Marmara Üniversitesi Akademik Yıl Açılış Töreninde Yaptıkları Konuşma

13.10.2014

Marmara Üniversitesi Akademik Yıl Açılış Töreninde Yaptıkları Konuşma

##VIDE/Oassets/video/2014/2014-10-13-marmarauni.mp4|/assets/resim/video-poster/2014-10-13-marmarauni.jpg|16:9#

Sayın Rektör,

Marmara Üniversitemizin Çok Değerli Mensupları,

Sevgili Öğrenciler,

Değerli Hocalarım,

Hanımefendiler,

Beyefendiler,

Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyor, Marmara Üniversitesi’nin tüm öğrencilerine, tüm akademik ve idari personeline yeni Akademik Yıl’ın hayırlar getirmesini Allah’tan niyaz ediyorum.

Aslında bugün bu Akademik Yıl açılış törenine iştirak ederken oldukça büyük bir heyecanı da yaşıyorum.

1973 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olmuştum. Aslında futbola çok meraklıydım. Ama aynı zamanda üniversite eğitimi görmeyi de çok arzuluyordum. Tabii o günün şartlarında İmam Hatip’te okuyup da üniversiteye girmek pek mümkün değildi. Şartlar çok zordu, almıyorlardı. Ve gittik bir de Eyüp Lisesi’ni, adı fark dersleri ama aslında fark dersi diye bir şey yok, o dersleri biz çünkü İmam Hatip’te okuyorduk zaten, ama öyle koymuşlardı adını. Eyüp Lisesi’ni bitirerek daha sonra Aksaray İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde, Vatan Caddesi’nde malum bir ara sokak diyebileceğimiz yerdeki apartmanın içerisinde, orada okumaya başladık. Koşullar çok zordu ve 1981 yılında mezun olduk. Bildiğiniz gibi Aksaray İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bizim mezuniyetimizden bir yıl sonra, 1982 yılında Marmara Üniversitesi adını aldı. Emin Bey ile de aynı sınıfta okuduk. Tabii o zamanlar, Ahmet Tabakoğlu hocamız da asistanlık dönemini geçiriyordu. Böyle bir yapının içerisindeydik ve genç bir mezun olarak ayrıldığım Marmara Üniversitesi’ne, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin -az önce de değerli kardeşimin ifade ettiği gibi- halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olarak geldim. Bundan dolayı gerçekten heyecanımı gizlemekte zorlanıyorum.

Hiç kuşkusuz, Marmara Üniversitesi, ilk nüvesinin atıldığı 1883 yılından bugüne kadar çok sayıda bilim insanı, sanatçı, siyasetçi, bürokrat yetiştirdi. 131 yaşındaki üniversitemiz, gerek Osmanlı Devleti için gerek Türkiye Cumhuriyeti için çok nitelikli, çok başarılı kişiler yetiştirdi. Marmara Üniversitesi’nin nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’ne bir de Cumhurbaşkanı yetiştirmiş olmasını Üniversitem adına bir iftihar vesilesi olarak görüyorum.

İnşallah bizi bu makama oylarıyla doğrudan layık gören aziz milletimize olduğu kadar, bizim yetişmemize vesile olan Üniversitemize, çok değerli hocalarımıza, Üniversite mensuplarımıza da mahcup olmayacak, inşallah yüzünüzü kara çıkartmayacağım.

Yine bu vesileyle gerek öğrencilik yaptığım dönemde emeği olan hocalarımdan, gerek 133 yıl içinde Üniversiteye emek veren değerli bilim insanlarından vefat etmiş olanlarını rahmet ve minnetle yâd ediyor, hayatta olanlarına da uzun, sağlıklı bir hayat temenni ediyorum.

Bir kez daha Üniversitemizin 2014-2015 Eğitim-Öğretim Yılı’nın öğrencilerimiz, akademik ve idari personelimiz için hayırlı olmasını, başarılarla dolu bir eğitim-öğretim yılı olmasını temenni ediyorum.

Değerli Hocalarım,

Çok Değerli Öğrenciler,

Dün Sivas’ta çevik kuvvet polislerimizi taşıyan otobüsün kaza yapması neticesinde maalesef üç polisimiz şehit oldu, 33 polisimiz de yaralandı. Yine dün Kocaeli’nden kalkan bir helikopterimizin kaza neticesinde düşmesi sonucu 2 subay, 2 astsubayımızı kaybettik. Şehitlerimize Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Yaralı olan polislerimize Rabbim’den şifalar temenni ediyorum. Şehitlerimizin yakınlarına Allah’tan sabırlar temenni ediyorum.

Emniyet Teşkilatımıza, milletimize başımız sağ olsun diyorum. Yaralı polislerimizin içerisinde durumu ağır olanlar var, onları da takip ediyoruz. İnşallah onlar da şifa bularak hastaneden taburcu olurlar.

Çok Değerli Katılımcılar,

Yine dün ülkemiz adına; özellikle de yargı sistemimiz adına oldukça önemli bir seçim başarıyla tamamlandı ve sonuçlar açıklandı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda görev yapacak üyelerin 10 tanesi yapılan seçimlerle belirlendi. Öncelikle, seçimlerin ülkemiz, milletimiz, yargı camiamız için hayırlı olmasını diliyorum. Türkiye genelindeki hakim ve savcılarımız, yargının ve mesleklerinin onuruna sahip çıktılar ve yargıyı ele geçirmeye çalışan, vicdanlara ipotek koymaya çalışan yapıya gereken cevabı sandıkta verdiler. HSYK seçimlerinde kazanan hiç kuşkusuz milletimiz, ülkemiz, adalet olmuştur. Bağımsız yapısıyla HSYK’nın gerek adalet dağıtımında, gerek yargı sisteminin sorunlarının çözümünde artık vicdanları da rahatlatan bir yapıyla geleceğe ilerleyeceğine gönülden inanıyoruz. Sonuçların bütün yargı mensuplarımız için hayırlı olmasını diliyorum. Seçilen üyeleri kutluyorum. Sonucun tekrar ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını niyaz ediyorum.

Çok Değerli Hocalarım,

Çok Değerli Katılımcılar,

Cuma günü Trabzon’da ülkemizin köklü üniversitelerinden Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin Akademik Yıl açılışına katıldım. Cumartesi günü de 2006 yılında kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz, Rize’deki, şahsımın ismini taşıyan Üniversitemizin yeni Akademik Yıl açılışını gerçekleştirdik. Rize’deki açılış töreninde önemli bir hususa özellikle dikkat çekmeye çalıştım. Burada, Marmara Üniversitesi’nde bu hususu ayrıntılarıyla anlatacağımı orada ifade ettim.

Sizler de biliyorsunuz ki 2014 yılında, I. Dünya Savaşı’nın başlamasının 100. yılını idrak ediyoruz. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan Veliahdı Ferdinand, Saraybosna’da bir suikast sonucu öldürülmüş, ardından da bütün Avrupa’yı ve Osmanlı topraklarını içine alan büyük bir savaş başlamıştı. Bu yılın Haziran ayından itibaren, o esnada Başbakan olarak, son 2 aydır da Cumhurbaşkanı olarak bu Savaşın 100. yılına mümkün olduğunca dikkatleri çekmeye çalışıyorum. Özellikle üniversitelerimizin bu önemli savaşla ilgili daha fazla çalışma yapmaları, ortaya daha fazla eser koymaları açıkçası benim çok arzu ettiğim bir durum.

Az önce, Sayın Tabakoğlu Hocamın ifade ettiği konu, ki bu konuda Sayın Topbaş da burada, herhalde o bırakılan yerden inşallah devam etmek suretiyle bunu tamamlamış olurlar ve böylece bu da geleceğe önemli bir miras olarak kalır ki, arşivler konusuna girdiler şimdi ben de o konuya geleceğim; çünkü bu konu gerçekten bizler için çok çok önemli. I. Dünya Savaşı’nı İngilizce, Fransızca kaynaklardan okumak emin olun bizim adımıza, milletimiz adına, özellikle de bilim camiamız adına çok yaralayıcı olur. Bu Savaşın merkezinde Osmanlı İmparatorluğu vardı, yani İstanbul vardı. I. Dünya Savaşı’nı en iyi araştırabilecek, en iyi analiz edecek ve aydınlatabilecek olan bizim bilim insanlarımızdır. Zira bu Savaşın en değerli belgeleri İstanbul arşivlerindedir, İstanbul kütüphanelerindedir. Bakın yine bu yıl Aralık ayında I. Dünya Savaşı dâhilinde Sarıkamış Harekâtı’nın 100. yıl dönümü idrak edilecek. Ardından 18 Mart’ta Çanakkale Zaferimizin 100. yılına ulaşacağız. 2015 yılı, 1915 olaylarının da 100. yıl dönümü olması hasebiyle bizi ayrıca meşgul edecektir. 7 Aralık 2015’te adeta unutulmuş bir büyük zaferimizin Kut’ül Ammare Zaferimizin 100. Yıl dönümüne ulaşacağız. Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. Yıl dönümü olan 2023 yılına kadar bugünümüzü şekillendiren çok sayıda hadise gündemimize gelecek.

Ülke olarak, millet olarak, özellikle de üniversite ve bilim camiası olarak, bizim bu 100. yıl dönümlerini son derece verimli şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Buradan ayrıca, Sayın Başbakanımıza, Milli Eğitim, Kültür ve Turizm bakanlarımıza, Yüksek Öğretim Kurulumuza, tüm üniversite rektörlerimize bu 100. Yıl dönümlerini en iyi şekilde değerlendirmeleri yönünde hatırlatmamı da yapmak istiyorum.

Değerli Hocalarım,

Çok Değerli Öğrenciler,

I. Dünya Savaşı neden bu kadar önemli? Bu Şavaşın 100. Yıl dönümü üzerinde neden bu kadar duruyoruz? Evet, I. Dünya Savaşı bugünümüzü şekillendiren, daha da önemlisi bugün bölgemizde var olan tüm kriz ve çatışmaların fitilini ateşleyen bir savaştır. I. Dünya Savaşı 1918 yılında Mondros Mütarekesi’yle sona ermiş, ama etkileri hiç azalmadan her gün, her yıl daha da artarak bugünlere gelmiştir. Şu anda Balkanlar, Kafkasya Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da var olan sınırlar hemen hemen bütünüyle I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı bakiyesi olan topraklar üzerinde oluşmuştur. Burası çok önemlidir. Yaklaşık 100 yıl öncesine kadar Bosna Hersek’ten Yemen’e, Gürcistan’dan Libya’ya kadar çok geniş bir bölge burada, şu üzerinde bulunduğumuz İstanbul’dan idare ediliyordu. Savaş sona erdiğinde ise idare ettiğimiz topraklar bugün bile sahip olduğumuz topraklardan daha dar bir sınır içine hapsedilmek istendi. Tabii özellikle Ortadoğu’da sınırların belirlenmesi, üzerinde bugün dahi dikkatle durulması gereken bir konudur.

Bakın dikkatinizi çekiyorum 20. yüzyılın başına kadar dünyada Ortadoğu diye coğrafi bir kavram yoktu. Yakındoğu vardı, Uzakdoğu vardı, ama Ortadoğu diye bir kavram kullanılmıyordu. Ortadoğu kavramı bir coğrafi bölgeyi işaret etmek için değil, petrol ve çatışma bölgelerini işaret etmek amacıyla icat edildi. Burası anlamlı. I. Dünya Savaşı’nın galibi olan egemen güçler Kahire’de bir masanın etrafına oturdular, ellerine birer cetvel aldılar. Bu bölgede sancısı bugüne kadar devam edecek sınırlar orada çizildi. Meşhur bir espriyi de burada özellikle hatırlatmak isterim. İsimlerini vermeyeceğim. Ortadoğu’da iki ülkenin sınırları hiçbir gereği yokken düz zikzaklar çizer, teferruatına fazla girmeyeceğim. Hatta o sınıra bugün bile “Churchill’in Hıçkırığı” adı verilir. Nedenini zaten hocalarım bilir, oraya girersem biraz ayıp olur. Gerçekten sınırlara baktığınızda son derece keyfi, gerçeklikten son derece uzak biçimde çizildiğini görürsünüz. Örneğin bölgedeki Şii mezhebine mensup halk üç ayrı devlete dağıtılmıştır. Türkmenler aynı şekilde üç ayrı devlete dağıtılmıştır. Lübnan’da sayıları o dönem çok az olan Dürzî halk bile 3 ayrı devlete paylaşılmıştır. Aynı şekilde Kürtler, köylerin dahi ortasından sınır geçirilmek suretiyle 3 ayrı ülkeye dağıtılmışlardır. Suriye gibi, Irak, Ürdün, Lübnan gibi ülke isimleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra konulmuş, o güne kadar da belki hiç duyulmamış isimlerdir.

Benim bu sözlerimden hiç kimse farklı manalar çıkarmaya çalışmasın. I. Dünya Savaşı’nın 100. yıl dönümünde sınırları tartışmaya açacak değilim, böyle bir derdimiz yok. Her zaman altını çizdiğim gibi bugün de burada tekrar ediyorum: Hiçbir ülkenin sınırlarında, hiçbir ülkenin içişlerinde bizim gözümüz yok. Ülkelerin toprak bütünlüklerini savunmak noktasında Türkiye her zaman en ön safta olacaktır. Ancak burada coğrafi sınırların değil zihinlerdeki sınırların, gönüllerdeki sınırların mutlaka ve mutlaka tartışmaya açılması taraftarı olduğumu özellikle belirtmek isterim. Bu bizim için önemli. Çünkü bu coğrafyada sınırlar tamamen kasıtlı olarak, hiç bitmeyecek çatışmalar üretmek üzere çizilmiştir. Eğer zihinlerdeki, gönüllerdeki sınırları aşamazsak 100 yıldır devam eden bu çatışmalara çözüm üretebilmek asla mümkün olmaz. Başta, Irak olmak üzere, Şii mezhebiyle Sünni mezhebinin mensupları neden çok kanlı bir çatışmanın içindeler? Açık söylüyorum bu haritayı çizenler öyle istediler de ondan. Araplar, Kürtler, Türkmenler; aynı inancın, aynı değerlerin, aynı kültürün mensubu oldukları halde neden sürekli gerilim halindeler? Bu haritayı çizenler böyle olmasını istediler de ondan. Başka bir şey aramaya gerek yok. İşte zihinlerdeki ve gönüllerdeki sınırları kaldırmaktan kastettiğim benim budur.

Bölgenin asli unsurları 100 yıl önce onları çatıştırmak için kurulmuş bir oyunun bugün hala edilgen aktörleri olmaya devam edecekler mi? Şiiler ve Sünniler insanlık dışı yöntemlerle birbirlerini katlederken, buna bütün Müslümanlar üzülüyor. Ama bu çatışmayı kurgulayanlar 100 yıldır seviniyor. Araplar, Türkmenler, Kürtler birbirleriyle gerilim yaşarken, bütün coğrafya üzülüyor, ama bu gerilimi kurgulayanlar 100 yıldır inanın ellerini ovuşturuyorlar. Çatışmayı kurgulayanlar başkaları, seyredenler başkaları, ellerini ovuşturanlar başkaları. Bu çatışmalar sayesinde adeta Ortadoğu toprağına ne yazık ki pipet batırıp petrolü var gücüyle çekenler de yine başkaları. Ama ölenler biziz. Kanı akanlar biziz. Bizim çocuklarımız, bizim evlatlarımız, bizim kardeşlerimiz ölüyor ve bu cinayetleri kurgulayanlar iştahla seyrediyorlar. Yani gelip buralarda on milyonlarca, yüz milyonlarca doları bombalara atmak suretiyle oraya atanlar zannediyor musunuz ki, uçaklarıyla, füzeleriyle orada bulunuyorlar. Hayır, petrol kuyularını kendi tasarrufları altına almak için bunu yapıyorlar. Çünkü çok daha fazlasıyla bunu geri alıyorlar. Bakın burada açık açık sesleniyorum. Umuyorum ki, arzu ediyorum ki benim bu sesimi, benim bu feryadımı duyarlar.

Ey Şii Kardeşim! Bağdat’ta camiye namaz kılanların arasına dalıp, ibadet eden onlarca insanı katlettiğinde kimi sevindiriyorsun bunu hiç düşündün mü?

Ey Sünni Kardeşim! Kerbela’da ibadet edenlerin arasına dalıp, üzerindeki bombayı patlatıp, çocukların dahi ölmesine sebep olarak kimi sevindiriyorsun bunu hiç düşündün mü?

Ey IŞİD! Ey PKK! Yapığınız katliamlarla aslında kimlerin değirmenine su taşıdığınızı hiç düşündünüz mü? Kimleri sevindirdiğinizi, kimleri mutlu ettiğinizi, kimlerin hangi tür tasarımlarına alet olduğunuzu hiç düşündünüz mü?

Aynı şekilde Filistin’deki taraflara da buradan sesleniyorum: Aranızdaki anlaşmazlığın kimleri sevindirdiğini, kimlerin işine yaradığını hiç düşündünüz mü? İşte bu coğrafyanın tüm halkları, özellikle de akademisyenleri, münevverleri, yazarları, sanatçıları bu can alıcı soruları sormaya başlamazlarsa, yani zihinlerindeki sınırları aşamazlarsa, 100 yıldır yaşadığımız acıyı asırlar boyu yaşamaya devam ederiz.

Burada hiç çekinmeden, hiç tereddüt etmeden şunu da söyleyeceğim: Bu coğrafyada topraklara sınırlar çizilirken, maalesef çok kasıtlı ve çok bilinçli olarak münevverlerin, sanatçıların, özellikle de idarecilerin zihinlerine de sınırlar konulmuş, bariyerler konulmuştur. İşte onun için 100 yıl boyunca doğru soruları sormak, doğru sorulara doğru cevaplar üretmek mümkün olmamıştır. Aynısı Türkiye’de de akademisyenlerimizin, sanatçılarımızın, yazarlarımızın, münevverlerimizin zihinlerine çizilmiştir. Ortadoğu meselesi denildiğinde hep şu söylenir: “Araplar bizi sırtımızdan vurdu” denilir ve konu kapatılır. Filistin denildiğinde “Bize ne Filistin’den” denir, konu kapatılır. Şii-Sünni gerilimi denildiğinde “Biz mi düzelteceğiz? Allah aşkına bize ne” denilmiş, konu kapatılmıştır. Kürt meselesi denildiğinde, “Asker ilgilensin, polis ilgilensin” denilmiş, konu kapatılmıştır. 1915 olayları denildiğinde, “Duymayalım, görmeyelim”, böyle denilmiş, bu konu da kapatılmış. İşte bütün o kapatılan, üzeri örtülen, sümenaltı edilen konular 100 yıl içinde birikmiş ve bugün bütün coğrafyayı tehdit eden, ülkemizi de rahatsız eden konular haline gelmiştir. Tedavi ve teşhis. Eğer siz bu teşhisi yapar da tedavi yöntemlerini devreye sokmazsanız bunun bedeli ağır olacaktır.

Türkiye’de statüko 1. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmuştur. Maalesef, bugüne kadar da ayakta tutulmuştur. Şu anda statüko partilerinin Ortadoğu’ya bataklık demesi, Ortadoğu’ya “sırtımızı dönelim” demesi, “aman biz bu işlere karışmayalım” demesi, 100 yıl önce zihinlere çizilen bu sınırların gereğini yerine getirmekten başka hiçbir şey değildir.

Bakın tekrar ediyorum, coğrafi sınırları, ülke sınırlarını asla kastetmiyorum, zihinlerdeki ve gönüllerdeki sınırları kastediyorum.Zira “Sykes Picot” sadece coğrafi sınırları çizmeye niyetlenmemiş, zihinlere de özellikle sınır çizmeye niyetlenmiş ve bunu da maalesef başarmıştır. Hatta çok daha ileri gideceğim 100 yıl önce egemen güçlerden çil çil altın alarak şuursuzca Osmanlı’ya isyan edenler ve bu coğrafyaya en büyük ihaneti yapanlar vardır. Onlar saygıdeğer hocalarım, sevgili öğrenciler bugün de var. 100 yıl önce Osmanlı’yı yıkmak için ajanlar vardı, bunlar bugün de var. “Lawrence”, Arap görünümlü bir İngiliz’di. Bunu sizler gayet iyi biliyorsunuz. Şu anda ise ajanlar birer hain olarak kendi halkları içinden çıkabiliyor. Bakıyorsunuz ki, bir din adamı görünümünde, hizmet eri görünümünde, gazeteci ve yazar görünümünde hatta ve hatta terörist görünümünde yeni “Lawrence”ların bölgeyi ateşe atmak için çabaladığını görüyoruz. Şu anda bile gerek Türkiye’de gerek yakın coğrafyamızda hizmet diyerek, düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü diyerek, kimi zaman da bağımsızlık savaşı ya da cihat diyerek “Sykes Picot” gizli anlaşmasının gereğini yapanlar, gönüllü “Lawrence”lik yapanlar maalesef var.

Çok Değerli Hocalarım,

100 yıl önce Osmanlı Devleti bütün bu coğrafyayı birlik içinde ve huzur içinde tutabiliyordu. Şunu en başta bizim kabul etmemiz gerekiyor: 100 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti, doğru soruları sorarak, doğru adımları atarak bu coğrafyanın huzur ve istikrarını sağlayacak, -kesin inanıyorum- yegâne ülkedir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Hiç abartmadan söylüyorum, inanın bölgenin umudu yine Türkiye’dir.  Siz bölgedeki idarecilere bakmayın, yöneticilere bakmayın, bölge halkının umudu Türkiye’dir, Türkiye’yi bekliyorlar.

Sınırları değiştirerek değil, ülkelerin içişlerine müdahale ederek değil; doğru soruları sorarak, umut aşılayarak, özgüven aşılayarak, Türkiye zihinlerdeki ve gönüllerdeki sınırları ortadan kaldırabilir. Bunu yapacak olan en başta üniversitelerimizdir. Onun için şu anda Türkiye, 175 üniversitesiyle bir değişimin, bir dönüşümün zihinsel olarak alt yapısını oluşturmalıdır. Hiç tereddüt etmeden ve en başta akademisyenlerimiz, bilim insanlarımız, tarihçilerimiz bunu kesinlikle yapacak güçtedir. Sanatçılarımız, yazarlarımız siyasetçi, bürokrat ve diplomatlarımız 100 yıl sonra doğru soruları sormak ve doğru istikameti çizmek adına bölgenin umududur. Önce biz kendimize doğru soruları soracağız. Önce biz I. Dünya Savaşı’nın zihinlerimize çizdiği sınırları kaldıracak, statükonun baskısından kurtulacağız. Açıkçası, Yeni Türkiye işte bir yönüyle de, bu soruları sorabilen ve bu sorulara cevap üretebilen bir kavramdır. Yeni Türkiye, 100 yıl önce zihinlerimize biçilen ve artık o dar gelen o kıyafetlerden kurtulmak demektir. Yeni Türkiye, 100 yıl zihinlerimizin ve gönüllerimizin önüne kurulan bariyerleri kaldırma mücadelesi demektir.

Bu coğrafya mücadelesi içinde yaşanan her çatışma, her gerilim, her anlaşmazlık 100 yıl önce tasarlanmıştır. İşte bu tasarımı bozmak, bu tuzağı alt üst etmek bizim vazifemizdir. Bunu herkese anlatmak zorundayız. Terör örgütünün tuzağına düşen, yani modern “Lawrence”ların peşinden gidenlere bunu tane tane anlatmak zorundayız. Pensilvanya’nın tuzağına düşen yani modern “Lawrence”ların peşinden gidenlere bunu tane tane anlatmak zorundayız. Bizim ubudiyet anlayışımızda ne var, ulûhiyet anlayışımızda ne var bunu anlatmak zorundayız. Biz kula kul olamayız. Bizim değerlerimizde bizim inancımızda Allah’tan başka kimseye kulluk yoktur. Ve bunu sorgulayabilecek güce, bir mümin, bir kul o yeteneğe sahip olmalıdır. Onu başarmaya mecburuz. Şii’ye, Sünni’ye, Nusayri’ye; Süryani, Ezidi, Rum, Ermeni, Dürzî, ulaşabildiğimiz herkese bu büyük oyunu, bu büyük kumpası anlatmak zorundayız.

Düşünebiliyor musunuz kalkıp da bir dini önder Suriye’de 250 bin kişi öldürülüyor ve kendisine “250 bin kişi öldürüldü efendim bunun karşısında siz niye bir tavır koymuyorsunuz?” diye sorduğumda, bana verdiği cevap ne biliyor musunuz? “İsrail’e karşı ayakta duran tek kişi Esed”dir diyor. Ardından kendisine şunu soruyorum: Diyorum ki, “Orada öldürülenler, İsrail kendisine saldırdığı zaman dik durmadılar mı? Peki, o insanlara karşı, Esed’in bugüne kadar İsrail’e karşı bir tane kurşunu var mı?” Yok. Ve 250 bin insanı konvansiyonel silahlarla öldürüyor. Siz hala bunlara destek veriyorsunuz, hala bunlara silah gönderiyorsunuz, para gönderiyorsunuz. E şimdi söylüyorum böyle bir dini önder olabilir mi? Sıkıntı burada. Sorgulamamız lazım, halkların sorgulaması lazım. Akademisyenlerimizin sorgulaması lazım. “Efendim o makamda”, hangi makamda olursa olsun. Herkes yerini konumunu bilecek. Bütün mesele o sorgulamayı yapabilmemiz.

30 yıldır Türkiye’ye yönelik terör tehdidi var, bunu görüyoruz. 30 yıl sonra baktığımızda Allah aşkına kim kazandı? Kürt kazanmadı, tam tersine çok ağır kayıp verdi. Türk kazanmadı, büyük acılar çekti. Türkiye kazanmadı, Irak, Suriye kazanmadı. Ama bu 30 yıllık terör meselesinden çok büyük kazanç sağlayanlar çıkmadı mı? Çıktı. Silah tüccarları kazandılar, kan tüccarları kazandılar, petrol tacirleri kazandılar. 100 yıl önce gelip bu sorunların tohumlarını buralara ekenler, 100 yıl boyunca kazandılar. 100 yıl önce bölgeyi çatışma teorisi üzerine inşa edenler, şekillendirenler, her çatışmada her gencin toprağa düşmesinde, her damla kanın toprağa akmasında kazandılar. Terör örgütü bunu bilmiyor mu? Gayet iyi biliyor. Terör örgütünün gölgesinde siyaset yapanlar bunu bilmiyor mu? Gayet iyi biliyor. Kime hizmet ettiklerini, neye hizmet ettiklerini, nasıl bir modern “Lawrence” olduklarını, çil çil altın karşılığında kimlere hizmetkâr olduklarını çok ama çok iyi biliyorlar. İstiyorum ki, bunu Kürt kardeşim de, Türk kardeşim de, Arap kardeşim de bilsin.

Allah aşkına soruyorum, binlerce kilometre uzaklıktaki bir medya kuruluşu Taksim’deki şiddeti, vandallığı neden över? Neden oradan saatlerce yayın yapar? Kendi ülkelerinde benzeri hadiseler olduğunda susanlar, Türkiye’deki hadiseleri neden acaba saatlerce canlı yayınlıyorlar? İlgili üst düzey birisine Amerika’da sordum, “Ferguson olayları ile ilgili ne diyorsun?” diye. İnanır mısınız cevap vermedi. Bir kaçamak yaptı. Biraz sonra tekrar sordum, yine kaçamak yaptı. Meşhurlardan bir tanesi, çok iyi tanırsınız. Biraz daha geçti, tekrar sordum. İnanır mısın, yine böyle etrafından dolaşarak bir cevap vermeye çalıştı. Ver işte, 18 yaşında bir genci polisiniz öldürdü, ver cevabını. Veremezler. Bakın Taksim’de 12 ağacın yeri değiştirildi diye kıyamet kopardılar, bunu dert mi edindiler? Yok. Biz şu 12 sene içinde 600 milyon yetişmiş ağaç, 2 milyar 400 milyon fidan olmak üzere 3 milyar ağaç diktik ya Türkiye’de. Böyle bir çalışma yaptık. Asla onu görmediler, görmek istemezler. Çünkü dert başkaydı. Hatta söylediler ya, hala anlamadınız mı ya. Mesele ağaç meselesi değil. Bu gerçekleri görmemiz lazım.

Bakın, İsrail’in katlettiği 16 gazeteci için susanlar, Türkiye’ye acaba neden var güçleriyle saldırıyorlar, bunların üzerinde durmamız lazım. Filistin’de ölen masum çocuklar için vicdanlarının sesini dillendiren gazetecilere uygulanan mahalle baskısını görmeyenler neden Türkiye’ye özgürlük düşmanı iftirasını atıyorlar? Bir tehdit olduğunda Twitter’a, Facebook’a yasak getirenler, Türkiye’nin ulusal güvenliği söz konusu olduğunda neden özgürlüğü hatırlıyorlar ve işte zalim Esed’e var gücüyle destek olanlar acaba Esed’in ürünü olan IŞİD’e Türkiye’nin destek verdiği yalanını neden yayınlıyorlar?

Açık ve net söyledim, meydanlarda da söylüyorum. İddia, eğer bir müddei iddiasını ortaya koyuyorsa, bunu ispatla mükelleftir. Bu güne kadar ne PKK’sı ne IŞİD’i hiçbir zaman Türkiye’nin koruması altına girememiştir. Onlara herhangi bir destek verildiğini iddia edenler, bunu ispatla mükelleftir. Ve bunu ispat edemeyenler alçaktır, vatan hainidir. Çünkü bizim onlarla tam aksine mücadelemiz devam ediyor ve 40 bin insanımız ülkemizde öldü. Şimdi IŞİD’le, bu terör örgütü ile mücadelemiz de aynı kararlılıkta devam edecektir.

Ancak, burada biz bir tezgâha gelemeyiz. Dikkatli olmaya mecburuz. Onun için de ileri şartlar sürüyoruz. Bir, diyoruz ki; “Uçuşa yasak bölge ilan edilmelidir.” İki, “Burada güvenli bölge ilan edilmelidir ki, biz ülkemizdeki sığınmacıları mültecileri ne yapalım, o güvenli bölgeye alalım.” Üç, “Eğit-donat. Onlardan bütün bu işin içinde yer alan, kara kuvvetleri olarak kullanılabilecek insanları, ama bizim topraklarda ama güvenli bölgede eğitelim, donatalım. Onlarla beraber bu iş devam etsin.” Ve dördüncüsü de, “Suriye’deki rejim hedefte olmalıdır.” Sadece Ayn el Arap ile yani Kobani ile bu işi çözemezsiniz. Diğer tarafları nereye koyacaksın? Orada çünkü çok Kobani’ler var. Bugün Kobani yarın Halep. Musul var, Hama var. Bütün bunları görmeye mecburuz. Haseki var, bunları görmeye mecburuz. Lazkiye’de Bayır-Bucak Türkmenleri var, bunları görmeye mecburuz. Olayı bir fasit daire içine sıkıştıramazsınız ve bütün bu katliamlara seyirci kalanlar acaba neden Kobani gibi artık sivilin yaşamadığı kasabaları Türkiye aleyhine bir malzeme olarak kullanıyorlar? Biz bu soruyu kendimize ne zaman soracağız? Mısır’da, Ukrayna’da yaptıklarını Türkiye’de de yapmak istediklerini ne zaman göreceğiz? Bu tavırlar hiç de tesadüfî değil. Bu tavırların hiçbiri de tabii de değildir.

100 yıldır dışarıdaki basınla, içerideki işbirlikçilerle, terör örgütü ve hainler eliyle Türkiye’ye istikamet çizmeye çalışanlar, bugün de bunun gayreti içindeler. 100 yıldır Türkiye’nin iç ve dış politikasını şekillendirmeye çalışanlar, bugün de olduğu gibi, işte aynen içerideki ve dışarıdaki maşalarıyla bunu yapmanın gayreti içindeler. Hiç kimse kusura bakmasın Türkiye artık eski Türkiye değildir. Türkiye; zihinlerdeki ve gönüllerdeki bariyerlerin ve sınırların üzerine cesaretle gidiyor. Ama bir gerçek var: Bakın okullar yakılıyor, hastaneler yakılıyor. Düşünebiliyor musunuz, çocukların pansiyonu yakılıyor. Kızılay’ın kan merkezleri yakılıyor. Bütün bu olanlar karşısında bakıyorsunuz bir siyasi partinin başı ben diyor, “Sokağa çıkın dedim ama şiddete başvurun demedim.” Yani, şecaat arz ederken sirkatin söylüyor ya. Ne demek sokağa çıkın? Bir defa bu ifaden dahi suç. Böyle bir çağrı yapamazsın. Bu nedir? Kamu düzenini bozmaya yönelik bir çağrıdır. Böyle bir sakat yaklaşım olabilir mi? Onun için de Sayın Başbakanımız ile de konuştuk, yani bunlara yönelik bizim gerek askerimiz gerek polisimiz gerekse bunlarla ilgili cezai müeyyidelerin caydırıcı olabilecek şekilde tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Ve bu ay yapacağımız Milli Güvenlik Kurulu toplantısında benim de önemli bir gündemim; yine bunların yanında ülkemizi tehdit eden hangi unsurlar varsa, bunlara yönelik olarak Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin gözden geçirilmesidir. Türkiye artık doğru soruları soruyor ve soracak. Ve bunlara da cevaplar arıyor, arayacak.

Tabii bu vesileyle, hamdolsun bütün bu yapılanlara rağmen ekonomimiz büyüyor. Demokrasi ileri standartlara kavuşuyor. Çok kararlı reformlar yapılıyor.

Bunun yanında zihinlerdeki ve gönüllerdeki sınırlar da artık aşılıyor. Burada şunu açık açık söylüyorum: Eğer Yeni Türkiye’nin bu kutlu yürüyüşü durdurulursa Türkiye; 5 yıl, 10 yıl, 12 yıl önceki haline değil, inanın 100 yıl önceki haline döner. Ama biz buna izin vermeyeceğiz. İnanıyorum ki, bu ülkenin siyasetçisi, akademisyeni, üniversitesi, münevveri, sanatçısı da Türkiye’nin 100 yıl öncesine dönmesine izin vermeyecek. I. Dünya Savaşı’nda ağır yenilgi almış olmanın ezikliğinden millet olarak her boyutuyla çıkacağız. I. Dünya Savaşı ile zihinlerimize ve gönüllerimize çizilen sınırları inşallah kaldıracağız. Umutla, özgüvenle hem ülkemizi büyütecek hem de Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar için barış, demokrasi ve refah adına örnek olmayı sürdüreceğiz. Biz önce kendimize inanacağız. Emin olun, nice halklar da bizim bu inancımızın, bu umudumuzun, bu özgüvenimizin arkasından gelecektir.

Çatışma üzerine kurgulanmış değil; barış, hoşgörü, kardeşlik ve dayanışma üzerine kurgulanmış bir bölgenin mimarı, inşacısı ve ihyacısı da inşallah, yine biz olacağız. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Tabii az önce değerli Rektörümüz de ifade ettiler, Üniversitemizin bu dağınık yapısını inşallah, Maltepe’deki bu kampüsle çok daha farklı bir şekilde, gelecek 10 yılları kuşatacak bir şekilde inşa etmenin de inşallah, gayreti içerisinde olacağız.

Şimdi tabii burada Mekteb-i Tıbbiye-yi Şahane’ye bakıyorsunuz, ecdat işte nasıl bir eser meydana getirmiş. Şimdi benzer eserleri biz niye yapmıyoruz? Biz de, bunu aynen inşallah Maltepe’de yapalım ve ismiyle müsemma olsun. Gerçekten orada yapıldığı zaman tam Marmara Üniversitesi olacak. Fiziken de Marmara’yı izleyen, Marmara’yı yaşayan bir üniversite olmuş olacak ve süratle inşallah orayı tamamlayıp, bitirip inşallah tüm öğrencilerimizin ve akademisyenlerimizin hizmetine sunmanın da bahtiyarlığını yaşamış oluruz.

Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden olan Marmara Üniversitesi’nin diğer tüm üniversitelerimizle birlikte bu uyanışın, Yeni Türkiye’nin fikir merkezi olması en büyük arzumdur. Bunu başaracağınıza yürekten inanıyorum.

Yeni Akademik Yıl’ın tekrar hayırlara vesile olmasını diliyorum. Akademik ve idari personele, öğrencilerimize başarılar diliyor hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.