Dokuz Eylül Üniversitesi Uluslararası Konferansı Göç: Önümüzdeki Yirmi Yılın Projeksiyonu ve Ötesi Programı’nda Yaptıkları Konuşma

22.02.2021

Dokuz Eylül Üniversitemizin Kıymetli Yöneticileri,

Saygıdeğer Hocalarım,

Kıymetli Katılıcımlar,

Sevgili Öğrenciler,

Sizleri en kalbi duygularımla, saygıyla selamlıyorum. Uluslararası Göç Konferansı vesilesiyle sizlerle beraber olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum.

Göç, önümüzdeki 20 yılın projeksiyonu ve ötesi temasıyla düzenlenen konferansın başaralı geçmesini özellikle temenni ediyorum. Göç alanında uzman seçkin isimleri biraraya getiren Dokuz Eylül Üniversitemizi, Sayın Rektör ve Üniversite Senatomuzu tebrik ediyorum.

Konferansın mültecilerin statüsü hakkında Cenevre Sözleşmesi’nin 70. Yıldönümünde tertiplenmesi, bu buluşmaya ayrı bir anlam katıyor. Burada dillendirilecek görüşlerin, göçün sebepleriyle sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik etkileri üzerinde bizleri yeniden düşünmeyi sevk edeceğine inanıyorum. Konferansa yurt içinden ve yurt dışından iştirak eden tüm akademisyenlerimize ve uzmanlarımıza katkıları için şimdiden şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Göç konusunun özellikle son yıllarda küresel bir mesele olarak dünyanın gündemini işgal ettiğini görüyoruz. İkinci Dünya Savaşından sonraki en büyük insan hareketliliğini yaşıyoruz. Her sene milyonlarca insan savaşlar, iç çatışmalar, istikrarsızlık, kıtlık, terör ve yoksulluk gibi sebeplerle evlerini terk ediyor. Dünya genelinde göçmenlerin sayısı 272 milyona, yerlerinden edilen kişilerin sayısı 80 milyona, mültecilerin sayısı ise 26 milyona yaklaşmıştır, yani dünya nüfusunun yüzde 3’ü göçmen olarak hayatını sürdürmektedir. Bu insan hareketliliğinde zaman zaman içimizi acıtan pek çok manzarayla da karşılaşıyoruz. Zulümden, baskıdan, açlıktan kaçarak güvenli bir gelecek kurma ümidiyle çıkılan yolculuklar kimi zaman felaketle neticeleniyor. Geride bıraktığımız dönemde içinde çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 30 bine yakın göçmen Akdeniz’de hayatını kaybetti. Sahra Çölü’nün kızgın kumları binlerce umut yolcusunun mezarı oldu. Az önce perdede izledik, Aylan bebek başta olmak üzere Ege’de yaşanan insani dramları hiçbirimiz unutmadık, unutamayız. Büyük hayallerle çıktıkları yolculuklarında azgın dalgalara meydan okuyan bu mazlumların, bunun altını çiziyorum, özellikle botlarının nasıl kasten batırıldığını gayet iyi hatırlıyoruz.

İnsanlık sadece Akdeniz’de değil, Ege’de ve Meriç’te de sınıfta kalmıştır. Göçmenlerin güvenli yaşam hayalleri kendilerini ölüme itenler tarafından Ege’nin sularına gömülmüştür. Sadece 2020 yılında Ege’de 9 bine yakın geri itme vakası yaşandı. Avrupa’ya sığınan on binlerce Suriyeli çocuğun ise nerede olduğu, kimler tarafından kaçırıldığı bilinmiyor.

Göç konusunda Batılı devletler sürekli şikâyet etse de bu meselede asıl yükü taşıyan gelişmekte olan ülkelerdir. Dünyadaki mülteci nüfusunun yaklaşık yüzde 85’ine zengin devletler değil, imkânları çok daha kısıtlı olan ülkeler ev sahipliği yapıyor. Kabul ettikleri birkaç yüz mülteciyi reklam malzemesi olarak kullananlar, doğrudan insan hayatıyla ilgili bu kriz karşısında sorumluluk üstlenmiyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verileri bu gerçeği çok yalın bir şekilde ortaya koyuyor. Mülteciler Yüksek Komiserliği rakamlarına göre, 2020 yılında dünyada 3’üncü ülkelere yerleştirilmeyi bekleyen 1 milyon 440 bin mülteciden sadece 39 bin 500’ü 25 Batı ülkesine yerleştirilebilmiştir. Hâlbuki Türkiye sayıları 4 milyonu bulan sığınmacıya tek başına ev sahipliği yapmıştır, yapmaktadır. Türkiye’ye sınırlarını açması konusunda tavsiye verenler bu süreçte sınırlarını kapatmış, mültecilere sırtını dönüştür. Hatta Türkiye’yle Yunanistan sınırında mültecilere Yunan güvenlik güçleri tarafından açıkça zulmedildiği utanç verici sahneler yaşadık, Avrupa Birliği Ajansı Frontex de bu hak ihlallerine ortak olmuştur.

Türkiye değerli dostlar, kıtaların ve kültürlerin kavşağında bulunan bir ülke olarak göç olgusuna asla yabancı değildir. Asırlardır doğudan batıya, kuzeyden güneye kıtalar ve bölgeler arasındaki insan hareketliliğinin merkezinde biz yer alıyoruz. Engizisyondan kaçan Museviler başta olmak üzere son 500 yılda zulme uğrayan, baskı gören, inancı, rengi, kültürü dolayısıyla ayrımcılığa maruz kalan milyonlarca insana biz kapılarımızı açtık. Tahtımı veririm, tacımı veririm, ama devletime sığınan mazlumları asla vermem, diyen bir devlet geleneğine biz sahibiz.

Kafkasya’daki kardeşlerimiz de, Balkanlar’daki soydaşlarımız da başları dara düşünce hep bizim topraklarımıza sığındı. Nazilerin gadrine uğrayan yüzlerce bilim insanına 1930’larda bizim üniversitelerimiz sahip çıktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’daki Türk diplomatlar her türlü riski göze alarak, Türk pasaportuyla yüzlerce mazlumu soykırımdan kurtardı. Hem Halepçe katliamından sonra, hem de 1. Körfez Savaşı sırasında Irak’tan kaçan yüzbinlerce Kürt kardeşlerimize biz kapımızı açtık. Kırım’dan, Ahıska’dan, Türkistan’dan, Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızı yine biz bağrımıza bastık. Tarih boyunca başı dara düşen, zulme ve katliama uğrayan herkese güvenli bir liman, şefkatli bir yuva olduk.

Sınırlarımıza gelen hiç kimseyi etnik kimliği, dini, kültürü, meşrep ve mezhebi sebebiyle geri çevirmedik.

Suriye’deki çatışmalar başladığından bu yana bu tarihi sorumluluğumuzu milyonlarca muhacire ensarlık yaparak bir kez daha yerine getirdik. Maddi imkânları bizden kat be kat fazla olan ülkeler mültecileri toplama kamplarına mahkûm ederken, biz bu insanlarla ekmeğimizi paylaştık. Suriyeli Türkmenlere sahip çıktığımız gibi Kobanili Kürt kardeşlerimize, özellikle Sayın Obama görevdeyken bir gece şahsımı aradı ve Kobani’deki Kürtlerin zor durumda olduğunu, bu konuda özellikle kapılarımızı açma noktasında destek istedi. Dedim ki; şu anda bunlar nasıl olacak? Bana verdiği cevap şu: Bu insanlar ölümle şu anda karşı karşıya. Peki, ne yapacaksınız? Aldığım cevap şu: Biz gerekirse uçaklarla buraya artık her türlü mühimmatı indireceğiz. Yapacağınız bu operasyona ben katılamam, çünkü o operasyonun ötesini görüyorum. O operasyonun ötesinde ciddi bir savaş söz konusuydu. Nitekim de öyle oldu ve o olayla birlikte binlerce, on binlerce Kürt kardeşimiz o operasyonda öldü. Biz buna rağmen kapılarımızı açtık ve on binlerce Kobanili Kürt şu anda hâlâ bizim ülkemizde. Biz onlara kapımızı kapamadık. Halep’teki Arap kardeşlerimize de biz sahip çıktık. Müslümanların yanında Hristiyanlara, Ezidilere, Süryanilere ve daha birçok farklı inançtan insana da kapılarımızı sonuna kadar açtık.

İşte bakın şu anda yeni gelişmeler, Suriye’nin kuzeyinde bakıyorsunuz Amerikalı bir general, çok ilginç, diyor ki; biz şu anda PKK-YPG-PYD, bunlarla beraberiz. Bu nasıl bir NATO’da ittifak iki ülke? Bunların mültecilere sahip çıkmak gibi bir dertleri yok, dert başka. Hâlâ bunlar terörle beraberler, teröristlerle beraberler. Tabii biz de terörle ve teröristlerle mücadelemizi her yerde sürdürüyoruz, bundan sonra da sürdüreceğiz. Dostlar, eğer dostluğunu icra ederse ettiği müddetçe biz de gönlümüzü açarız, ama etmezlerse bugüne kadar ne yaptıysak bundan sonra da onu yaparız. Mağdur durumdaki bu insanlara kendi vatandaşımıza hangi hizmeti veriyorsak aynısını hiçbir karşılık beklemeden sunduk.

Suriye’nin kuzeyinde terörden arındırdığımız bölgelerde de büyük bir göç krizi biz engelledik. Bütün bunları da çıkar hesabı veya reklam olsun diye değil, inancımızın, imanımızın, kültürümüzün bir gereği olarak yaptık. Hatta bu süreçte ülkemize verilen sözlerin çoğunun tutulmadığını gördük. İsim vermeyeceğim, hepinizin çok iyi tanıdığı, bildiği liderler bunlar. Ve bu liderler şurada yani İdlib’de Suriye’nin kuzeyinde briket konutlar yapalım, dedik bir adım atalım ve bu briket konutlardan ne kadar yaparsanız diye sorduğumuzda? Ne kadar yapalım filan dediler, dedik baktık biz işte burada şöyle bir 50 bin, 100 bin konut yapalım istiyoruz, bunun bir kısmını da siz üstlenin. İnanır mısınız verdikleri sözü yerine getirmediler bize 50 dereden, 50 türlü su taşıdılar. Ama biz şimdi orada Süleyman Bey 50 bin oldu mu? 52 bin. 52 bin briket konut yaptık. İstedik ki, artık bu insanları çadırlarda yaşatmayalım, buralarda en azından insanca bir mülteci olarak şimdi aramızdaki dostlar onlar da notlarına bunları alırlarsa herhalde bizi dinliyorlar ve bu 50 bin briket konutta çadırda değil, bu insanlar yaşasın istedik. Bu arada da tabii örneğin şu depremde bile burada işte konteynırlarla 500-600 konteynırda yine depremzedeleri misafir ediyoruz.

Avrupa Birliği Yunanistan’a 100 bin sığınmacı için bakın bu çok önemli, bunlar belgeli. 100 bin sığınmacı için 3 milyar euro destek verirken, Türkiye’deki 4 milyon sığınmacı için elini taşın altına koymadı. Bir araya gelip konuştuğumuzda kesinlikle hep yalan yalan, yalan. Şu kadar verdik, bu kadar verdik, nereye verdiniz? Doğru konuşmuyorsunuz. 18 Mart Mutabakatıyla bize taahhüt edilen 6 milyar euro aradan geçen süreye rağmen halen tam olarak gönderilmedi. Uluslararası basın kuruluşları bile bu gerçeği görmeye, yeni yeni teslim etmeye başladılar. Geçtiğimiz günlerde uluslararası medyada yayımlanan bir habere göre Suriyeli mültecilere sahip çıkan tek devlet Türkiye’dir. Muhtemel katliamların önündeki yegâne engel de Türkiye’nin bu bölgedeki askeri varlığıdır. Bizim askerimiz olmasa zaten bunların yapacağı şeyler hiç belli değil. Çünkü biz paylaşmanın bereketine, dayanışmanın gücüne inanan, dünyayı iyiliğin değiştireceğine, dünyanın iyilikle ayakta kaldığına iman eden insanlarız, bizim böyle bir farkımız var.

Suriye’nin kuzeyindeki güvenlik ortamı iyileştikçe ülkemizdeki Suriyelilerin güvenli ve gönüllü olarak ülkelerine geri dönüşleri de hızlanıyor. Terörden temizlediğimiz bölgelere şimdiye kadar sadece ülkemizden 420 bin sığınmacı geri döndü. Suriye’de siyasi çözüm çabalarında mesafe kat edildikçe istikrar ve huzur ortamı tekrar güçlendikçe bu geri dönüşler daha da artacaktır. Suriye’deki istikrarsızlıktan beslenen bölücü terör örgütünün özellikle son günlerde güvenli bölgelere yönelik terör eylemlerini artırdığını görüyoruz. PKK-YPG’nin kalleş saldırıları sebebiyle bir ay içinde onlarca masum sivil ve çocuk hayatını kaybetti. Teröristlerin ülkemizce tesis edilen huzur ve güven ortamını bozmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Nasıl daha önce gerektiğinde kimseye bakmadan terör yuvalarını imha etmişsek, saldırıların devam etmesi halinde diğer bölgelere yönelik de gereken adımları atmaktan çekinmeyiz.

Kıymetli Dostlar;

Göçle kurulan, bizzat ataları göçmen olan toplumların göç meselesine salt güvenlik odaklı bir anlayışla yaklaşmaları büyük bir çelişkidir. Tarih boyunca var olan, bundan sonra da var olmayı sürdürecek olan göç olgusuna geniş bir perspektifle bakılması gerekiyor.

Suriye bağlamında yaşananlar bize duvarları yükseltmenin, sınırları dikenli tel örgülerle çevirmenin, hatta göçmenlerin botlarını batırmanın çare olmadığını göstermiştir. Özellikle az gelişmiş ülkelerin kıt kaynaklarıyla yetiştirdiği nitelikli insanlarını beyin göçünü teşvik ederek, alıp ihtiyaç sahiplerine kapıyı kapatmak ahlaki bir tavır değildir. Bu tür politikalar göçe kaynaklık eden sorunların derinleşmesine, yeni göç dalgalarının oluşmasına sebep olacaktır. Hele hele göç meselesinin üstesinden yabancı düşmanlığının ve İslam karşıtlığının körüklenmesi suretiyle gelineceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Gelir adaletsizliğinin bu derece keskinleştiği bir ekonomik düzende göçü tamamen bitirmek mümkün değildir.

Koronavirüs salgını ise göçmenlerin sıkıntılarını artırmış, zaten kırılgan bir iklimde yaşayan bu insanların durumlarını daha da zorlaştırmıştır. Asıl yüzleşilmesi gereken göçü besleyen sorunlardır, her yıl milyonlarca insanı evlerini yurtlarını terk etmeye zorlayan sebeplerdir. Bu yüzleşmeye göç meselesinin elbette güvenlik boyutu da olan, ama asıl insani, siyasi ve sosyal bir mesele olduğunu kabul ederek başlayabiliriz.

Daha önce ifade ettiğim gibi, her göç aynı zamanda yeni bir buluşmadır. Etnik kimliği, dini, dili, kültürü farklı insanların kucaklaşmasıdır. Göçle ilgili önyargılarımızı bir tarafa bırakarak göçmenlerin gittikleri ülkelere ve toplumlara katkılarını da görmemiz gerekiyor. Ülkemizden göç ederek başka yerlerde hayatını sürdüren kardeşlerimiz arasında bilimden sanata, teknolojiden iş dünyasına kadar her alanda yaşadıkları topluma ve insanlığa çok büyük katkı veren isimler bulunuyor. Aynı şekilde ülkemize yerleşen sığınmacılardan da gayretleri ve birikimleriyle bize çok önemli katkılar sunanlar var. Bunların içinde mühendisler var, bunların içerisinde hukukçular var, bunların ebeler var, doktorlar var, bunların içerisinde mimarlar var, aklınıza ne gelirse ve biz bunlardan birçok yerde istifade ediyoruz.

Asırlardır göç alan ve 1960’dan beri de göç veren bir ülke olarak meselenin her iki boyutunu da dikkate alarak adımlarımızı atıyoruz. Güvenliğimizden taviz vermediğimiz gibi, göç olgusuna yalnızca güvenlikçi bir pencereden de bakmıyoruz. Bir taraftan göç konusunda faaliyet yürüten kurumlarımızın kapasitesini güçlendirirken, diğer taraftan da dünyadaki iyi ve başarılı örneklerden istifade etmeye çalışıyoruz. Yarının büyük ve güçlü Türkiye’sini içe kapanarak değil dışa açılarak inşa edebileceğimizin farkındayız. Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen yabancılara nasıl her türlü imkânı seferber ediyorsak, eğitimde, bilimde, sanatta, ticarette bu ülkeye katkı sunmak isteyenlere de gereken kolaylığı göstereceğiz.

Bilhassa ülkemizde eğitim görmüş, milletimizle ünsiyet geliştirmiş, Türkiye’yle gönül bağı olan insanlara yönelik farklı adımlar atacağız. Değişen şartlar ve ülkemizin ihtiyaçlarına göre göç ve göçmenlerle ilgili politikalarımızı olumlu yönde yenilemeye devam edeceğiz.

Konferans çerçevesinde yapacağınız tartışmaların, ortaya koyacağınız fikirlerin bize bu doğrultuda yeni ufuklar çizeceğine inanıyorum. Özellikle de bunu çok açık net söylemek zorundayım; o botları şişleyenleri herhalde sizler en az benim kadar biliyorsunuz. Komşu Yunanistan polisleriyle, sahil güvenlikle o botları nasıl şişleyerek batırdıklarını ve o savunmasız insanların nasıl o denizin sularında öldüğünü biliyorsunuz. Bu gerçekleri tüm dünyaya biz anlattık, anlatıyoruz, görüntülü anlattım, anlatıyoruz. Ne anlatırsan anlat, bir kulaktan giriyor öbür kulaktan çıkıyor. Ama biz yine de anlatmaya devam edeceğiz.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken konferansın başarılı geçmesini diliyor, Dokuz Eylül Üniversitemizi tekrar tebrik ediyorum.

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

Kalın sağlıcakla.