Valiler Toplantısı Münasebetiyle Verilen Yemekte Yaptıkları Konuşma

27.02.2015

Değerli Valilerimiz,

Çok Değerli Arkadaşlarım,

Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na, milletin evine, hoş geldiniz.

Valiler Toplantısı’nın ülkemiz, milletimiz, şehirlerimiz için hayırlı neticelere vesile olmasını temenni ediyorum. Ankara’da gerçekleştirdiğiniz istişarelerin hem sizler, hem vatandaşlarımız, hem de şehirlerimiz için hayırlı olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Valilerimizin kendi şehirlerindeki resmi ve sivil tüm kuruluşlar arasında sağlayacakları koordinasyon, temin edecekleri uyum çok çok önemlidir. Aynı şekilde 81 vilayetimizde görev yapan valilerimizin hem devlet politikaları, hem de hizmet standardı açısından koordinasyon ve uyum içinde hareket etmelerini önemli görüyorum.

Devlet aygıtı, elbette her biri kendi görev alanında müstakil olarak çalışan, ama diğer unsurlarla da ahenk içinde hareket etmek mecburiyetinde olan bir mekanizmadır. Bu sistemin bir de ruhu vardır. O ruh nedir, nedir o? O ruh, millete hizmet aşkıdır. Siz milletle aranıza mesafe koyarsanız, millete tepeden bakarsanız, milletin derdine, sıkıntısına, talebine kulaklarınızı kapatırsanız asla başarılı bir kamu görevlisi olamazsınız. Bu biz siyasetçiler için de, şimdi tabii artık siyasetten biraz kopuk gibi olsak da aynen geçerlidir. Sadece rutin işleri yürüterek, sadece merkezden gelen emirleri yerine getirerek milletin gönlüne giremezsiniz.

Değerli Vali Arkadaşlarım,

Sizler için hizmet gerektir, ama yeterli değildir. Peki, yeterli olan nedir? Yeterli olan, milletin gönlüne girebilmektir. Eğer milletin gönlüne girebiliyorsanız, o zaman gereği de, yeterli oluşu da yerine gelmiş demektir. Bunun için gece-gündüz demeden, kar-kış demeden her fırsatta, her vesileyle milletin içinde olmalısınız. Ama sadece siz değil ha, eşlerinizle beraber. Çünkü bazı valilerimiz bakıyorum eşlerini ya Ankara’ya bırakıyor, ya İstanbul’a bırakıyor, kendisi de eğer Doğu, Güneydoğu, oralardaysa hanımsız olarak valilik yapıyor. Kusura bakmayın, böyle valilik olmaz; bunu burada tekraren söylemek zorundayım. Çünkü halk valisini eşiyle beraber görmek ister, bunu özellikle hatırlatmak istiyorum.

Eğer bulunduğunuz şehirde mahalle kahvesinde oturup oradaki insanlarla çay içip sohbet etmemişseniz, özellikle hanım valilerimiz de evlerde bunu aynen yerine getirememişse o zaman bu işte bir sıkıntı var demektir. Köy meydanındaki elektrik direğinin dibinde çömelmiş ihtiyar amcanın yanına varıp kendisiyle iki kelam etmemişseniz, tarlada çalışan rençperle konuşurken paçanıza toz-çamur bulaşmadıysa, fabrikada çalışan işçiyle muhabbet ederken ayakkabınıza yağ sıçramadıysa, şehrin arka sokaklarında maç yapan çocukların topuyla bir şut da siz çekmediyseniz, dört duvar arasında çile dolduran hastanın yanındaki sandalyede oturup hatırını sormuşluğunuz yoksa, yoksul evinde kendi getirdiğiniz erzakla hazırlanan ikramdan yemişliğiniz olmadıysa, esnafla yarenliğiniz, muhtarla dostluğunuz, öğrenciyle şakalaşmanız vaki değilse, sedirin üzerine şöyle ayağınızı kıvırıp kurulmuşluğunuz, sobanın üzerinde kaynayan çaydan yudumlamışlığınız, yer sofrasında bağdaş kurup oturmuşluğunuz yoksa burada bir yanlışlık var demektir. Milletin içinde olmayan milletin derdini bilmez, milletin içinde olacağız. Bu millet bizim ailemiz ya, bunun içinde olacağız. Raporlar, rakamlar, istatistikler, brifingler, elbette bunlar kendi içimizde önemli. Ama bunların hiçbiri insanlarla bizzat sokakta ve iş yerlerinde evlerinde yaptığınız sohbetlerin, gözlemlerin, tespitlerin sahiciliğini, derinliğini size sunamaz.

Her valimiz kendi şehrinin Hazreti Ömer’i olmalıdır. Devletin soğuk yüzünü demir yumruğunu değil sıcak elini, gülen yüzünü, şefkatli kollarını temsil etmelisiniz. Göz görmeyince gönül katlanır diye bir söz vardır. Bizzat yerine özellikle de yerinde görmediğiniz meselelere kağıt üzerinde ne kadar biliyor oluyorsanız olun tam manasıyla vakıf olamazsınız. Bunun için milletle irtibatınızı asla koparmamalısınız.

Ben 40 yılı bulan siyasi hayatımda arada fasılalar da olsa 20 yılı bulan kamu yöneticiliği hayatımda ne öğrendiysem milletimden öğrendim. Millet iyi bir öğretmendir, iyi bir eğitmendir. Bu süreçteki tüm başarımı da, milletimle olan irtibatımı sıkı tutmama borçluyum. Biz sürekli olarak ne diyoruz? İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Evet, siz insanı ihmal ettiğinizde devleti zaten ayakta tutamazsınız. İnsanın olmadığı yerde devlet olur mu? Bizim milletimizin devletine olan saygısı, bağlılığı, sadakati, ihtiyacı olduğunda devletinin onun yanında olacağını bilmesinden kaynaklanır. Bir milletin içine tefrika niye girer biliyor musunuz? Devlet vatandaşını ihmal ettiği için girer. Sizin vatandaşın hayatında, gönlünde, umutlarında bıraktığınız boşluğu gelir birileri doldurur. İşte o zaman devlet aygıtı ne yazık ki teklemeye başlar.

Tarihteki büyük liderler halkla devlet arasındaki mesafeyi kapatma başarısını göstermiş olanlardır. Her valimiz, bulunduğu ilin az önce değerli Bakanım da söyledi, benim oradaki vekilimdir ve o ilin lideridir. Devleti temsil etmek, sadece onun yetkilerini kullanmakla olmaz. Devleti temsil etmek, asıl milletin gönlünü kazanmakla olur. Başarınız, o şehirde bıraktığınız hoş seda ile ölçülür. Ah bir zamanlar bizim bir valimiz vardı, burada neler yaptı, geldi evimde beraber çayımızı içti, geldi evimde beraber şöyle yer sofrasında yemeğimizi yedi, geldi evimizde otlu peynirimizi yedi; bunu demesi lazım. Eğer bunu diyorsa vatandaş, işte o 10 üzerinden 10’dur, o not çok önemli. Valilik, standart bir memur anlayışıyla yürütülebilecek bir görev değildir. Yaptığınız hizmetler ve kazandığınız gönüller sizi hayatınız boyunca takip etmeli. Bulunduğumuz makamlar mazeret değil icraat makamıdır. Mevzuat maharete mani değildir. İstidat imkanı aşar. Bunu başarabilen tüm valilerimizi ben kutluyorum, tebrik ediyorum. Bunu temin edememiş olan valilerimizin de şöyle şapkayı önlerine koyup bir düşünmeleri lazım; nerede eksik yaptım, nerede hata yaptım, bunu görmeleri ve süratle bunun telafisi yoluna gitmeleri lazım. Ben buradaki her arkadaşımın bu anlayışla hizmet ettiğine inanıyor, kendilerinden de bunu doğrusu bekliyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemiz içeride ve dışarıda çok hayati sınamalardan geçiyor, çok kritik dönemler yaşıyoruz. Yakın çevremizde bölgesel ve küresel konjonktürden kaynaklanan çok büyük çatışmalar, çok büyük krizler var. Yukarıda Ukrayna’dan başlayın doğuya Gürcistan ve Ermenistan’a doğru devam edin, oradan aşağıya İran’a inin, devam edin Irak ve Suriye’ye gelin, güneyde Kıbrıs’a, batıda Yunanistan’a kadar bu çemberi şöyle bir sürdürün. Gördüğünüz gibi tüm çevremiz istikrarsızlık içinde. Hele Suriye’de yaşananlar tam bir insanlık dramı. 350 bin insanın hayatını kaybettiği, 5 milyon insanın diğer ülkelere sığındığı bir yerde uluslararası toplum hala ciddi bir şey yapmadan sadece lafla, sözle hadiseye seyirci kalmaya devam ediyor. Ve düşünebiliyor musunuz, 350 bin insanı öldüren bir katile, bir zalime bu topraklardan güya siyaset yaptığını söyleyen birileri ziyarete gidebiliyor, bunu yapabiliyor. Bu hakikaten bizi içeride ciddi manada muhasebeye sevk etmesi gereken bir konudur. Hele şükür dün Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın kendi ülkesinden bazı milletvekillerinin Suriye’ye gitmesi veya gidecek olmasından dolayı onlar hakkında yaptığı açıklama bir gönüllere su serpen açıklamaydı. Yani böyle bir katile nasıl olur da Fransa gibi bir ülkenin milletvekilleri ziyarete gider diye. Biz ülkemize sığınan Suriyeli kardeşlerimize en iyi şekilde evsahipliği yapmaya çalışıyoruz. İşte Birleşmiş Milletler’de çıktı hanımefendi bir konuşma yaptı ve şu anda dünyada en çok mültecinin olduğu ülke Türkiye. Dünya, gelişmiş ülkeler Türkiye’ye yönelik ya bize ne düşer, biz de şu kadar destek verelim diye bir şey demiyorlar, o ayrı mesele. Ama biz onlar yapsa da, yapmasa da hamd olsun bereketiyle bu hazine güçleniyor ve biz de bu desteklerimizi yapmaya devam ediyoruz. Pek çok ilimize, ilçemize, hatta köyümüze kadar yayılmış olan bu misafirlerimize ensar anlayışıyla devam edeceğiz, onlara sahip çıkmaya devam edeceğiz. Bu konuda hiçbir aksaklığın, hiçbir nahoş durumun yaşanmaması konusunda her birinizden özel önem, özel hassasiyet bekliyorum. Sıkıntılar olabilir, doğrudur, bunlar gelmediği zaman sıkıntılar olmuyor muydu? Yine aynı sıkıntılar, benzer sıkıntılar oluyordu. Ama unutmayalım ki dara durmuş ve dara düşmenin ötesinde bombaların altında kalan bu insanlara bu millet böyle kucağını açmak suretiyle hem insani, hem vicdani, hem de İslami bir görevi yerine getirmiştir.

Suriye içinde örgütlenen ve 120 ülkeyle birlikte bizim de desteklediğimiz muhalefet tam netice almaya yaklaşırken, bir anda DAİŞ diye bir örgüt icat edildi, işler tepe taklak oldu. Irak’ta bir önceki hükümetin yanlışları sebebiyle yaşanan derin kırılmaları fırsat bilen örgüt, burada da süratle etkin hale geldi. Aslında ortada tanımlanabilen tabanı, tanımlanabilen hiyerarşisi, tanımlanabilen hedefi olmayan bir yapı var. Bölgenin kendi içinde ve küresel düzeyde pek çok hesap bu çatı altında, bu isim altında görülmeye çalışılıyor. Bu örgütün bir proje ürünü olduğunu anlamak için öyle çok derin siyasi analize filan ihtiyaç yok, her şey ortada. Musul’da kütüphane yakan, camileri yakan-yıkan, aynı şekilde türbeleri yakan-yıkan bu örgütle, ülkemizde okulları yakan örgüt arasında aslında hiçbir fark yok. Onlar da yeri geldiğinde camileri de yakıp yıkıyorlar, hiçbir fark yok. Okulları aynı şekilde yakıp yıkıyorlar.

Durumun vahametini anlatmak için sadece şu örneğin bile yeterli olduğunu sanıyorum. Bakın ülkemizin uzunluğu 911 kilometre olan Suriye sınırı 510 kilometresi bir örgütün, 210 kilometresi bir başka örgütün kontrolü altında. Irak’ta ise sınırlarımızın bulunduğu Kuzey Irak Yönetimi ile Merkezi Hükümet arasında ciddi sorunlar var. Böyle bir ortamda Türkiye bir yandan kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamaya, diğer yandan bu ülkelerdeki kardeşlerinin sıkıntılarına çare olmaya çalışıyor. Daha da üzüntü verici olanı; böyle bir ortamda dahi ülke içindeki siyasi partilerin birlik-beraberlik içinde hareket edemiyor olmasıdır. İşte son olarak Süleyman Şah Türbesinin nakli konusundaki tartışmaları hep birlikte gördük, hep birlikte yaşadık. Dün, Türkiye’nin Suriye’de maceraya sokulmaması gerektiğini haykıranlar, bugün hilaf-ı hakikat olduğun bile bile ricattan, toprak kaybetmekten söz ediyor. Üstelik bu konuda sadece Hükümeti, sadece iktidar partisini eleştirmekle kalmıyor. Şahsımı, Genelkurmay Başkanımızı, komutanlarımızı, onların nezdinde tüm silahlı kuvvetlerimizi hedef alıyorlar. Halbuki gayet başarılı bir operasyon yapılmıştır. Orada bizim 1 metrekare toprağımız kaybolmamıştır, tam aksi olmuştur, tam aksi olmuştur. Şu anda belki de dünyanın en netameli, en sıkıntılı olan bölgesine girildi, oradaki askerlerimiz ve manevi emanetlerimiz alındı, ülkemiz sınırına yakın bir yere nakledildi. Ben Hükümetimizi ve kahraman Silahlı Kuvvetleri’mizi bir kez daha tebrik ediyorum.

Yeri daha önce çeşitli sebeplerle iki defa değişmiş bir türbeyi üçüncü defa taşımış olmayı, vatanı satmak olarak nitelendirenler, açık söylüyorum; vatan kavramının ne olduğunu bilmeyenlerdir. Vatanı satmak nasıl olur biliyor musunuz? Vatanı satmak, ortadaki açık gerçeğe, somut bilgilere rağmen kahraman askerlerimizi orada tehlikeye atmakla olur. Vatanı satmak, kendi dirayetsizliğiniz, kendi iş bilmezliğiniz yüzünden ülkeyi kriz üzerine krize sokmakla olur. Vatan satmak, bu topraklarda bin yıllık ortak geçmişi olan insanların birliğini, beraberliğini, kardeşliğini sağlayamayarak ülkenin maddi-manevi kayıplara uğramasına göz yummakla olur. Vatanı satmak, yüksek faizle, yüksek enflasyonla, kötü yönetimle ülkenin ve milletin kaynaklarını heba etmekle olur.

Türkiye’yi hemen yanı başımızdaki kaos ortamına sokmak isteyenlere engel olmak için stratejik bir hamle yapmak vatana hizmet demektir. Çözüm süreciyle ülkenin kanayan yarasına, milletin dağlanan yüreğine merhem olmaya çalışmak vatana hizmet demektir. Ekonomiyi ve onunla birlikte refahı 12 yılda 3 kat büyütmek, ülkeyi tarihinde görülmemiş yatırımlarla buluşturmak vatana hizmet demektir. İşte sene 1980-1982, kişi başı milli gelir 1567 dolar, şu anda hamdolsun 11 bin dolar. Nerelerden nerelere geldik. Yeterli mi? Değil, daha fazla olması lazım. Enflasyonu ve faizi düşürerek lobilere aktarılan kaynağı ülkeye ve millete hizmet için yatırıma dönüştürmek vatana hizmet etmektir. Biz de, Hükümetimiz de bugüne kadar vatana hizmet etmenin çabası içinde olduk. Sizler valisi olduğunuz şehirlerin 12 yıl önceki durumu ile bugünkü durumunu sürekli olarak kıyaslamak ve bunu iyi bilmek durumundasınız. Yapılanlar ortada. Bizi vatana satmakla itham edenlerin bu ülkeye ve bu millete verdikleri zararı anlatmaya kalksam sokağa çıkacak yüzleri kalmaz. Bunları iyi tanırım. Gerçi bu onlar için alışıla geldik bir şey. Türkiye’ye ve milletimize hiçbir katkıları olmadığı gibi, başında bulundukları partilere de hiçbir faydaları dokunmadı. Her seçimde yenildiler. Ama sanki gökten yağmur yağıyormuş gibi Yarabbi şükür deyip yollarına devam ettiler. Biz vatan sevgimizi, millet sevgimizi yaptığımız hizmetlerle sayısız defa ispatladık. Süleyman Şah meselesinin ne olduğunu herkes gayet iyi biliyor. Türkiye ne herhangi bir hakkından vazgeçmiştir, ne de kendisine ait bir karış toprağı terk etmiştir. Tamamen kendi stratejimiz, kendi planlamamız, kendi icramız olan bir operasyonla türbenin yerini değiştirdik. Ve bu öyle 1 günlük, 2 günlük, 1 hafta, 1 aylık bir çalışmanın neticesi değil, aylardır üzerinde çalıştığımız, ta Başbakanlık döneminden itibaren bir süreçtir ve Cumhurbaşkanı olduğum andan itibaren de gerek dar kapsamlı yaptığımız çalışmalarda, toplantılarda da sürekli bunu görüşerek en sonunda nihai kararı verdik ve bu adımı attık. Burada sizlerin huzurunda bir kez daha hadisenin bundan ibaret olduğunu ifade ediyorum.

Değerli Kardeşlerim;

7 Haziran seçimleri Türkiye için birçok bakımdan önemlidir. Bu seçimlerin huzur içinde, güven içinde demokrasiye yakışır bir ortamda geçmesi için siz değerli valilerimize önemli görevler düşüyor. Seçim ortamını zehirlemeye yönelik birtakım gayretler şimdiden başladı. Sandıktan umudunu kesenlerin sandığı provoke ederek kendilerine bir inisiyatif alanı oluşturma çabalarına özellikle sizler dikkatli davranmalısınız.

Değerli Kardeşlerim,

Sandık namustur, oy namustur. Orada oy kullanan her vatandaşımızın tercihini kendi iradesiyle yapması, sandıktan da o iradenin çıkması demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu namus da öncelikle sizlere emanettir. Milletin namusu olarak kabul ettiği sandığa sahip çıkamayan yönetici şehrine de sahip çıkamaz, ülkesine de sahip çıkamaz. Seçim ve sandık güvenliği konusunda en küçük bir zafiyetin yaşanması asla izin verilmemeli. Bu konuda her birinizin azami dikkati, gayreti, titizliği göstereceğine inanıyorum.

Tabii 7 Haziran seçimlerinin sonuçları da ülkemizdeki yönetim sisteminin geleceği bakımından kritik öneme sahip. Seçim sonuçlarına göre yeni anayasa ve başkanlık sistemi gündemimize gelecek. Başkanlık sistemi bir yönüyle de yerel yönetimlerin daha da güçlendiği, daha da etkin hale geldiği bir sistemdir. Bu sistemde başkanlığın merkezdeki gücü bir yandan Meclis’le, diğer yandan yerel yönetimlerin sahadaki gücüyle dengelenir. Dolayısıyla bu sisteme geçildiğinde valilerimizin farklı bir konuma gelmeleri, daha geniş yetkilere sahip olmaları, o da ayrıca mümkün olabilecektir. Esasen Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halkın oylarıyla seçilmesi, bu konuda atılmış ilk adımdır. Şimdi bu adımı daha da ileriye taşıyıp güçlü bir başkan, güçlü bir Meclis ve güçlü yerel yönetimlerden oluşan ülkemizin devlet geleneğine ve milletimizin ihtiyaçlarına uygun bir sisteme geçmenin vakti gelmiştir.

Bugüne kadar meşruiyetini özellikle de millete değil mevcut sistemin içine gizlenmiş mekanizmalara borçlu olanların feveranları boşunadır. 1960 ve 1980 darbeleriyle kurulan vesayet düzeni Türkiye’yi 2023 hedeflerine ulaştıramaz. Biz 12 yıl boyunca bu oligarşik yapıyla mücadele ettik. Geldiğimiz noktada da görüyoruz ki sistemi kökten değiştirmeden bu yapının ıslahı mümkün değildir. Türkiye’nin demokratik olgunluğu başkanlık sistemine geçişi sağlayacak düzeye gelmiştir. Yeni Türkiye, yeni anayasa ve başkanlık sisteminin sağlayacağı güçlü zemin üzerinde yükselecektir. Bu sadece bir sistem değişikliği değil aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası meselesidir.

Şimdi şunlar da zaman zaman söyleniyor: Türk tipi başkanlık sistemi olmaz filan diye. Değerli arkadaşlar, çok açık, çok net söylüyorum; bal gibi de olur, niye olmazmış? Şu anda dünyadaki başkanlık sistemlerinin hepsi birbirinin aynı mıdır? Amerika’da farklı bir başkanlık sistemi var, hemen güneyine iniyorsun Meksika’da farklı bir başkanlık sistemi var, geliyorsun Küba’ya farklı, Arjantin farklı, Brezilya farklı, hepsi farklı, Rusya’ya gel farklı, Fransa’ya geliyorsun yarı başkanlık sistemi, farklı farklı sistemler var. Biz ne diyoruz? Bir arı maharetiyle şöyle çiçeklerden nasibimizi alalım, ondan sonra balımızı yapalım, diyelim ki kendi geleneklerimiz, kendi göreneklerimizde de çerçevelenmiş işte bizim başkanlık sistemimiz der, bununla beraber geleceğe yürürüz. Şu anda Amerika’daki, ne bileyim Latin Amerika’daki, Rusya, Avrupa vesaire buralardaki sistemler olmazsa olmaz değil. Bunlar da birçok testlerden geçti. Biz de kamuoyunda bunu tartışarak, sivil toplum örgütlerimizde bunları tartışarak müzakere ederek, akademisyenlerimizle, hepsiyle bunu müzakere ederek bir yere oturtmalı. Çünkü artık patinaj yapıyoruz. Yani bu patinaj yapmaktan kurtulmamız lazım, sıçramamız lazım. Çok daha rahat, çok daha ilerilere hızla ulaşmamız lazım. Bunu sizler de zaten kendi vilayetlerinizde yaptığınız çalışmalarda da aslında görüyorsunuz, oralarda da bir tıkanma bundan kaynaklanıyor.

Dünyada ve bölgemizde yaşanan değişim karşısında gücümüzü iddialarımızı, hedeflerimizi statükocu bir anlayışla koruyamayız. Tarihimize, kültürümüze, ihtiyaçlarımıza ve günümüz dünyasındaki gelişmelere uygun bir değişim Türkiye’nin hayrınadır, yararınadır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Tek parti döneminin hastalıklı yapısını 2015 Türkiye’sine teşmil etmek isteyenler bir kez daha hüsrana uğrayacaklardır. Valilerimizle, kaymakamlarımızla, belediye başkanlarımızla, muhtarlarımızla, esnaflarımızla, sanatkarlarımızla, işçilerimizle, gençlerimizle, kadınlarımızla, velhasıl milletimizle el ele vererek yeni Türkiye’yi inşallah birlikte inşa edeceğiz, ihya edeceğiz.

Değerli Kardeşlerim,

Biraz önce de ifade ettim; çözüm süreci ülkemizin geleceği bakımından çok önemli. Milletimizin, bölge halkının desteğiyle hamdolsun süreci önemli bir noktaya getirdik. Açık konuşmak gerekirse, bölgemizde yaşanan kaos ortamı ve muhataplarımızın güçlü siyasi irade sergileme konusundaki yetersizlikleri sürecin daha sancılı geçmesine yol açıyor. Biz buna rağmen ülkemizin ve milletimizin aydınlık geleceği için çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını arzu ediyoruz. Bunun için bugüne kadar her türlü gayreti gösterdik, her türlü fedakarlığı yaptık. Ancak bu konudaki hassasiyetimizin, titizliğimizin istismarına da rıza gösteremeyiz. Biz çözüm sürecini silahlar ebediyen sussun, anaların gözyaşları dinsin diye yürütürken, silahların şehirlere indirilmesine insanımızın yüreğinin her gün kan ağlamasına da izin veremeyiz. Her ne kadar birileri bunu arzu ediyorsa da biz buna evet diyemeyiz. Sokakları terörize ederek çözüm olmaz. Parlamentoyu terörize ederek çözüm olmaz, Parlamento terörize edilme yeri değildir. Parlamento, teröristlerin gösteri alanı da değildir; bu konuda hassas olmamız lazım. Şekli de olsa bunu yapmanın bu millete saygısızlık olduğuna ve o Parlamentoya saygısızlık olduğuna inanıyorum. Tehditle, tedhişle, baskıyla, sindirmekle çözüm olmaz. Silahın, molotofun, yakmanın-yıkmanın, saldırının olduğu yerde çözüm olmaz. Biz bütün bunlar olmasın diye çözüm süreci diyoruz. Demokrasinin, hukukun, güvenliğin işlemediği yerde çözüm olur mu? Siyasi irade, ilgili devlet kurumlarıyla birlikte çözüm sürecini devam ettiriyor, ettirecektir. Bununla birlikte kamu düzenine halel getirecek hiçbir eyleme, hiçbir teşebbüse de izin veremeyiz. Meclis’te görüşülmekte olan iç güvenlik paketi bu bakımdan önemli imkanlar getiriyor. Tabii bu konuda da ibret verici bir durumla karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında kurulan 2+1’lik koalisyon şu anda da bakıyorsunuz bir başka siyasi partinin de katılımıyla güvenlik paketinin yasalaşmasını önlemek için adeta meydan savaşı veriyor. İşte poşulu suratlar, kürsüye getirilen bombalar, kırılan mikrofonlar, konuşmacılara ve Divan Başkanı’na yönelik saldırılar, hakaretler ve daha neler neler. Ben bir Bayan Meclis Başkanvekiline karşı kullanılan ifadeleri burada ifade etmekten teeddüp ederim. Bunlar nasıl bayan milletvekilidir, bunlar nasıl erkek milletvekilidir? Bir Bayan Meclis Başkanvekiline karşı bu ifadeler nasıl sergilenebilir, nasıl söylenebilir? Gören de düşman Meclis’in kapısına dayandı, onunla mücadele ediyorlar sanır. Daha düne kadar yan yana gelemezler zannettikleriniz bakıyorsunuz burada can ciğer kuzu sarması olmuşlar. Ana Muhalefet Partisi’nin bir milletvekili Genel Kurul’da bunları yapıyor, bu arada da Meclis’i affedersiniz adeta -kusura bakmayın, affınıza sığınıyorum- ahıra benzeten tweet’ler atıyor. Bir diğer muhalefet partisi milletvekili televizyonda güya düzenlemeyi eleştiriyor, ama söylediği şeyler görüşülen metinde yok. Bunların millete saygıları olmadığı gibi, içinde kendilerinin yer aldığı Meclis’e de saygıları bulunmuyor. Biz bunların demokratlığının, milliyetçiliğinin de sahte olduğunu, illüzyon olduğunu zaten biliyorduk. Bu vesileyle milletimiz de bir kez daha bunları görmüş oldu. Halbuki ortada kamu düzenini güçlendirmeye yönelik bir paket var. Ben Hükümetin ve milletvekillerimizin dirayetiyle bu paketin en kısa sürede yasalaşacağına inanıyorum. Engelleseler de er veya geç bu çıkacak. Açık konuşuyorum; artık sokaklarda yüzü maskeli, eli sopalı gruplar görmek istemiyoruz, yüzü maskeli olanları görmek istemiyoruz. Erkeksen erkek gibi dolaş, ne kadın eteğiyle dolaşıyorsun? Öbür tarafta eğer terörist değilsen maskeyle yüzünü niye örtüyorsun, açık dolaş. O molotof kokteylleri, o havai fişekleri, o yanan-yıkılan esnaflarımızın dükkanları, kamunun araçları, vatandaşın araçları, bunlar bir vatanseverlik midir, bunlar bir milliyetperverlik midir? Ekranlarda yanan araçlar, hendeklerle kapatılan sokaklar, ellerinde okul çantasıyla dehşetle özellikle kaçışan çocuklar, zorla kapatılan kepenkler görmek istemiyoruz. Demokratik bir imkan olan gösteri hakkını kullanmak başka bir şey, bunu bahane ederek bir şehri, bir caddeyi savaş alanına çevirmek başka bir şey. Onun için ben vali kardeşlerimizden özellikle rica ediyorum; taviz tavizi doğurur, bunu biliniz. Eğer bu tür girişimler varsa tüm gücünüzle emniyet teşkilatlarıyla, jandarmamızla, her şeyle bunların karşısına dikilmek şarttır. Gerilim olur; gerilim değil, bizim görevimiz nedir? Bu tür eylemlere, bu tür gösterilere anında müdahale etmek ve onların müdahale alanını bir defa daraltıp ortadan kaldırmaktır. Bunlar bu müdahaleyi bulduğu sürece ne yapacaktır? Yakıp yıkmaya devam edecektir. Ha biz devletten daha güçlüyüz diyeceklerdir. Yaptıkları da bugüne kadar zaten budur. Öyleyse biz devletin gücünü ortaya koymamız lazım. Vatandaş da o zaman; ha benim devletim var diyecek, ben devletime inanıyorum, devletim beni koruyacaktır diyecek. Ama devletine güvenemediği anda orada bir zaafa düştüğü anda bilesiniz ki 7 Haziran farklı gelişir. Demokratik hakların kullanılmasına sonuna kadar saygımız var. Miting mi yapacak, gelsin yapsın. Basın bildirisi, bahane hep bu, bin kişiyle basın bildirisi olur mu, 1500 kişiyle basın bildirisi olur mu? Basın bildirisini okuyacaksan derneğinde oku veya bir salon kirala orada oku. Hepsi bunların, nasıl biz şu işi farklı yerden döner dolaşır yaparız, buna yönelik işler.

40 yıl dernek ve siyaset hayatımın içerisinde hiçbir bu tür eylemlerin içerisinde hamdolsun yer almadık. Her şeyimizi hukuk içinde yaptık, hukuk içinde buralara geldik. Sokakların terörize edilmesine, vatandaşımızın huzurunun kaçırılmasına en küçük bir müsamahamızın olmaması lazım; bunun böyle bilinmesini özellikle arzu ediyorum. Milletimizin yüreğini burkan manzaraların yaşanmasının önüne geçmek zorundayız. Çünkü biz çözüm sürecini milletimizin onayı ve desteğiyle başlattık, aynı şekilde de bu güne getirdik. Burada yaşanacak bir kırılma, sürecin geleceğini tehlikeye atar. Karşı taraf tam da bunu amaçlıyor, bunu istiyor. Sözlü ve fiili provokasyonlarıyla, tahrikleriyle hem Hükümeti, hem milleti bu süreçten vazgeçirmek, bıktırmak istiyorlar. Bize düşen; hem bu oyunu bozmak, hem de milletimizin yüreğini karartacak manzaraların ortaya çıkmasına mani olmaktır. Bu ikisini birlikte yapabileceğimize inanıyorum.

Siz değerli valilerimize bu konuda çok önemli görevler düşüyor. Bölgede görev yapan valilerimiz, öncelikle oradaki insanlarımızın çözüm süreciyle ilgili umutlarını, beklentilerini, heyecanlarını canlı tutmalıdırlar. Başta STK’lar olmak üzere hepsiyle valilerimizin çok sıkı ilişkileri olmalı. Kanaat önderlerini yanlarına çekmek suretiyle de bütün bu süreci inşallah beklediğimiz istikamette olgunlaştırmalıdırlar. Sürece yönelik tehditlerin en büyük panzehri budur. Diğer bölgelerde görev yapan valilerimiz de vatandaşlarımıza bu meselenin önemini anlatmalı, sabırla, dirayetle, kararlılıkla netice alınabileceği hususunda kendilerini ikna etmelidirler. Sizlere güveniyorum. İnşallah hep birlikte ülkemizin bu önemli meselesini hal yoluna koyacak, milletimizin geleceğine güvenle bakmasını temin edeceğiz.

Burada, milletin evinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bizlerle birlikte olduğunuz, soframızı paylaştığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Görev yerlerinize döndüğünüzde oralardaki tüm vatandaşlarıma selamlarımı, muhabbetlerimi iletmenizi rica ediyorum.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.