'28 Şubat'lar Bin Yıl Sürmez' Programında Yaptıkları Konuşma

28.02.2015

Sayın Başkanı ve Değerli Üyeler,

Değerli Kardeşlerim,

Hanımefendiler, Beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, ‘28 Şubat’lar Bin Yıl Sürmez’ programının başarılı geçmesini, ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Programı düzenleyen AKDER’in Sayın Başbakanına, programında emeği geçen herkese, tüm konuşmacılara, hazırlıkları sürdüren, ön hazırlıkları yapan tüm kardeşlerime yine özellikle teşekkür ediyorum.

Sözlerimin hemen başında dün vefatının 4’üncü seneyi devriyesini geride bıraktığımız Profesör Doktor Necmettin Erbakan Hocamızı rahmetle, minnetle, şükranla yad ediyorum. Hocamızın milletimize bıraktığı manevi mirasının gelecek nesiller tarafından da örnek alınacağına, takip edileceğine inanıyorum. Bir kez daha Hocamıza Cenabı Allah’tan rahmet diliyorum, Rabbim mekânını Cennet eylesin diyorum.

Değerli kardeşlerim,

Ülkelerin, milletlerin, insanların hayatlarında önemli dönem noktaları, önemli yıldönümleri vardır. Bunların bir kısmı aydınlığa çıkışın, yeni bir dönemin perdesinin açılışının müjdesidir. Bizim için Resulü Zişan Efendimizin doğum tarihi olan miladı takvimle 571 böyle bir tarihtir. Aynı şekilde milletimiz için Malazgirt Zaferi’ni ifade eden 1071, Osmanlı’nın kuruluş tarihi kabul edilen 1299, İstanbul’un Fethi olan 1453 böyle tarihlerdir. Millet Meclisimizin açılış tarihi olan 1920 de böyle bir tarihtir.

Bir de karanlık tarihler, acı yıldönümleri vardır, Cumhuriyet dönemine baktığımızda, 1960, 1971, 1980 hep böyle tarihlerdir. Bir de 1997 var tabii, 28 Şubat 1997, bundan tam 18 yıl önce bugün Türkiye bir demokrasi faciası, bir demokrasi katliamı yaşamıştır. Adına ‘post-modern darbe’ dediler, ama aslında bu milletin değerlerine, inançlarına, kültürüne karşı başlatılmış fütursuzca, nobranca bir saldırıydı. 28 Şubat bu konuda bir ilk değildi, son da olmadı. Milli Şef özlemi içinde olanlar 1960 darbesini ve bunun peşinde olanlar neyin peşindeyseler 28 Şubat’ı yapanlar da aynı şeyin peşindeydiler. Onun izdüşümü olan 1980 darbesini yapanlar neyi murat ediyorlarsa, 28 Şubat’ı gerçekleştirenler de aynı gayeyi taşıyorlardı. Aynı şeklide 17-25 Aralık darbe teşebbüsünde bulunanlarla 28 Şubat’çıların hiçbir farkı yoktu.

Görünüşte belki isimler farklıydı, yöntemler farklıydı, söylemler farklıydı, ama amaç hep aynıydı. Amaç, ülkenin yönetimini millete vermemekti, amaç, milletin kendi inancıyla, kendi tarihiyle, kendi değerleriyle, kendi kültürüyle, kendi yönetimiyle söz sahibi, iktidar olmasını engellemekti. İktidar sahibi olmayı engellemeye gayret edenler bunu başarabildiler mi? Hayır. Fakat onlar öyle kararlıydılar ki, her ihtilalde, her müdahalede gerekirse milyonlarca insanın canından olmasını göze almışlardı.

Bizim milletimizin devlet terbiyesi, kendi varlığına kastetmiş olsa dahi devleti temsil edenlere fiili mukavemete izin vermediği için böyle bir faciayla karşılaşılmadı. Altını çizerek ifade ediyorum bunun sebebi kesinlikle bu darbeleri yapanların aklı, vicdanı, ahlakı değil, sadece ve sadece milletimizin ferasetiydi, basiretiydi.

Aynı ferasetler şartlar normale döner dönmez, milletin kendi iradesini ortaya koyarak, kendi temsilcilerine sahip çıkmasını da sağlamıştır. Demokrat Parti ve Rahmetli Menderes işte bu anlayışın ürünü olarak hükümete geldi, özel yine bu anlayışın ürünü olarak bir ihtilal döneminin ardından milletiyle bütünleşti. Ve 2001 yılında arkadaşlarımla birlikte kurduğum siyasi parti de bir yıl sonra, iktidara gelerek aynı şeklide milletin gönlündeki yerini aldı. Milletimiz hiçbir zaman darbecilere ülkeyi ilanihaye emanet etmedi, ama bu süreçlerde pek çok acı yaşandı az önce ekranda izlediğimiz gibi.

Rahmetli Menderes’in idamı hala milletimizin gönlünde kanayan bir yaradır, ama onu idam edenler, onun idam kararını verenleri kimse hatırlamıyor. 12 Eylül’de suçlu olup olmadıklarına bakılmazsızın sırf bir o taraftan, bir bu taraftan anlayışıyla darağaçlarına gönderilen fidan gibi delikanlıların acısı hala yüreklerimizde tazedir. Aynı şekilde 28 Şubat’ta okulundan, işinden, hatta vatanından edilen, haksız yere eziyete uğrayan, zulme maruz kalan insanların yaşadıkları da tüm canlılığıyla gözlerimizin önündedir.

Sadece ve sadece başörtüsü taktığı için üniversitelerimizin kapısından çevrilenler, imam hatip okullarında okuduğu için dindar olabilmek veya dindarlığının gereğini yerine getirebilmek için bir gayretin içerisinde olmak, orada okumak için gayret edenlerin 28 Şubat zulmünün içinde nasıl yaşadıklarını burada birçok anne-baba gördüğü gibi, ben de bir baba olarak yaşadım. Sadece ve sadece bir siyasi partide faaliyet gösterdiği, hatta yalnızca ona muhabbet beslediği için olmadık tacizlere maruz kalan insanlar oldu. Okullarda cadı avına çıkıldı, iş yerlerinde cadı avına çıkıldı, sokakta, hatta camilerde cadı avına çıkıldı. Din adamı kisvesinde başörtüsüne füruat diyenler çıktı ortaya.

Meşru hükümete gitsin diyenler, beceremediniz, artık bırakın diyenler darbe rejiminin ürünü hükümeti hayırlı olsun diyerek sevinç çığlıklarıyla karşıladılar. Türkiye’nin her meselesi her meselesi çözülmüş de, sadece bu meselesi kalmış gibi tüm kurumlar, tüm kuruluşlar kamunun tüm insan gücü bu iş için seferber edildi, takipler yapıldı, tahkikatlar yapıldı, soruşturmalar açıldı, mahkemeler kuruldu. Sonuçta birkaç istisna dışında bunların hepsi sonuçsuz kaldı. Yasaklanmak istenen başörtüsü, bırakın üniversiteleri artık hamdolsun kamuda da serbest hale geldi.

Kapatılmak istenen imam hatipler, biliyorsunuz orta kısımları kapatılmıştı, hatta bir katsayı engeli çıkardılar, dolayısıyla o katsayıyla da zaten üniversitelere gitmenin önünü kestiler, fakat bütün bu gayretlere rağmen yeniden milletimizin gözbebeği kurumları haline geldi. Göreve geldiğimizde Türkiye’de imam hatiplerde, artık lise sadece, 60 bin öğrenci vardı, orta kısımlar filan açıldıktan sonra şimdi hamdolsun, 1 milyona yakın imam hatipli öğrenci var.

Bunlar zorla olan şeyler değil, bunlar arzuyla olan şeyler. Açın önünü, nereye gitmek istiyor? İmam hatibe, gitsin. Nereye gitmek istiyor? Meslek lisesine, gitsin. Nereye gitmek istiyor? Fen lisesine, Anadolu’ya, gitsin, açın önünü ya, bu bir yarış. Ve bu yarışı yapan yavrularımızın önünü tıkamak değil, alternatiflerle onların önünü açmamız gerekiyor, bunu başarmamız gerekiyor. İşte şimdi bu kilitler kırıldı, yavrularımızın önü açıldı, nereye istiyorsa, nereyi başarıyorsa oraya gitmenin adımlarını atıyoruz.

Kapılarına kilit vurulmak istenen Kur’an kursları daha da yaygınlaşarak faaliyetlerini sürdürüyor, hatta Kur’an dersleri, siyeri nebi dersleri seçmeli ders olarak tüm okullarda okutulabiliyor.

Siyasetten tasfiye edilmek istenen kadrolar bugün ülkeyi yönetiyor. Bürokrasiden kökü kazınmak istenen insanlar her kurumda en üst noktalarda bulunuyor. Elden ele dağıtılan listelerle ticari faaliyetleri sona erdirilmek istenen firmalar işlerini daha da büyülterek, yollarına devam ediyor. Yarasa diye hakaret ettikleri insanlar milletin umudu, milletin önderi oldular.

Ama bu süreçte yol açılan mağduriyetlerin, çektirilen acıların, yaşatılan ayrılıkların acısı yüreklerde tabii ki sonsuza kadar kalacak, onlar bedel ödediler, onlar çok acı çektiler. Üniversite kapısında başörtüsü hoyratça çekilerek alınmak istenen yavrularımızın gözyaşları hiçbir zaman unutulmayacak, onların annelerinin feryatları, onların annelerinin gözyaşları hiçbir zaman unutulmayacak. Önlerine katsayı duvarları örülerek, kaymakam, hakim, vali doktor, mühendis olması engellenen İmam hatipli öğrencilerin ahı bunun müsebbiplerini hiçbir zaman rahat bırakmayacak.

Tabii bunu ancak bedel ödeyen anne-babalar bilir, bedel ödemeyenler bilmez, çünkü bunun bedelini ben de bir baba olarak. Benim de 3 tane yavrum aynı şekilde bu katsayı engeliyle ülkemde okuyamadı, yüksek puan almalarına rağmen katsayı engeli sebebiyle okuyamadılar. Çünkü gördük, öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya, öyle bir noktaya gelmişti. Ama ne oldu, işte bunlar yavrularımızı ev sahibi yaptılar, yani ilim sahibi yaptılar, burada okuyamadılar, işte gittiler Avustralya’da okudular, gittiler Almanya’da okudular, gittiler Amerika’da, İngiltere’de, buralarda okudular, masterlarını yaptılar, doktoralarını yaptılar, çok daha farklı, çok daha güçlü bir şekilde tekrar kendi ülkelerine döndüler. Kendi ülkesinde eğitim görmesi engellendiği için yurt dışına gitmek, gurbete gitmek zorunda kalan, anasından, babasından, sevdiklerinden koparılan insanların vebalinden işte buna sebep olanlar kurtulamayacak.

Seçimle iş başına gelmiş bir hükümetin, halkın oylarıyla iktidara gelmiş siyasi partilerin meşru haklarını, kiril senaryolarla, iftiralarla,  kumpaslarla ellerinden alanları bu millet asla affetmeyecek. Rejimi koruyoruz bahanesiyle milleti soyanlar, ülkenin kaynaklarını birilerine peşkeş çekenler tarih önünde asla kedilerini ibra edemeyecekler.

Nasıl bu millet, Milli Şef dönemini kâbus gibi hatırlıyorsa, 1960 darbesini yapanları 55 yıl sonra dahi lanetle anıyorsa, 1980 darbesini yapanları 35 yıl sonra sorguya çekiyorsa, 28 Şubat’ın failleri de aynı şekilde mahşeri vicdanda mahkûm olmuşlardır.

Aslında biz 28 Şubat’ı hukuk önünde de mahkum etmek için üzerimize düşeni yaptık. Ama aynı çarpık anlayışın bir başka tezahürü olan paralel devlet yapılanmasının, emniyet ve adalet sistemi içinde yol açtığı sıkıntı, bu davanın sağlıklı şekilde yürümesini engelledi. Evet, paralel devlet yapılanması 28 Şubat’çıların, 1960 darbecilerinin, 1980 ihtilalcilerinin yapmak istediklerini cemaat görüntüsü, hizmet kılıfı altında yapmak isteyen bir yapının adıdır. Zaten bunun için biz 17-25 Aralık hadisesine ne diyoruz? Darbe teşebbüsü diyoruz.

28 Şubat’çıların 1998’de şahsımı mahkum ettirmeleri şahsımla değil, temsil ettiğim değerlerle, onun devamıyla ilgili bir davaydı. Düşünün ki, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Talim Terbiye Kurulu’nun teyit ettiği, tescil ettiği, tavsiye ettiği bir dörtlüğü okuduğum için tuttular içeri attılar ve gerekçe devleti yıkmak, bir dörtlükle devleti yıkacağız, bunları yaşadık, ama elhamdülillah, nereden nereye geldik.

17-25 Aralık darbe teşebbüsünde bulunanlar da aynı şekilde şahsımı değil, doğrudan milletin değerlerini, tarihini, medeniyetini hedef almıştı. Milletim, 1999’da cezaevinden çıktığımda beni nasıl bağrına bastıysa, kurduğumuz partiyi iktidara, şahsımı başbakanlığa layık gördüyse, 2014’te de aynı şekilde sahip çıktı, yüzde 52’lik bir destekle Cumhurbaşkanlığı makamına getirdi.

Kardeşlerim,

Bizim davamız bu milletin davasıdır, çünkü bizim yolumuz milletin yoludur. Hamdolsun, bugüne kadar milletimiz bizi sahipsiz, yalnız bırakmadı, biz de milletimize mahcup olmadık.

Değerli kardeşlerim,

28 Şubat’ı yaptıktan sonra kendilerini öylesine güçlü, öylesine muktedir görüyorlardı ki, hatırlayın, ‘28 Şubat bin yıl sürecek’ diyorlardı. Bunlar keramet sahibiydi ve kerametlerini de gördük, yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor ve o kadar sürdü. Kendilerince kuytulara, karanlık köşelere mahkûm ettikleri insanların akıbetlerinden öylesine emindiler ki, onlara ‘yarasa’ diyorlardı. Aynı şekilde 28 Şubat’ı yaparak hedef aldıkları tüm değerlerin sembollerinden biri olarak gördükleri şahsımın siyasi hayatımı bitirdiklerine öylesine emindiler ki, ‘muhtar bile olamaz’ diye manşetler atıyorlardı. Çok iyi tanıdığınız bir savcı benimle ilgili 146’ncı maddeden davayı açtığında ben şok oldum, ne yaptığımı da şaşırdım. Hemen anında 3 saat ifade, 3 saat ifadeden sonra nöbetçi hakimin karşısına çıktım, fakat hakim bey de biraz böyle yüzünde teşebbüs vardı, o biraz beni rahatlattı, fakat ‘idamın isteniyor’ deyince orada şaşırdım, Allah Allah, neydi bu diye filan. İçeride verdiğim ifadelerle bu istenen şeyin pek de uyumlu olmadığını gördüm. Ben Belediye Başkanı olarak neler yaptığımı anlattım, ama orada istenenin çok farklı olduğunu gördüm. Elhamdülillah, arkadan takipsizlik kararı geldi, istenen idam, gelen takipsizlik. Demek ki, tezgahı iyi kuramamış, tezgahı iyi kuramadıkları için tezgah orada bozuluverdi. Niye? Kaderin üstünde bir kader vardır.

Sizin birliğiniz, sizin beraberliğiniz, sizin bütünlüğünüz, sizin dualarınız hamdolsun bu yolculukta bizi hiç yalnız koymadı.

Bugün şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, 28 Şubat’ın da, aynı çizgide başlatılan daha pek çok teşebbüsün de akamete uğradığını, boşa çıktığını görüyoruz. Bu millet 28 Şubat’ların değil, kendi iradesinin bin yıl süreceğini eline geçen her fırsatta haykırmıştır, göstermiştir. Bu millet kendi iradesine saygı duyanı, kendisine hizmet edeni, değil muhtar, memlekete Cumhurbaşkanı yaptığını göstermiştir. Bu millet kendi verdiği imkanları kendisine ihanet için kullananları asla affetmeyeceğini, ilk fırsatta hesabını soracağını, defterini düreceğini de göstermiştir.

Ama burada bize çok önemli bir görev düşüyor, Türkiye’nin bir daha 28 Şubat’ları yaşamaması için, bu tür darbelere, darbe teşebbüslerine fırsat veren, imkân veren, cesaret veren sıkıntıları çözmemiz, tüm unsurları ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bunun için elbette önce sağlam bir duruş ortaya koymamız gerekiyor.

Hamdolsun, 2007’de 27 Nisan bildirisinde bu duruşu sergiledik. Eğer 27 Nisan bildirisinde bu duruş sergilenmeseydi, eğer geri vitese takılsaydı bugün burada olmazdık. Ama o 27 Nisan bildirisi cevabını kararlılıkla alınca, işte o bir kırılma noktasıydı, hamdolsun devran farklı dönmeye başladı. 2013’ten önce Gezi Olaylarında, ardından 17-25 Aralık’ta yine bu duruşu sergiledik, kamuoyunda bilinen, bilinmeyen pek çok hadisede bu duruşu sergiledik, eğer böyle davranmasaydık inanın Türkiye 28 Şubat’tan, 12 Eylül’den, 27 Mayıs’tan da beter dönemler yaşayabilirdi. Çünkü ülkemizin gelişmesini, ülkemizin kalkınmasını, milletimizin güçlenmesini sadece içerideki odaklar değil, bilesiniz ki dışarıdaki odaklar da ciddi bir şekilde engellemek, bölmek, parçalamak istiyorlar ve bunun gayreti içerisindeler. Şu anda bitti zannetmeyin, bu süreç hala devam ediyor, ama buna karşı biz de kararlı bir şekilde mücadelemizi sürdüreceğiz ve inşallah ülkemizi çok daha farklı bir yere taşıyacağız.

Siyasi ve sosyal kaos oluşturarak Türkiye’yi Mısır’laştırmak isteyenlere, Suriye’leştirmek isteyenlere fırsat vermedik ve vermeyeceğiz.  Ekonomik olarak Türkiye’yi Yunanistan’laştırmak isteyenlere de izin vermedik. Şimdi bu kazanımları daha güçlü, daha büyük bir atılımla tahkim etmek mecburiyetindeyiz, buna mecburuz, işte bunun için yeni anayasa diyoruz, işte bunun için başkanlık sistemi diyoruz. Bir daha kimse 27 Mayıs’lara, 12 Eylül’lere, 28 Şubat’lara, 17-25 Aralık’lara teşebbüs edemesin diye yeni Türkiye, yeni anayasa ve başkanlık sistemi diyoruz. İstikrarsızlıktan, zayıflıktan, bölünmüşlükten, çatışmalardan beslenenlerin önünü ilelebet kesmek için yeni Türkiye, yeni anayasa ve başkanlık sistemi diyoruz. Türkiye’nin imkânları, kaynakları, potansiyeli, vesayet odaklarını arkalarına alan bir avuç imtiyazlı tarafından yağmalanamasın diye bu değişimi istiyoruz. Bu derneğin kurulmasına sebep olan sancılar bir daha yaşamasın diye bunu istiyoruz.

Bakınız, bugün Fransa’da, İsviçre’de, son olarak Avusturya’da Müslümanların günlük hayatlarını doğrudan etkileyecek düzenlemeler yapılıyor. Aslında bunlar Müslümanlara yönelik ayrımcılığı, yasal dayanağa kavuşturan düzenlemelerdir. Adına baktığın zaman sanki Müslümanların lehine, yalan, hiç de alakası yok. Kendilerine göre inandıkları, güvendikleri bir grupla bu toplantıları yapıyorlar ve ondan sonra da yeni bir yasa. Halbuki Avusturya’da İslam’ın resmi din olarak kabul edilmesiyle devam eden süreç Müslümanlar için çok çok daha iyiydi, çok daha yeterliydi. Ve onun için bizim başörtülü yavrularımız Avusturya’ya gittiği zaman kapılarını böyle açtılar, bir Almanya açamadı, çünkü Almanya’da İslam resmi din değil, ama Avusturya’da resmi din. Ve bununla ilgili Avusturya’nın hükümet başkanlarıyla, devlet başkanlarıyla bizim çok çok önemli görüşmelerimiz olmuştu, güzel bir süreç vardı. Ama şu anda gelinen süreç çok da iyi bir süreç değil. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanımızın da yaptığı güzel bir açıklama var. Bu süreci yakından takip ediyoruz, ediyoruz, samimiyetlerini göreceğiz, yani bir taraftan Avrupa Birliği müktesebatı, diyeceksin, ama bir taraftan da Avrupa Birliği müktesebatına tamamıyla ters adımlar atacaksınız. Olay farklı bir zemine doğru kayıyor, bu kayışı durdurmak zorundayız. Bu ülkelerde adete yeni 28 Şubat’lar ihdas ediliyor. Bu ülkelerdeki kardeşlerimizin haklarını daha etkili şekilde savunabilmek için yeni Türkiye’yi, yeni anayasayı, başkanlık sistemini istiyoruz.

Bakınız, savunma sanayi başta olmak üzere ülkemizin her alanda kendisine yeterli, dostlarına yardımcı bir konuma gelebilmesi için bunu istiyoruz. Biz Türkiye’de savunma sanayini ayağa kaldırmak için harekete geçtik, pek çok önemli projeyi hayat geçirdik, ama açık söylüyorum, hala aşamadığımız engeller, hala çözemediğimiz sorunlar var.

Şu anda Silahlı Kuvvetlerimizin dış bağımlılığını hamdolsun yüzde 50’nin altına düşürmüş vaziyetteyiz, bunun daha da ileri gitmesi gerekiyor. Bir ürün geliştiriyorsunuz, üretim aşamasına geçiyorsunuz, parçalarından birini de dışarıdan alıyorsunuz, sonra bu ürünü dostunuz olan ülkelere satmak istediğinizde bir anda karşınıza, dışarıdan alıp kullandığımız o parçanın bakıyorsunuz lisansörleri çıkıyor, ‘hayır’ diyorlar, ‘bunu kendiniz kullanabilirsiniz, ama başka kimseye satamazsınız’ diyorlar. Ya biz dost değil miyiz? Biz stratejik müttefik değil miyiz, model ortak değil miyiz, niye bize bunu yapıyorsun? Kongreden geçmesi şart. Tamam da, bize olduğu zaman bize kongreye sormamamızı sormuyorsun, ama sana geldiği zaman model ortağız, diyorsun ki, kongreden geçmesi lazım. İstedikleri yerde, kongreye mongreye gerek yok, anında başkan o işi bitirebiliyor. İşte tüm bu sorunları süratle aşmak, ülkemizi her alanda hak ettiği seviyelere çıkarmak için yeni anayasa diyoruz, başkanlık sistemi diyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Gördüğünüz gibi 28 Şubat’tan başladığımız mesele, nerelere kadar uzandı, çünkü bunların hiçbiri birbirinden bağımsız, birbirinden ayrı hadiseler değil, hepsi aynı prizmanın farklı yüzleri, ama unutmayın, düşmez kalkmaz sadece Allah’tır, geri kalan her şey değişir, her dönüşür. Biz sağlam durursak, biz inancımızdan, yaşayışımızdan, davamızdan taviz vermezsek, istikametimizi kaybetmezsek gerisi kolay. Yektir Allah, diyerek çıktığımız yol bizi mutlaka doğruya ulaştırır.

Başkalarının bizim kaybettiğimizi sandığı her durumun sonunda zafere ulaştığımızı görürüz. İşte bugün gün dinledik, ne diyor şair?

“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.”

İşte sizler, o yenilgi yenilgi büyüyen zaferin isimlerisiniz. Biz kaderin üstünde bir kader olduğuna iman etmiş insanlar olarak, üzerimize düşeni yapacak, mücadelemizi verecek, ondan sonra da tevekkül edeceğiz. 28 Şubat bunun en güzel ispatıdır, en güzel örneğidir. 28 Şubat’ı yapanları milletimiz belki hatırlamıyor bile belki. Ama bizler, ama sizle işte buradayız, dimdik ayaktayız. Zulümle abad olanın ahiri berbat olur. Biz hizmette yarışacağız, hayırda yarışacağız, fikirde yarışacağız, sevgide yarışacağız, niyet hayır, akıbet hayır.

Bize bugünleri gösteren Mevla’mıza hamdüsenalar ediyoruz. Allah bir daha bu millete, 28 Şubat’lar yaşatmasın, o meşum günleri göstermesin diyoruz. 28 Şubat’tan aldığımız derslerle yeni Türkiye’ye, büyük Türkiye’ye, güçlü Türkiye’ye doğru yürüyüşümüze inşallah hep birlikte devam edeceğiz.

Bu toplantıyı düzenleyen, bu vesileyle sizlerle biraraya gelmemizi sağlayan kardeşlerimizi bir kez daha tebrik ediyorum.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla, muhabbetle selamlıyor, Allah’a emanet ediyorum, sağ olun, var olun.