyorum.

Az önce İstanbul şehrinden gelen hanım kardeşimizin bu kürsüde yaptığı konuşma gerçekten altına hep birlikte imzamızı atabileceğimiz bir konuşmadır. Kendisini ve temsil ettiği tüm hanım kardeşlerimi kutluyorum, tebrik ediyorum.

İşçi olarak çalışanlardan başlayarak, tüm kadınların haklarını korumayı amaçlayan bu Kurultayın, aradan geçen 20 yılda bu alanda önemli kazanımlara vesile olduğuna inanıyorum. “Bir gün değil, her gün” sloganıyla yürütülen çalışmaların istikrarlı ve samimi bir şekilde sürdürülmesini temenni ediyorum.

Değerli Kardeşlerim;

Bugün yakın çevremiz başta olmak üzere, dünyanın pek çok yerinde çok büyük acılar yaşanıyor, çok büyük yıkımlar yaşanıyor. Sadece Suriye’de ölenlerin sayısı 300 bini aştı, bu rakamın bir milyona kadar çıktığını söyleyenler de var. Beş milyon insan kendi ülkesini terk etmek zorunda kaldı, aileler dağıldı, ocaklar yıkıldı, insanlar mağdur oldu. Tüm bu felaketlerin yükünü en çok sırtlananlar ve sırtlayanlar hiç şüphesiz kadınlar.

Sığınmacıları gördünüz değil mi televizyon ekranlarında, göç edenleri gördünüz. O hanımların yavrularıyla beraber sırtlarında şöyle evlerinden çıkarabildikleri birkaç çuval veya valizle nasıl Türk topraklarına sığındıklarını gördünüz. O ne çileydi değil mi, o ne çiledir değil mi?

İşte dün eşim Türkiye’nin en büyük kampı olan Suruç Kampı’na gitti, orada yeni mekânların açılışını yaptılar ve oradaki çileyi akşam döndüğünde bana anlattı. Bütün bunlar bir sorumluluğun bizim için gereğiydi. Ama şimdi buradan dünyaya sesleniyorum; Ey dünya, ey Batı; lafa geldiği zaman kadın haklarını konuşuyorsunuz, ancak benim ülkeme sığınan, Suriye ve Irak’tan iki milyon insanın hakları konusunda bugüne kadar ne yaptınız, ne yapıyorsunuz?

Herhangi bir destekleri de söz konusu değil, şu ana kadar bize verdikleri destek 250 milyon dolar. Bizim yaptığımız harcama 5,5 milyar dolar. Ama yanımıza geldikleri zaman da bize şunu söylüyorlar: “Yaptığınız bu işler her türlü takdirin üzerinde, her türlü tebrike şayan, gerçekten çok başarılısınız.” Tamam da, hadi biraz mali destek verin dediğiniz zaman, oraya hiç yanaşmazlar. Tüm Batıda, Avrupa’da şu anda ne kadar sığınmacı var biliyor musunuz? 150 bin. Bizde ne kadar var? İşte 2 milyon. Bütün bu gerçekler ortada. Peki, bu nereden geliyor? İşte bu bizim bir medeniyet anlayışımızın, kültürümüzün, inancımızın gereği olarak yaptığımız bir uygulamadır. Onun için bu millet büyüktür, onun için Türkiye güçlüdür, onun için Türkiye büyümeye devam edecektir.

İnsana değer vermeyen hiçbir ülkeyi ben büyükler kategorisinde değerlendirmiyorum ve olamazlar da. İnsana değer vermeyen, insanın acısını paylaşmayanları asla büyük olarak kabul etmiyorum. Büyüklük, o garibin, o gurabanın, o fakirin, o yoksulun, o mağdurun, o yolda kalmışın, sokağa atılmışın sahiplenenlerindir, bunu böyle bilmemiz lazım.

Evladının, eşinin, babasının, kardeşinin cansız bedeni üzerine kapanıp ağlayan mazlum kadındır, yıkılan evinin başında gözyaşı akıtan garip kadındır. Eşini kaybettiği için yüreği yanan, ama bu arada ailesinin tüm sorumluluğunu da üstlenen mağdur yine kadındır. Evinden, yuvasından uzakta verilen o hayat mücadelesini evet, sırtında taşıyan aynı şekilde kadındır. Feryadı duyulmayan, gözyaşı fark edilmeyen, acısı hissedilmeyen bu kadınların yaşadıkları insanlığın kanayan yaralarıdır. Bir tarafta kadın hakları diye kamuoyu ayağa kaldırılırken, diğer tarafta kadının doğrudan hayat hakkına yönelik terör karşısında, saldırılar karşısında akıl almaz bir duyarsızlık var, bunu görmemiz lazım. Bir tarafta eşitlik diye yer-gök inletilirken, öteki tarafta sadece zulümde, ölümde, yıkımda eşitlik söz konusu olabiliyor, bunu görmemiz lazım.

Ayrımcılığa karşı mücadele ederken diğer yanda ayrım gözetilmeksizin insan hayatı ve insan onuru hunharca, alçakça çiğneniyor. Avrupa’daki, Amerika’daki kadın da, Suriye’deki, Irak’taki, Myanmar’daki, Türkiye’deki kadın değil mi?  Kadına karşı psikolojik taciz yapmak suç da, evini, köyünü, mahallesini bombalarla başına yıkarak, kadını öldürmek, mağdur etmek suç değil mi? Kadının önce yaşama hakkına saygı duyulmalı. Önce kendi kültürel ve sosyal hayat alanı içinde kadının o sürdürdüğü mücadeleye destek vermeyen, kusura bakmasın, boş konuşuyor. Hayatı her an tehdit altında olan, evi başına yakılmış bulunan veya her han bu tehlikeyle yaşayan aile fertlerinin her birinin geleceğiyle ilgili endişe duyan bir kadına, siz Kadınlar Günü’nü anlatamazsınız. Çünkü o kadın her gün varlık, yokluk mücadelesi içinde. O kadın kendisine hediye verilmesini, çiçek uzatılmasını istemiyor, o kadın her şeyden önce huzur istiyor, güven istiyor, barış istiyor, yaşama hakkına saygı gösterilmesini istiyor.

Bunca zulme, katliama ses çıkarmayan hiç kimsenin, kadının adını ağzına almaya dahi hakkı yoktur. Mısır’da Tahrir Meydan’ında haklarını ararken gök ekin gibi biçilen kadınlara, Esma’lara gözünü kapatanın, kadının adını dahi ağzına almaya hakkı yoktur.

Kendi ülkesinde her köşe başında bir meta gibi alınıp satılan kadınları görmezden gelip, inancının gereği olarak örtünen kadınlara yasak getirenlerin kadının ismini dahi ağızlarına almaya hakları yoktur. Kadın istismarı asıl budur, kadın bedeninin istismarı asıl budur. Kadının ötekileştirilmesi, kadının sınıf ayrımına tabi tutulması asıl budur.

Birbirlerinden yaratılış bakımından karakter, güç, kuvvet bakımından çok farklı olan kadınla erkeği aynı yarışa sokmak, kadının hakkını korumak asla değildir. Bir eş olarak, bir evlat olarak kadını Allah’ın bir emaneti olarak görmek ki, Sevgili Peygamberimizin Veda Hutbesinde kadının bir emanet olarak bizlere verildiğini ifade ettiğini hatırlatmak isterim. Bu, kadına karşı ayrımcılık değil, tam tersi kadını baş tacı etmektir, kadını yüceltmektir.

Ayaklarının altına Cennet serilen kadının, analık vasfına vurgu yapmak, kadına karşı ayrımcılık değil, ama tam tersine ona karşı sonsuz bir hürmetin ifadesidir. Bazıları diyor ki, “bize ana demeyin, biz kadınız.” Ben diyorum ki, az önce gayet güzel burada söyledi, doğuran, doyuran, yetiştiren. Ben anasının ayaklarının altını öpen bir evladım. Anacağım ayağını çekerdi, ben zorla öperdim. Derdim, ‘benden Cennetin kokusunu mu esirgiyorsun anacağım’ derdim. Şimdi az önce Ergün kardeşimi de dinledik. Bu idrake varmak kolay bir iş değil. Bak, babalarının ayaklarının altında değil dikkat edin, annelerin ayakları altında, o makamdır, o makama ulaşmak herkesin de karı değil.

Değerli Kardeşlerim,

Kadınla erkek arasındaki fıtri farklara işaret etmek kadına karşı ayrımcılık değil, tam tersine onun haklarının korunmasının, kollanmasının garantisidir. Kadın bedenin istismarına karşı çıkmak, onun bir meta, bir istismar aracı olarak kullanmasına itiraz etmek ayrımcılık değil, tam tersine kadının onuruna, haysiyetine saygı göstermektir. Biz, her türlü ayrımcılığı ret eden, her türlü ayrımcılığa karşı çıkan bir inancın, bir medeniyetin mensuplarıyız. Batıda kadının, insan sayılıp sayılmayacağı tartışılırken, bizim inancımız sadece cinsiyetinden dolayı kadını aşağılamayı, öldürmeyi katiyen men etmiştir. Hatta Peygamberimiz, kız çocuklarını en iyi şekilde yetiştiren, erkek çocuklarından ayrı tutmayan babaları Cennetle müjdelemiştir.

Bu milletin inancıyla, kültürüyle kadınlara yönelik şiddeti, ayrımcılığı yan yana getiren çok büyük haksızlık etmiş olur. Töre cinayetleri olarak adlandırılan sorun, esasen sadece kadınlarla ilgili değildir. Bu ad altında asla tasvip edemeyeceğimiz çok sayıda sapkın uygulama var, kadın cinayetleri de bunlardan biridir. İşte Mersin Tarsus’ta Özgecan evladımızda yaşadığımız bunlardan bir tanesidir. Ama bunun üzerinden bir milletin inancının, kültürünün, topyekûn itham altında bırakılmasına da rıza gösteremeyiz. Yanlışlarla mücadele edeceğiz, doğruları da yaşatacağız. Ancak bu şekilde geçmişten geleceğe, maziden atiye giden bir kültürel devamlılık, kültürel akış sağlayabiliriz.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye’nin geçmişte yaşadığı sancılı dönemlerin mağdurlarının başında yine kadınlar geliyor. Balkan Savaşlarından, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na son bir asırlık dönemde yaşadığımız tüm yıkımların yükünü kadınlarımız omuzlamıştır. Geride kalan ailelere bakarak, hepsi bu yükü omuzlamıştır. Gerektiğinde omuzunda cephane taşıyarak, cephede su dağıtarak bu yükü omuzlamıştır. İnancından, kültüründen, tarihinden dolayı taciz edilerek, aşağılanarak, hatta itilip kakılarak bu yükü omuzlamıştır.

Hatırlayınız, bu ülkenin Meclis’inde sadece başörtülü olduğu için bir Merve Hanıma yapmadıklarını bırakmadılar, hatta vatandaşlıktan çıkardılar. Üniversitelerinde, diğer eğitim kurumlarında kız öğrencileri okulların kapılarından içeriye sokulmadı. Benim de iki kız evladım aynı akıbete uğradı. Evlatlarımın dördü de maalesef bir kotaya tabi tutuldu, katsayıya tabi tutuldu ve bu ülkenin üniversitelerinde okuyamadılar. Niye? ‘Siz imam hatip mezunusunuz’ dediler ve Türkiye’nin üniversitelerine sokmadılar. Biz ‘kızlarımız okusun, hayatın hiçbir alanında geri kalmasın’ derken, bizim kızlarımızı cebren okullardan dışarı attılar. Biz kadınlar çalışma hayatında erkeklerin gerisinde kalmasın diye gayret ederken, birileri başörtülü kadınların kamuda, hatta özel sektörde kökünü kurutmanın mücadelesini veriyordu.

Şimdi erkek ve belli kalıpta bayanlar kamuda çalışıyor da, niye diğeri çalışmasın, ne farkı var? Bu İngiltere’de oluyor, Amerika’da oluyor, Avrupa’nın bütün ülkelerinde oluyor da, benim ülkemde niye olmasın? Şair ne güzel söylüyor; “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.” Böyle baktılar. Yeri geldi bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman dediler, ama Müslüman kendi inancının gereği olarak okumuş, üniversite bitirmiş, ama o kalkıp bu ülkede diğer hanım kardeşiyle başı açık-başı örtülü, ne fark eder, hepsi bizim yavrumuz bunların, hepsi bizim vatandaşımız, o da istifade edecek, o da istifade edecek, bu ayrımcılık niye? Yıllarca bunu yaptılar.

Bakınız, Gezi olayları yaşadık değil mi? Gezi olayları esnasında bir genç kadın ki Genel Başkanı olduğum Partinin bir Belediye Başkanının gelinidir bu, bir anne yanında çocuğu da olduğu halde bir grubun Kabataş’ta tacizine maruz kaldı. Ne oldu biliyor musunuz? Kimse o kadını, o hanımefendiyi taciz edenleri konuşmadı, onları kınamadı, onların peşine düşmedi. Tacize uğrayan kadına ise etmedik hakareti bırakmadılar. Terbiyesizce, ahlaksızca, vicdansızca o kadının üzerine gittiler, gitmeye devam ediyorlar. Hatta bu hanımefendiyle ilgili gidip incelemesini yapıp, olumlu yazılar yazan dört tane bayan köşe yazarına da olmadık hakareti de bırakmadılar ve şimdi de bir taraftan yalan yanlış hakaretlerle sosyal medyada üzerlerine gitmeye devam ediyorlar. Hani tacizde esas olan kadının beyanıydı, hukuk böyle diyor. Müftünün karısıyım diyerek, istismar yapana sesini çıkarmayanlar, tacize uğrayanın acısını deşmek için seferber oldular. Müftünün karısı falan değil ha, tam bir istismar. Bir taraftan bakıyorsunuz çarşaflı kadınlara rozet takarken, öteki tarafta çarşaflı kadınları köle olarak gösteren sergiler açtılar bu ülkede. Milletin değerleriyle uyumlu görünmek adına bir yandan çarşaflı kadınlarla resim çektirirken, diğer yandan onları zincire vurup, sergi salonunun ortasına oturttular. Benim annem de başörtülü edebiyatı yaparken, aynı zamanda elleri öpülesi anaları evlatlarının mezuniyet törenlerine, düğünlerine almayıp, gözleri yaşlı şekilde kapılardan çevirdiler. Demek ki bunlar için önemli olan kadının bizatihi kendisi değil sadece bazı kadınlar; asıl ayrımcılık işte budur.

Her ölümden, her acıdan kendileri için elverişli bir malzeme çıkarmanın peşinde koşanlar var ya, işte asıl ayrımcı onlardır. Üniversite kapısında başörtülü nöbeti bekleyenler var ya, işte asıl ayrımcı onlardır. Bu milletin kendi bağrından çıkardığı kurumlar olan imam hatipleri, meslek liselerini, oralarda okuyan kız öğrencilerimizi sırf kendi kalıplarına uymuyor diye tahkir edenler var ya, işte asıl ayrımcı onlardır. Tacize uğrayan kadının kendisine değil kıyafetine bakanlar var ya, işte asıl ayrımcı onlardır.

Güya kadın haklarını savunmak adına ortaya çıkan bu gibiler, aslında kadınlara en büyük hakareti ediyorlar. Ayrımcılığa maruz kalan, şiddete uğrayarak hayatını kaybeden, taciz edilen kadınların hakları asla bu şekilde savunulamaz. Ne diyor şair: “Kayalıklarında bir genç öldüğü gün beldenin, halkı seni karanlık rüyalarında görür. Ey yadı gönlümüzden çıkan afet senin, sevmediklerin değil sevdiklerin ölürmüş.”

Evet, biz hiçbir ayrıma tabi tutmadan sadece ve sadece insan olduğu gibi, yaratılmışların en şereflisi olduğu için tüm insanları seviyoruz. Onlar için çalışıyor, onlar için seviniyor, onlar için üzülüyoruz. Ben kadına karşı yapılan her türlü ayrımcılığa olduğu gibi, bu tür ayrımcılıklara karşı da bugüne kadar var gücümle mücadele ettim, bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğim.

Başbakan olarak kadın haklarıyla ilgili biliyorsunuz 2010 Anayasa değişikliklerine çok önemli değişiklikleri koyduk, niye? İşi sağlama bağlayalım diye. Yasal değil anayasal. Sağlama bağladık, gelecek teminat altında olsun. Bir evlat olarak, bir eş olarak, iki kız çocuğu, iki gelin sahibi bir baba olarak, her şeyden önce bu benim kendime karşı sorumluluğumun, kendime karşı saygımın gereğidir.

Bu vesileyle ne şekilde olursa olsun şiddete maruz kalarak hayatını yitirmiş tüm kadınlarımıza, tüm kızlarımıza cenabı Allah’tan rahmet diliyorum. Masuma, mazluma, bilhassa da bu durumdaki kadına el kaldıran, canını yakan, ölümüne yol açan herkesi de lanetle anıyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Elbette her türlü istismar, her türlü ayrımcılık kötüdür. Ama kadının emeğinin istismarı bir başka kötüdür. Kadının iş hayatında maruz kaldığı ayrımcılık bir başka kötüdür. Biz kadının çalışmasına, kendi ihtiyaçları için evine, ailesine katkıda bulunmak için para kazanmasına asla karşı değiliz. Kariyer yapmak isteyen kadının da, kendi işini kurmak isteyen kadının da yanındayız. İş yerlerinde kadınların haksızlığa maruz kalmasına, daha düşük ücretle çalıştırılmasına, sosyal haklarının kısıtlanmasına asla izin vermedik, asla izin vermiyoruz.

Aynı şekilde çocuğu olan kadının annelik görevlerini çalıştığı iş yerinin engellemesine de müsaade etmiyoruz. Bunun için geçtiğimiz 12 yılda pek çok anayasal, yasal değişiklik yaptık. Mevzuat düzenlemeleri getirdik. Bugün kadınların iş hayatındaki yeri, eskisiyle mukayese edilemeyecek kadar iyi durumdadır.

Sizler, 20 yıldır bu kurultaylarda bu meseleleri konuşuyor, tartışıyorsunuz. Değişimi bizzat yaşayan, en iyi gören, en iyi takdir edecek olan sizlersiniz. Birtakım eksikler, birtakım aksaklıklar, yapılması gereken birçok şeyler muhakkak vardır, olabilir. Yalnız sizler birliğinizi-beraberliğinizi muhafaza ettikçe, kendi haklarınızı koruma konusunda kararlı davrandıkça bunların da kısa sürede aşılacağından şüpheniz olmasın.

Her alanda olduğu gibi iş hayatında da kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapıyoruz, niçin? Çünkü geçmişten beri gelen çok büyük bir boşluk var, çok büyük bir haksızlık var. Bunu süratle telafi etmek için pozitif ayrımcılık yoluna gidiyoruz. Bugün eğitim konusunda artık kadın-erkek ayrımı diye bir şeyin neredeyse kalmadığını görüyoruz.

Vatandaşlarımız erkek çocuklarının okumasına önem veriyorsa, kız çocuklarının okumasına da en az o kadar önem veriyor, burada çok ciddi bir hamdolsun irtifa kazandık. Kız çocuklarını okutmak isteyen dar gelirli vatandaşlarımıza, erkek çocuklarına göre daha fazla eğitim yardımı yapıyoruz, bunlar geçmişte yoktu. Yine kamuya personel alımında, kadın-erkek ayrımı bulunmuyor.

Kendi işini kurmak isteyen kadınlara, erkeklere göre daha avantajlı krediler, hibeler sağlanıyor. Kadın işçi çalıştıran işverenlere ciddi destekler sağlıyoruz. Pek çok ilimizde uygulanan SODES projeleriyle bilhassa kırsal kesimdeki, nispeten geri kalmış bölgelerdeki kadınlarımıza mütevazı, ama çok önemli destekler veriyoruz. Tüm bu çabalar sayesinde kadınların iş gücüne katılımında çok ciddi bir artış sağlandı. Sağlıkta yaptığımız reformlarda yine kadınlara, annelere öncelik veriyoruz. Şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili çok önemli reformlar gerçekleştirdik. Engellilerde biliyorsunuz ayrıca evinde engelli yavrusuna bakan anneye çok çok önemli bir destek veriyoruz.  Daha önce bunlar yoktu, ama şimdi var. Asgari ücret karşılığı, aynen asgari neyse bunu o anneye veriyoruz.

Adli ve idari pek çok düzenlenmeyle kadınlarımıza yalnız olmadıklarını gösterdik. Siyasal alanda kadınların görünürlüğü, ki az önce ifade edildi, sayı hamdolsun artışta, inanıyorum ki, 7 Haziran seçimlerinde kadın milletvekillerimizin önceye, yani şu ana göre çok daha artacaktır. Her seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, il genel meclislerinde, belediye meclislerinde daha fazla kadın temsilci yer almaya başladı, belediye başkanlarımız arasında aynı şekilde. Burada sayması çok uzun sürecek pek çok çalışmayla kadınlarımızın iş hayatında ve sosyal hayatta etkin olmalarını temin ediyor, kendilerine destek veriyoruz.

Tabii tüm bunlar olurken benim üzerinde hassasiyetle durduğum bir mesele var, onu unutmamamız gerekiyor. Her fırsatta Türkiye’nin en büyük avantajının genç, dinamik, eğitimli ve üreten nüfusu olduğunu söylüyoruz; ama nüfusumuz giderek yaşlanıyor.

Eskiden çevremizde çok sayıda 3-5-9-10 çocuklu aile varken, bugün bakıyorsunuz 1 çocuk, 2 çocuk var, 3 çocuğu nadiren görüyorsunuz. Bu durum ülkemizin geleceği için çok ciddi bir sorundur. Şunu unutmayalım: Güçlü milletler güçlü ailelerle kurulur, güçlü ailelerin teminatı işte bu salondur, Kadınlar Kurultayı’dır.

Ailelerdeki çocuk sayısının azalmasının elbette çeşitli sebepleri var, ama en önemli sebeplerden birinin çalışma hayatında yer alan kadının çocuk konusunda isteksiz davranması olduğunu biliyoruz. Bu konuda sigorta primlerinden süt iznine kadar pek çok düzenleme yapıldı, yenileri de yapılıyor. Sizlerden rica ediyorum, sorumluluk makamında Cumhurbaşkanı olarak, bu konuda lütfen hassas olalım. Bakın Batı geriliyor, artık yaşlı bir nüfus Batıda var. Eğer şu andaki gibi gidersek, biz de aynen Batının akıbetine uğramaya doğru gidiyoruz. Çocuk hiçbir işe mani değildir; bakın artık devlet-özel sektör, her yerde artık kreşler de açılıyor, tüm bunların yanında özel, bunlara da verdiğimiz destekler var. Tam tersine, çocuk her işin bereketidir ve çocuk rızkıyla gelir, bunu da biliniz. Çocuk evin neşesidir, geleceğinin teminatıdır.

Ben katıldım nikâh törenlerinde en az 3 çocuk tavsiyesinde bulunduğumda, bazıları bunu kendilerince dalgaya alıyor. Onlar tehlikenin farkında değiller. Bu, ülkemizin, milletimizin ve bizatihi sizlerin, kendinizin, ailenizin bekası meselesidir. Eğer olay paraysa, dikkat edin, ülkemizde zenginlerin ailelerine bakın, ya 1 çocuğu vardır, ya 2 çocuğu var, trilyonlar var ellerinde, ama bu kadar. Niye? Bu başka bir mesele, bu başka bir mesele. Beypazarı’ndan bir ses var, ne diyor? Yaşlı amca şunu söylüyor: Cumhurbaşkanıma söyleyin diyor, bir olur garip olur, iki olur rakip olur, üç olur dengi olur, dört olur bereket olur, gerisi Allah kerim diyor.

Çalışan kadınların çocuklarına bakabilmeleri, onlarla yakından ilgilenebilmeleri için ne lazımsa yapıldı, yapılacak, yapılıyor, bu konuda en küçük bir tereddüdünüz olmasın. Çocuklarımızın eğitimi konusunda, sağlık hizmetleri konusunda, diğer hizmetler konusunda hiçbir endişeniz olmasın. Türkiye hamdolsun bu alanlarda gerçekten çok iyi bir yere geldi, giderek ve standartlarını yükselterek, yoluna devam ediyor. Hiçbir çocuğumuzun imkânsızlıklardan dolayı hayata dezavantajlı başlaması, diye bir şey söz konusu değildir, aileleriyle birlikte kamunun tüm imkânları çocuklarımızın emrindedir. Buradaki tüm hanım kardeşlerimin bu hususta hassasiyet sahibi olduğuna inanıyorum.

Bir kez daha Türk Metal Sendikası 20. Büyük Kadın Kurultayı’nın hayırlı olmasını diliyor, tüm katılımcıları saygıyla, sevgiyle selamlıyor, hepinizi Allah’a emanet ediyorum.