Yunus Emre Yılı Görsel ve İşitsel Medyada Doğru Türkçe Kullanımı Ödül Töreni’nde Yaptıkları Konuşma

27.01.2022

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, milletin evine, bu gazi mekâna hoş geldiniz. Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı sebebiyle huzurlarınıza biraz gecikerek geldim, hakkınızı helal edin.

Geçtiğimiz seneyi, vefatının 700. yılı münasebetiyle rahmetle yâd ettiğimiz Yunus Emre ve Türk Dili Yılı olarak ilan etmiştik. Bu kapsamda medyada Türkçe’nin doğru kullanımını teşvik etmek için düzenlenen ödül töreni vesilesiyle sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Arı, duru, tertemiz Türkçe’nin temsilcisi Yunus Emre’yi gündeme getirdikleri için Radyo Televizyon Üst Kurulu, Türk Dili Kurumu ve Yunus Emre Enstitüsü yönetimlerine şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.

Sözlerime Merhum Tevfik İleri’nin gençlerle yaptığı bir hasbihalde kahramanlık nedir, sorusuna verdiği şu cevapla başlamak istiyorum: Yunus Emre, ömrü boyunca belki de silah bile kuşanmadı. Karacaoğlan, ömrü boyunca belki de hiç yumruk bile sıkmadı, belki de kimseye fiske bile vurmadı. Sadece elindeki tezeneyle sazının telleri üzerinde gezinip durdu. Hacı Bayram Veli de öyle, Hazreti Mevlana da öyle. Ama ben burada iddia ediyorum ki Yunus da, Karacaoğlan da, Hacı Bayram da, Hazreti Mevlana da bizim büyük kahramanlarımızdandır. Siz bir savaş esnasında meydanlara bir Köroğlu ruhuyla koşup çarpışacağınızı, canınızı ve kanınızı dökeceğinizi söylüyorsunuz, bundan hiçbir şüphem yok. Ben de barış zamanlarında sizin Yunus gibi, Karacaoğlan gibi, Hacı Bayram gibi, Hazreti Mevlana gibi kahramanlardan olmanızı, onları çok iyi okumanızı, ilimden irfandan kopmamanızı istiyorum.

Evet, bugün burada bizi bir araya getiren ömrü boyunca yüreğinden süzülüp gelen sözlerinden başka silahı olmayan Yunus Emre’nin asırları aşıp gelen ve tüm canlılığıyla yaşayan kahramanlığıdır. Esasen bu hakikat dünyanın her yerinde aynıdır. Üstat Necip Fazıl, “Bir milletin edebiyatı yoksa o millet de yok demektir.” Meşhur bir Fransız yazar ise milleti şöyle tanımlıyor: “Edebiyatı olan topluluk” bu ifadeyle tanımlıyor, edebiyat o kadar önemli.

Terör, sadece insanların canına, malına, özgürlüğüne kastetmekle olmaz, milletlerin varlığının ve devamlılığının teminatı olan dilini, edebiyatını, kültürünü bozmak da bir çeşit terördür.  Türkiye maalesef her iki teröre birden maruz kalmıştır. Dilini yaşatamayan bir milletin önünde sonunda inancı dâhil benliğini oluşturan değerlerini birer-birer kaybederek yok olması kaçınılmazdır. Bunun için hep önce dil, diyoruz. Türkçemizi yaşatmadan milletimizin geleceğine güvenle bakamayız. Medya, diğer pek çok mesele gibi dilimizin korunmasının ve doğru şekilde yeni nesillere aktarılmasının da ana mecrasıdır. Medyada doğru Türkçe kullanımıyla ilgili hassasiyeti çok yerinde görüyor, bu konuda emeği geçenlere şükranlarımı sunuyorum.

Değerli Misafirler;

İnsanın ruhi faaliyetlerinin mahsulü olarak kabul edilen dil, insanlık tarihi kadar köklü bir maziye sahiptir. İslam başta olmak üzere bütün Hak dinler, dilin insana Yüce Yaratıcı tarafından öğretildiğini bildirirler. Rahman Suresinde Rabbimizin insana düşünmeyi ve konuşmayı, Bakara Suresinde de Hazreti Adem’e de bütün varlıkların isimlerini öğrettiği buyrulmaktadır. Hazreti Adem ile Hazreti Havva validemizden beri insanoğlu yer yüzüne dağılmış, zamanla farklı kavimler, farklı diller, farklı kültürler ortaya çıkmıştır. Bugün dünya üzerinde konuşulan 3 binden fazla dil olduğu biliniyor. Bize düşen görev, bunların tamamını bir ağacın kolları, dalları, yaprakları olarak görüp, insanlığın ortak hazinesi telakki etmektir. Farklı lisanlar bizi birbirimizden ayıran değil, insanlığı buluşturan, tanıştıran, kaynaştıran vasıtalardır. Elbette her lisan kendi içinde estetikle örülmüş bir şiirdir adeta.

Hiç şüphesiz kendi dilimiz Türkçemiz bir başka güzeldir, çünkü Türkçe bizim anadilimizdir, ata mirasımızdır, istikbal güvencemizdir. Türkçenin her bir kelimesi bizim için paha biçilmez bir mücevher gibidir. Orhun Abideleri’nin yazıldığı dönemden günümüze kadar bu dille ifadesini bulmuş nice eser Türkçe’nin zenginleşmesine ve güzelleşmesine hizmet etmiştir. Medarı iftiharımız, bitmez tükenmez sevdamız Türkçemizle insanlığa armağan ettiğimiz her eseri mukaddes bir emanet sayarız. Üstelik Türkçe, öyle kıyıda köşede kalmış bir dil de değildir. Bugün Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan geniş bir coğrafyada en çok kullanılan lisan Türkçedir. Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacib, Hoca Ahmed Yesevi gibi büyük üstatlar ana yurttan Anadolu istikametine yürüyen milletimizin yoluna Türkçenin güzellikleriyle ışık tutmuşlardır. Ebedi vatanımız Anadolu’da da gönül ve fikir ehli olarak milletimizin hafızasında silinmez izler bırakan Yunus Emre Türkçemizin bayrak isimlerinden birisi olmuştur.

Anadolu’da yeniden inşa edilen Türkçe, Yunus’un şiirleriyle hayat bulmuş, kökleşmiş, aşk ve mana dili olarak yeni bir kimlik kazanmıştır. Yunus’un aşk odununda pişirdiği her bir şiir, çağları ve kıtaları aşarak bütün insanlığa mal olan mesajlara dönüşmüştür. Türkçemizin kudretini gösteren bu mesajların her bir dizesi kelime kelime, her bir kelimesi hece hece, her bir hecesi harf harf zenginleşerek, günümüze erişmiş ve 700 yıllık maziyi bize ait kılmıştır. İşte bu şuurla onun adını verdiğimiz enstitülerimiz güzel Türkçemizin, tarihimizin, gelenek-göreneklerimizin, sanat ve estetik anlayışımızın bütün dünyada tanınması için çok mühim bir vazifeyi ifa etmektedir. Yunus Emre’nin sevgi ve barış dilini, medeniyetler beşiği Anadolu’nun bilgi ve irfanını dünyanın dört bir yanına taşıyan herkese özellikle teşekkürlerimi sunuyorum.

Kıymetli Misafirler,

Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’yu fikren ve fiziken bayındır hale getirmek, temelinde adalet olan bir nizama kavuşturmak için milletçe çok çetin mücadeleler verdik. Bir taraftan Haçlıların ve Moğolların tahripkâr saldırılarını bertaraf ederken, diğer taraftan dünya tarihinin akışını değiştiren büyük bir medeniyetin inşasına giriştik. Anadolu’nun her köşesini camiler, medreseler, dergâhlar, kütüphaneler, çeşmeler, köprüler, çarşılar, hamamlar, hanlar ve kervansaraylarla tıpkı bir gergef gibi ilmek ilmek dokuduk. Fethettiğimiz bu topraklar kısa zamanda bambaşka bir çehreye büründü. Karahanlı, Gazneli, Selçuklu devirlerinde doğan, büyüyen, gelişen ve Anadolu’ya taşınan medeniyetimiz Osmanlı ile olgunluk çağına erişti. Hacı Bayram Veli Hazretleri bu süreci şöyle anlatıyor:

“Nâgehân ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak arasında.”

Ecdadımız da yaşadığı coğrafyayı bu şanlı medeniyetin renkleriyle, desenleriyle bezerken, aynı zamanda kendini de inşa etti. Milletimiz İslam’ın rengine büründükçe güzelleşti. İlahi Kelimetullah uğruna gayret gösterdikçe güçlendi. Adl-i ilahiyi tesis ettikçe avn-i ilahiye mazhar oldu. Üzerine yağan her belayı def ederek, bu topraklarda kök saldı. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere İslam nişanelerine kusursuz bir saygı gösteren milletimiz, bunu Rabbimizin rızasına erdirecek bir haslet olarak gördü, dilini de Kur'an ile güzelleştirdi. Kur’an’ın temel kavramlarını, fillerini, tabirlerini hayranlık uyandıracak bir marifetle Türkçeye taşıdı. Türkçe bu sayede kazandığı ifade kudretiyle tarihinin en parlak çağlarını yaşadı. Fuzuli, Baki, Hacı Bayram Veli, Şeyh Galip, Süleyman Çelebi, Nedim, Erzurumlu Emrah, Ziya Paşa, Namık Kemal, Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi birçok şair nice şaheserlere imza attı.

Milletimizin insanlığa kazandırdığı Türkçe eserler şiirle de sınırlı kalmadı, ilmin bütün dallarında kütüphaneler dolusu eser telif edildi. Maalesef 17. Yüzyıldan itibaren ilmi ve edebi metinlerde Arapça ve Farsça tamlamaların bolca kullanılamaya başlanmasıyla yazı dilimizle konuşma dilimiz arasında fark oluştu. İfrat derecesindeki bu cereyana karşı çıkan yazarlarımız, şairlerimiz, münevverlerimiz Türkçemizi aslında en uygun şekilde sadeleştirmek için gayret gösterdiler. Bu sayede geçtiğimiz asrın başına geldiğimizde yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark büyük ölçüde kapatılmıştı.

Değerli Dostlar,

Türkiye, 1930’lu yıllara geldiğinde bu defa da sözde dilden sadeleştirme faaliyetleri tefrit derecesinde neticelerin doğmasına sebep oldu. Güya Türkçemizi yabancı kelimelerden arındırma bahanesiyle asırlardır benliğimize şekil veren nice kelime dilimizden dışlandı, hor görüldü. Bunların yerine konmak istenen tatsız, tuzsuz, renksiz, ahenksiz yüzlerce kelimeyle kadim medeniyetimiz kesintiye uğratılmaya çalışıldı. Asırlar boyunca dilimizin musiki kudreti kazanması, kelimelerimizin birer name güzelliği alması için verilen emekler yok edilmek istendi. Hayali kurulan şey, aslında devletimizin müesseselerinden de, milletimizin gönlünden de ecdadın bütün izlerini silmekti.

Cemil Meriç, Peyami Sefa, Necip Fazıl, Ahmet Kabaklı, Faruk Kadri Timurtaş gibi birçok münevverimizin uydurukça diye tabir ettiği bu yeni kelimeler milli hançeremize uymadığı gibi düşünce ufkumuzu da daraltmıştır. Aleni, bariz, aşikâr, ayan, bedihi, vâzıh, sarih, münhal, üryan, berrak kelimeleri yerine, günümüzde sadece açık kelimesini kullanmaya mahkûm olmamamız başka nasıl izah edilebilir? Maalesef bunun gibi yüzlerce misal vermek mümkündür. Hele sosyal medya denen mecralarda kullanılan dil Türkçemiz için tam bir felaket habercisidir. Bu meseleyi ciddiyetle ele almazsak fikri muhtevamızın kısırlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını üzülerek ifade etmek isterim. Bugün milletimizin henüz bir asır önce yazılan Mehmet Akif şiirlerini, Ömer Seyfettin hikâyelerini, hatta Atatürk’ün Gençliği Hitabesi’ni anlayamaması, dilimize yapılan suikastın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir.

Lisanımızı tehdit eden diğer bir unsur ise, tabelalarda, yazışmalarda ve konuşmalarda yabancı kelime kullanma hastalığıdır. Bu salgın da 1930’larda başlayan dilde tasfiye hareketinin menfi neticelerinden biridir. Türkçemizi kısırlaştırma çabaları aynı zamanda onu Avrupai dillerin istilasına da müsait hale getirmiştir. Dilimiz adeta müstevlilerin istilası altında. Çağdaşlıklarını ve ilericiliklerini ortaya koydukları fikirlerle, eserlerle, ürünlerle değil de kullandıkları yabancı kavramlarla göstermeye çalışanların zavallı hallerini acı bir gülümsemeyle takip ediyoruz.

Hâlbuki Türkçemizi korumak, geliştirmek ve zenginleştirmek için verdiğimiz mücadele esasında bir milli mücadeledir, bir beka mücadelesidir. İnşallah diğer mücadelelerimiz gibi dilimizi koruma gayretimizi de başarıyla neticelendireceğiz. Bu konuda takip edeceğimiz yol, Yunus Emre’nin yoludur.

Bu duygularla, Medyada Doğru Türkçe Kullanımı Ödülleri’ni alacak medya mensuplarımızı tebrik ediyorum. Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, kalın sağlıcakla.