4. TRT World Forum’un Açılışında Yaptıkları Konuşma

01.12.2020

TRT World Forum’unun Kıymetli Katılımcıları,

İş, Medya ve Akademi Dünyamızın Değerli Mensupları,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sevgili Gençler,

Sizleri en kalbi duygularımla saygıyla selamlıyorum. 4’üncüsü düzenlenen TRT World Forumu’nda video konferansla da olsa sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Dünyamız bölgemiz ve ülkemiz için verimli tartışmaların zemini olarak gördüğüm TRT World Forum’unun başarılı geçmesini temenni ediyorum.

Bu yılki forum, “Salgın Sonrası Dünyada Uluslararası Düzen ve Değişen Dinamikler” temasıyla düzenleniyor. İki gün boyunca çevrim içi olarak yapılacak oturumlarda dijitalleşmeden teknolojiye, ticaretten Suriye, Yemen ve Karabağ’daki çatışmalara kadar, her biri diğerinden önemli konular ele alınacak. Ülkemiz içinden ve dışından birikimleriyle foruma katkı sunacak tüm bilim, medya, siyaset insanlarımıza şimdiden teşekkür ediyorum. TRT Yönetimini ve bu güzel programa destek veren tüm kurumlarımızı tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Değerli Dostlar,

Koronavirüs salgını hayatımızın her alanında derin izler bırakıyor. Salgınla beraber ikili ilişkilerimizde, ekonomide, alışveriş yöntemlerimizde ve daha birçok alanda köklü değişiklikler yapmak zorunda kalıyoruz. Medya, siyaset ve uluslararası ilişkilerin de bu değişim dalgasından etkilendiğini görüyoruz. Bir süredir yükselmekte olan yeni medya araçları salgının ortaya çıkardığı tabloda daha da yaygınlık kazandırıyor. Ticaretin yanı sıra basında da dijitalleşme öne çıkmaya başladı. Geleneksel medyanın etkisini tamamen yitirdiğini elbette söyleyemeyiz, ancak yeni bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu da inkâr edemeyiz. İşin uzmanları tarafından TRT World Forum’da yapılacak tartışmaların bu noktada bizlere yeni ufuklar çizeceğine inanıyorum.

Bir siyasetçi olarak burada bir hususu vurgulamak istiyorum. Hayattaki her şey gibi teknoloji de insan hayatını kolaylaştırmak için vardır. İnsanı maddi ve manevi varlığıyla bir bütün olarak gören dijitalleşme hepimiz için hayırlı neticeleri beraberinde getirecektir. Ancak hiçbir denetimin olmadığı, keyfiliklere açık, hukukun dışında bir alan olarak algılandığında dijitalleşmenin bizi götüreceği yer faşizmdir. Bunun için dijitalleşme özgürlüğün alanını genişletirken yeni adaletsizliklere, yeni haksızlıklara, yeni ötekileştirmelere yol açmamalıdır.

Son yıllarda sosyal medya platformlarının kullanımının yaygınlaşmasıyla maalesef bu konuda çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Sınırsız özgürlük bu başlık altında tamamen denetimsiz bir alan oluşturularak yeni mağduriyetlerin oluşmasına sebebiyet veriliyor. Kimi zaman mevcut hukuk düzeninin bile yetersiz kaldığı bu durum siber zorbalık başta olmak üzere psikolojik ve sosyal sorunlara kapı aralıyor. Mağdurlar çoğu kez şikâyetlerini ulaştırabilecekleri ne bir muhatap, ne de haklarını arayabilecekleri hukuki bir mecra bulabiliyor.

 Kötülük yapanın, suç işleyenin yanına kâr kaldığı bir düzenin adı özgürlük olamaz. Meselenin bir başka boyutu ise sosyal medya platformlarının artan mağduriyetleri önleyecek bir çabanın içine dahi girmemesidir. Devletlerin vatandaşlarını koruma gayesiyle attığı iyi niyetli adımlar ise hemen özgürlüklere müdahale parantezine alınarak akim bırakılmaya çalışılmaktadır. Türkiye olarak bir süredir bu konuda yaşanan haksızlıkları dile getiriyor, kimsenin, hiçbir şirketin hukukun üstünde olmadığını vurguluyoruz. Geçen aylarda yürürlüğe giren kanuni bir düzenlemeyle sosyal medya şirketlerine ülkemizde temsilci bulundurma zorunluluğu getirdik. Bunu yaparken de uluslararası hukukun bize tanıdığı yetki çerçevesinde özgürlük, güvenlik dengesini gözeterek hareket ettik. Vatandaşlarımızı bilhassa da yetişkinlere nazaran daha hassas durumda olan çocuklarımızı korumayı amaçlıyoruz. Temennimiz kendilerini hukukun dışında gören bu kurumların ülkemizin iyi niyetli çabalarına gönüllü bir şekilde destek vermesidir. Aksi takdirde Türkiye her şart altında vatandaşının hukukunu korumayı sürdürecektir.

Kıymetli Katılımcılar,

Günümüz dünyasında yapılan çalışmaların uluslararası kamuoyuna ulaştırılmasının önemi giderek artıyor. Türkiye olarak bu konuda maalesef uzun yıllardır çok sıkıntı çekiyoruz. Türkiye’nin uluslararası alandaki başarıları, ülke içinde yaşadığı büyük değişim, dış dünyada hakkaniyetli bir şekilde yer almıyor. Hatta çoğu durumda başarılarımız yok sayılarak ya da çarpıtılarak olduğundan farklı bir şekilde aktarılıyor. Gerçeği keşfetmek için değil, zihinlerdeki oryantalist kalıplara uygun cevaplar bulmak için Türkiye’ye bakılıyor. Özellikle 2013 senesinden itibaren Gezi olaylarıyla başlayan süreçte ülkemiz çok ciddi haksızlıklara, çifte standartlara maruz kalmıştır. Sokakları yakıp yıkanlar, 24 saat canlı yayın yapan uluslararası medya kuruluşları tarafından barışçıl göstericiler olarak lanse edilmiştir. Suriye’de yüz binlerce sivilin kanını döken bölücü terör örgütü mensupları Batılı sözde prestijli dergilerin kapağını süslemiştir. Ama aynı olaylar daha sonra Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşanınca bize basın özgürlüğü dersi verenler üç maymunu oynadılar. Paris’in göbeğinde haftalarca süren sarı yeleklileri görmezden geldiler. Fransız polisinin göstericileri kör eden orantısız müdahalelerinden hiç bahsetmediler. Fransız devlet organlarının medyaya yönelik ablukası karşısında eleştirel tek cümle kurmadılar. Benzer bir çifte standardın İsrail güvenlik güçlerinin Filistinlilere yönelik devlet terörünü andıran uygulamalarında da tekerrür ettiğini görüyoruz. Sokak ortasında elleri havada katledilen Filistinli çocuklar sözüm ona bu bağımsız medya organlarında haber değeri dahi taşımıyor. Daha birkaç gün önce Filistinli bir yaralıyı taşıyan ambulansın durdurularak yaralının apar topar gözaltına alınmaya çalışılması uluslararası basında hiçbir tepkiye neden olmadı. Hemen her gün şahsımı hedef alan iğrenç manşetleri ise burada söyleme gereği dahi duymuyorum. Bu tarafgirliğe artık aşinalık kazanmış birisi olarak bizi asıl üzen, bizi asıl rencide eden kutsallarımıza yönelik saldırılardır. Medya organlarının İslam düşmanlığı ve yabancı karşıtlığına bayraktarlık yapması gerçekten utanç vericidir.

Basın özgürlüğü kılıfı altında sergilenin çirkeflikler, farklı din ve kültüre mensup insanların bir arada yaşama iradesini zehirlemektedir. Şayet bu nobran tavra bir dur denilmezse bunun acısını Avrupa’yla beraber tüm insanlık çekecektir. Bu konuda özü sözü insan felsefesiyle dünyaya açılan kapımız olan TRT’ye özellikle de TRT World’e önemli sorumluluklar düşüyor. TRT World’ün yeni bir dil ile hikâyeyi yeniden anlatmak, mikrofonu konuşturulmayanlara uzatmak, kamerayı görülmeyenlere çevirmek hedefini son derece kıymetli buluyorum.

Uluslararası medyanın tekdüzeleştiği günümüzde TRT World haksızlıklara karşı haklının, zalimlere karşı mazlumun, adaletsizliklere karşı adaletin sesi oluyor. Kuruluşundan bu yana geçen 4 yıllık sürede TRT World’ün aralarında dünya çapında üne sahip gazetecilerin yer aldığı nitelikli kadrosuyla önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyorum. Kendilerine üstlendikleri ağır, ama onurlu görevde başarılar diliyorum. Genel müdüründen muhabirine, teknik elemanlarına kadar tüm TRT çalışanlarını canı gönülden tebrik ediyorum.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, 4. TRT World Forumu’nun başarılı geçmesini diliyor, katkı veren herkese ülkem ve milletim adına şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum. En kısa zamanda sizleri ülkemizde ağırlamak dileğiyle, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Kalın sağlıcakla.