Türkiye'nin Kahraman Kadınları Programı’nda Yaptıkları Konuşma

08.03.2020

“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya.

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya.”

Hep beraber ayağa kalkıyor muyuz?

Annelerimizi hayırla yâd ediyor muyuz?

Şehitlerimizi hayırla yâd ediyor muyuz?

Ruhları için el Fatiha.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızın kıymetli mensupları,

Çok Değerli Şehit Yakınlarımız,

Gazilerimiz ve Aileleri,

Saygıdeğer Hanımefendiler,

Değerli misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Yücel kardeşime ve ekibine çok teşekkür ediyorum. Ülkemizin ve dünyanın tüm kadınlarının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tebrik ediyorum. Şehitlerimizin annelerine, eşlerine ve çocuklarına buradan hassaten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.

Az önce ekranda, perdede onların o duygu dolu tespitlerini, duygu dolu ifadelerini dinledik, izledik. Ne mübarek anneler ve ne güzel ifadeler. Rabbim hepimizi sevgililer sevgilisi Peygamberimizin o Liva-ül Hamd ismiyle müsemma sancağı altında haşru cem eylesin.

Bizim inancımızda şehadet nasıl en yüksek mertebe ise, şehit annesi, eşi ve çocuğu olmak da aynı şekilde özel bir statüdür. Rabbimiz şehitlerimizi Cennetle müjdeliyor. Bize düşen görev de; şehitlerimizin geride bıraktıkları emanetlerine devlet ve millet olarak en iyi şekilde sahip çıkmaktır.

Hamdolsun ülkemizde bu konuda oldukça güçlü bir sistem kurduk. Şehitlerimizin özellikle yakınlarının istihdamdan eğitim-öğretime kadar tüm meselelerini çözmeye çalışıyoruz. Bu ülkenin, milletimizin her bir ferdinin, özellikle de şehitlerimizin ailelerinin, annelerinin, babalarının, eşlerinin ve çocuklarının dualarıyla ayakta durduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Hep söylerim; toprak normalde baktığınız zaman tarladır, arazidir. Ama şehit kanlarıyla yoğrulduğu zaman onun adı vatandır.

İşte üzerinde bulunduğumuz bu vatanı vatan yapan o şehitlerimizin kanlarıdır. Ve Arif Nihat Asya’nın mısralarında ifade ettiği gibi, az önce de Yücel kardeşimizden dinlediğimiz gibi, şehitler tepesini bekleyen kahramanlarımız varoldukça bu ülkede bayrağımızı indirmeye, ezanlarımızı susturmaya, istiklalimizi elimizden almaya, istikbalimizi karartmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Biz göremesek de şehitlerimizin diri olduğunu ve onlarla tekrar biraraya geleceğimizi, ruz-i mahşere kadar bizimle yol yürüyeceklerini biliyoruz. Bu vesileyle tüm şehitlerimizi bir kez daha rahmetle yad ediyorum. Şehitlerimizin mekânları zaten belli, Cennet. Cennetteki makamlarının ali olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Değerli Misafirler,

Her 8 Mart olduğu gibi bugün de tüm dünyada ve ülkemizde kadın meselesi enine boyuna konuşulacak, tartışılacaktır. Bizim kadına bakışımız çok açık ve nettir. İlk insandan beri insanlığın yarısı erkek, yarısı kadındır. Bunlardan hangisini çıkartırsanız çıkartın geriye insanlıktan eser kalmaz. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de verilen mesajlar mümin erkekler ve mümin kadınlar denilerek, insanlığın tamamına teşmil edilmektedir. Annelerimize, kız kardeşlerimize, eşlerimize, kız evlatlarımıza, tüm kadınlarımıza göstereceğimiz saygı, muhabbet aslında tüm insanlık adınadır. Dolayısıyla erkek olarak kendimiz için ne düşünüyor, istiyor, ne bekliyorsak, kadınlar için de aynı duygular içinde olmamız gerekiyor. Nerede kadınlara, yeni doğan kız çocuklarına yönelik bir ayrımcılık, bir husumet, bir aşağılama varsa, orada helak vakti yakın demektir. Kadını insan değil meta olarak gören, sırf cinsiyetinden dolayı zulmeden hiçbir toplumun geleceği aydınlık olamaz.

Artık biz o cahiliye döneminin kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir asrı, bir zamanı asla yaşamak istemiyoruz. Bugün de benzeri var mı? Bazı toplumlarda ne yazık ki var, ama bunu yaşamak istemiyoruz, yaşamayacağız ve yaşatmayacağız. Hamdolsun bizim inancımızın da, kültürümüzün de özünde böyle bir ayrımcılık yoktur. Elbette cinsiyetinden bağımsız olarak nasıl her insanın farklı özellikleri, farklı sınırları, farklı kabiliyetleri varsa, aynı durum erkekle kadın arasında ve kadınların kendi arasında da mevcuttur. Temel haklar dışında insanların tamamını tornadan çıkmış gibi tek bir ölçüyle değerlendirmek eşitlikçi değil zorba, faşizan, sapkın bir yaklaşım olur. İnsanın maalesef zalim bir tarafı olduğunu kabul etmek durumundayız. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de çeşitli saiklerle ve yöntemlerle insanın insana yaptığı ve tasvibi mümkün olmayan zulümlere şahit oluyoruz. Bu konuda her gün dünyanın dört bir yanından gelen pek çok haberlerle, görüntüyle karşılaşıyoruz. Kökenden, inancından, konumundan dolayı ezilen, horlanan, dövülen, sürülen, hatta öldürülen milyonlarca insanın yürekleri yakan trajedisi karşısında gerçekten üzüntülüyüz.

Elbette bu kötü manzaradan kadınlar da nasibini alıyor. Tabii afetlerden savaşlara, kıtlıklardan toplumsal kargaşalara kadar her krizin en ağır faturasını çocuklarıyla birlikte kadınlar ödüyor. Mesela Suriye’de uzun yıllardır süren insani krizin yol açtığı yıkıntılara baktığınızda altında çoğunlukla kadınları ve çocukları göreceksiniz. Evlerinden edilen insanların sığındığı kamplarda aynı manzarayı göreceksiniz. Sınırlarımız içinde yaşayan Suriyeli kardeşlerimizin önemli bir bölümü yine kadınlar ve çocuklardan oluşuyor. İdlib’de bunu görmedik mi? Atme Kampında bunları görmedik mi? Bütün bunları görürken, bizim yüreklerimiz dağlanırken insanlık buna karşı maalesef sessiz kalıyor. Avrupa’ya gitmek umuduyla kara ve deniz sınırlarına yığılan mülteciler arasında en çok sıkıntıyı kadınlar ve yavruları çekmiyor mu? Hatta botlarda, o botları Yunan askerleri şişlemek suretiyle Ege’nin o azgın dalgalarına bırakırken anneler ve çocuklar orada ölümle baş-başa bir mücadeleyi vermiyor mu? Peki, Batı bütün bunlar karşısında ne yapıyor? Batının bütün bunlar karşısında acaba yüreği yanıyor mu? Hayır. Sesi çıkıyor mu? Hayır. Bu tablo karşısında yüreği yanmayanın, kalbi titremeyenin, zihni karıncalanmayanın insanlığından şüphe etmek gerekir, ben şüphe ediyorum. Maalesef karşımızda sadece kendi konforunu, kendi güvenliğini, kendi refahını korumak adına bu manzaraya sırtını dönen koskoca bir dünya vardır.

Değerli Kardeşlerim,

8 Mart’ın kadınlara özel bir gün haline gelmesinin hikâyesini herhalde bilmeyen yoktur. Yaklaşık 1,5 asır önce Amerika’da yaşanan bir grev sırasında hayatını kaybeden kadın işçiler anısına 1977 yılında o günden bugüne başlatılan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamaları elbette önemlidir. Kadınların sorunlarına dikkat çekmeyi gaye edinen bu günün günümüzdeki yaşanan krizler için de bir hassasiyet olmasını dilerdim. Ancak Suriye’de 9 yıldır süren insani krizde hayatını kaybeden 1 milyona yakın insandan çok önemli bir bölümü kadın ve çocuk olduğu halde bu konuya kimsenin güçlü bir şekilde dikkat çektiğini görmedik, duymadık, bilmiyoruz. İşin içindeyim, ne olduğunu ne bittiğini gayet iyi biliyorum. Ama ne yazık ki hiçbir ülkenin bu konuda hassasiyeti yok. Sadece laf laf laf, başka bir şey yok. Avrupa kapılarına dayanan yüzbinlerce insan içindeki kadınlara yapılan eziyetleri, önlerine dikilen tel örgüleri, dövülerek ve hatta vurularak geri gönderilme çabalarını kimsenin kınadığını da işitmedim. Kınasa ne olacak?

Değerli Kardeşlerim,

O, 3-5 yaşındaki yavruları görüyorsunuz değil mi? O, Yunanistan sınırına doğru giderken o tarlalar içerisinde herhalde ekranlarda izlemişsinizdir, düşe kalka o, 3 yaşındaki yavrunun nasıl sınıra doğru yürüdüğünü herhalde izlemişsinizdir. Ben torunuma da onu gösterdim, bak dedim yavrum, bak senin gibi. Ama bak düşüyor kalkıyor, düşüyor kalkıyor. Niye biliyor musun dedim, o kötü amcalardan kurtulmak için. Ortada böyle bir zulüm var, böyle bir zulüm var. Tabii o da bana soruyor, bunlar kötü amcalar mı? Evet oğlum, bunlar kötü amcalar, bunu yaptılar. İnanın ellerinden gelse onları bile süngülerler. Bunlarda vicdan yok, bunlarda insaf yok, bunlarda insanlıktan nasibini almak yok. Ey Yunanistan, ya bu insanlar sende gelip kalmayacak ya, senden gelip geçecek ve Avrupa’nın bir başka ülkesine gidecek, niye rahatsız oluyorsun?

Evet, biz size dedik; bak bu böyle giderse biz bu kapıları açacağız. Siz inanmadınız. Ey Yunanistan, şimdi sana da sesleniyorum; sen de kapılarını aç ki açtılar, sen de kapılarını aç bu yükten kurtul, gitsinler Avrupa’nın diğer ülkelerine. Başka bu işin çıkışı yok. Adil bir yük paylaşımı diyorsak, bu adil yük paylaşımına biz de ortak arıyoruz. Şu anda bizde hala 3,5 milyon mülteci var ve bir de kapımıza dayanmış olan 1,5 milyon var. Ama hamdolsun geçici de olsa şimdi biliyorsunuz bir ateşkes imzaladık. Temenni ederim ki bu burada kalır.

Tabii vicdanları nasır tutmuş bir dünyanın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlaması, kelimenin tam anlamıyla riyakârlıktır. Terör örgütünün katlettiği kadınları, çocuk yaşta ailelerinden kopartarak, her türlü istismarı yaptığı ve ölüme sürdüğü kız çocuklarını görmeyenlerin 8 Mart kutlaması yapması riyakârlıktan da öte bir durumdur. Diyarbakır’da HDP’nin kapısı önünde gözleri yaşlı annelerin 6 ayı aşkın bir zamandır dağa kaçırılan yavrularını beklemelerini acaba Dünya Kadınlar Günü’nü kutlayanlar, gelip de orada bu anneleri ziyaret ettiler mi? Etmediler. Onlarda edecek zaten yüz de yok. Onların etmelerinin de bazı şartları var, hep onlar o şartların oluşmasını beklerler. Ve şu anda peyderpey 11, 12, 13 kaçıp annelerine-babalarına kavuşanlar oluyor.

Aynı şekilde Filistin’de kendi evlerini ve topraklarını savunan kadınların üzerine buldozerler süren, sokakta yürüyen kız çocuklarını kurşunlayan, her fırsatta masum insanların üzerine dipçikle, köpekle, gazla saldıranları görmezden gelen bir dünya için söylenecek söz bulmakta zorlanıyoruz. İsrail aynısını orada yapmıyor mu? Aynısını yapıyor. O anneleri yerlerde nasıl sürüklediğini görmüyor muyuz? Onlar yavrularına sarılayım derken onları yerlerde nasıl sürüklediklerini görmüyor muyuz? Ama ne diyorlar; işte İsrail’e bu kadar acaba sizler ifadelerde bulunursanız, bu ilişkiler noktasında pek hayra alamet olmaz. Biz şu anda hakla beraberiz batılla değil, bunu bir defa iyi ayırt etmemiz lazım. 

Kadın bedenini şatafatlı ambalajlar altında köle ticaretinden daha beter bir şekilde metalaştıran 8 Mart’ı da aynı amaçla kullanmasındaki ironiyi de ben sizlerin takdirine bırakıyorum. Ağızlarından kadın haklarını düşürmeyenlerin inançlarına uygun şekilde giyinmek, yaşamak isteyen kadınlara hayat hakkı tanınmaması karşısında sergiledikleri suskunluğu da bu tabloya ilave etmemiz gerekiyor. Kadını insandan bağımsız, müstakil bir varlık olarak konumlandırma çabalarının vardığı yer işte burasıdır. Ne zaman ki 8 Mart’ı sadece belirli bir kesimin değil tüm kadınların meselelerinin konuşulduğu bir tarih haline getirirsek, işte o zaman gerçek kadınlar gününe dünyada kavuşmuş olacağız. Bu tarihe kadar 8 Mart’ta söylenen her şey eksik, yapılan her şey sonuçsuz kalacaktır.

Biz kendi adımıza insan ve kadın meselesini medeniyetimizin ve kültürümüzün işaret ettiği eşrefi mahlûkat, yani yaratılmışların en şereflisi sınırları içinde konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü anlayışıyla uygulamadaki aksaklıkları gidererek, eksiklikleri tamamlayarak, yanlışları düzelterek, erkek-kadın tüm insanlık için en hayırlı olanı aramayı sürdüreceğiz. Bu konuda birlikte yol yürüdüğümüz, çalıştığımız, dayanışma içinde olduğumuz tüm kadınlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Sizler bizim yanımızda olduğunuz sürece hiç endişe etmeyin. Bizim birliğimizi, beraberliğimizi, kardeşliğimizi hiç kimse parçalayamayacaktır, bölemeyecektir ve yolumuza da emin adımlarla yürüyeceğiz.

Başbakanlığım ve Cumhurbaşkanlığım döneminde ülkemizde gerçekleştirdiğimiz reformlar arasında kadınlarımızın meselelerinin çözümüyle ilgili olanlar çok önemli bir yer tutar. Anayasamızdan kanunlarımıza kadar tüm mevzuatımızda kadınların haklarını korumaya, ayrımcı uygulamaları ortadan kaldırmaya yönelik çok ciddi düzenlemeler yaptık. Bu çerçevede aile yapımızı korumaya özel önem verdik. Aile yapımıza yönelik en büyük tehditlerden biri olarak gördüğümüz kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda etkin tedbirler aldık. Bu tedbirlerin istismarını engelleyecek ve gerekiyorsa asıl amacın gerçekleşmesine yönelik ilave adımlar da atacağız.

Kadınlarımızın iş hayatında giderek daha fazla yer alması, ülkemizi zayıflatan değil tam tersine güçlendiren bir gelişme olmuştur. Nitekim istihdamdaki kadın oranı 2002’den 2019’a kadar yüzde 45’e yakın artarak 9 milyon sınırına dayanmıştır. Böylece kadınların iş gücüne katılma oranı yüzde 27,9’dan yüzde 34,9’a; toplam istihdamdaki kadın oranı yüzde 25,3’den yüzde 28,8’e yükselmiştir. Ailedeki sorumluluklarını yerine getirerek iş hayatında yer almak isteyen kadınlarımız için de doğum izinlerinden kreşlere kadar her alanda gereken düzenlemeleri yaptık.

Eğitim-öğretimde hamdolsun kız çocuklarımızla erkek çocuklarımız arasında hiçbir fark kalmadı. Siyasal hayata ve karar alma mekanizmalarına katılım konusunda da Cumhuriyet tarihimizin en üst seviyesine ulaştık. Meclisimizdeki 600 milletvekilimizden 104’ünün kadınlardan oluşması yeterli değilse de önemli bir orandır. Üniversitelerde ve bankacılık sektöründe kadın oranı erkekleri geride bırakmıştır.

Önümüzdeki dönemde de “mutlu kadın, uyumlu aile, müreffeh toplum” hedefi doğrultusunda çalışmayı sürdüreceğiz. Aile merkezli, kadın ve erkek açısından adil ve uyumlu bir toplum yapısını geleceğimizin teminatı olarak görüyorum. Sürdürülebilir kalkınmanın yolu buradan geçiyor. İnşallah milletimizi kadınıyla, erkeğiyle bir bütün olarak büyük ve güçlü Türkiye hedefimize ulaştıracağız. Bu konuda siz kadınlarımızdan daha fazla destek, daha fazla gayret bekliyoruz. Aksi takdirde kadın elinin değmediği her iş gibi bu gayretimiz de eksik kalır, aksar, hedefine ulaşmaz. Türkiye’nin kadınlarına güvendiğimiz için sürekli hedef büyütüyor, mücadele çıtasını yükseltiyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Konuşmamın başında da ifade ettiğim gibi, karşımızdaki sorunların büyük bölümü kadın-erkek olmanın ötesinde insanlıkla ilgilidir. Bu anlayışla şimdi de güncel gelişmelerle ilgili görüşlerimi milletimizle ve ekranları başında bizleri izleyen vatandaşlarımla paylaşmak istiyorum. Küresel düzeyde olduğu gibi bölgemizde de tarihi bir dönüşüm yaşanıyor. Türkiye bu sürecin tam merkezinde yer alan ülkedir. Hem kendi hedeflerimize ulaşmanın, hem de bölgemizdeki insani krizleri çözmenin ve istikrarı sağlamanın mücadelesini veriyoruz. Suriye’de son 9 yıldır yaşanan insani krizde ortaya çıkan yükün çok büyük bir bölümünü tek başımıza üstlenmek durumunda kaldık. Derin tarihi ve kültürel bağlarımızın bulunduğu bu coğrafyadaki insanlara böylesine sıkıntılı bir dönemde elbette sırtımızı dönecek değildik. Ancak uluslararası toplumdan da bu konuda çok daha fazla destek almayı ümit ediyorum.

Şimdi yarın Belçika’da Avrupa Birliği’nin yetkilileriyle bir toplantım var, o toplantıya katılacağım. Orada da bu konuları ele alacağız, görüşeceğiz. Temenni ederim ki daha farklı neticeler alarak Belçika’dan inşallah döneriz.

Tabii derdimiz, üzüntü ve iyi niyet beyanları dışında kayda değer bir görüntüyü yakalayalım. Avrupa Birliği ile yaptığımız anlaşmanın kendi tarafımıza düşen yükümlülüklerini yerine getirdik. Buna karşılık Avrupa Birliği oyalamaya dönük ve sözünü etmeye bile değmeyecek birtakım katkılar dışında taahhütlerini yerine getirmemiştir. Şimdi bu yeni ekiple görüşüyoruz. Bu yeni ekiple inşallah farklı neticeler elde ederiz. Dört milyonu bulan sığınmacılara dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanmayacak düzeyde yüksek insani standartları sağladığımızı kimse inkâr edemez. 40 milyar doların üzerinde biz destek sağladık. Ama Avrupa Birliği’nden gelen maalesef 3 milyar avro. 40 milyar dolar nere, 3 milyar avro nere?

İdlib’de son dönemde yaşanan gelişmelerin ardından aslında çok önceden atmamız gereken bir adımı attık. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Cenevre Sözleşmesi ve diğer uluslararası anlaşmalara uygun şekilde ülkemizdeki yabancılara diledikleri yerlere gidebilme imkânını tanıdık. Yunanistan karadan ve denizden topraklarına yönelen sığınmacıları döverek, öldürerek, işkence ederek, denizde botlarını delip boğmaya çalışarak durdurma yoluna gidiyor. Bu insanlık dışı eylemlere karşı kimse sesini çıkarmıyor, hatta tam tersine Yunanistan’ı destekliyorlar. Bu durum bize merhum Mehmet Akif’in şu mısralarını hatırlatıyor: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” Türkiye olarak bu vahşeti tüm uluslararası platformlarda gündeme getirmeye ve mazlumların hakkını savunmaya devam edeceğiz.

Diğer taraftan Suriye’deki sorunun sadece yerinden edilmiş insanlara sahip çıkmakla çözülemeyeceği açıktır. Daha kapsamlı ve sonuç alıcı yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Türkiye olarak hem sınır güvenliğimizi özellikle sağlamak, hem insani görevlerimizi yerine getirmek, hem de siyasi çözümü desteklemek için sahada müşahhas adımlar atmak mecburiyetinde kaldık. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtlarımızın gerisinde işte bu amaç vardır. Sınırlarımızda kurulmaya çalışılan terör koridorunu parçalama ve halkını katleden rejimi durdurma konusunda çok önemli başarılar elde ettiğimize inanıyorum. Eğer Türkiye’nin müdahalesi olmasaydı Suriye’de bugüne kadar hayatını kaybeden 1 milyon sivil sayısına İdlib’de en az bu kadarı daha katılacaktı. Biz tek başımıza yürüttüğümüz mücadeleyle bu trajedinin önüne geçerek tüm dünyada bir kez daha insanlık dersi verdik. Tabii burada sınırlarımıza yaklaşan 1,5 milyon yeni sığınmacı ve geride bekleyen potansiyel 2,5 milyon sivil sebebiyle yeni ve büyük bir yükle de karşı karşıya geldik. Sığınmacı akınını durdurmak ve rejimin ülkemiz topraklarını da hedef alan azgınlığının önüne geçmek için İdlib’de daha aktif bir askeri pozisyon almak mecburiyetinde kaldık. İdlib’deki durumun rejimin saldırganlığı yanında Rusya’nın bölgenin statüsüne ilişkin ısrarlı tutumu sebebiyle giderek tırmanma eğilimi göstermesi üzerine diplomatik çözüm arayışlarımızı da hızlandırdık.

Kardeşlerim,

Buradan bir kez daha tekrar etmekte fayda görüyorum; Türkiye’nin Suriye topraklarını işgal ve ilhak etmek gibi bir amacı asla olmamıştır. Tek gayemiz; ülkemizde yaşayan 3,6 milyon Suriyeli ile sınırlarımıza dayanan 1,5 milyon İdlibli’nin güvenle evlerine dönüşlerini sağlayacak ortamı tesis etmektir. Suriye halkı kendi toprakları ve özgürlüğü için rejime ve terör örgütlerine karşı mücadelesini zaten veriyor. Biz bu mücadeleyi destekleyerek Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin bir an önce teminini arzu ediyoruz. Ülkesinin üçte biri PKK-YPG terör örgütünün işgali altında olan bir rejimin tüm gücünü ve imkânlarını İdlib gibi küçük sayılabilecek bir bölgeye yöneltmesi derdin başka olduğunu gösteriyor. Eğer rejimin amacı topraklarını kurtarmak olsaydı, önce asıl tehdide, yani ülkenin doğusundaki terör oluşumuna karşı harekete geçerdi. Maalesef rejim bunun yerine mazlum İdlib halkını yok etmeye kalkışmıştır. Varil bombalarıyla, bombalarla maalesef bunu yapmıştır. Ortaya çıkan vahim manzara karşısında sahadaki güçlerimizi artırdık ve rejimi durdurmak için harekete geçtik. Bu süreçte askerlerimize yönelik her saldırıda tarihinde görmediği ağır kayıplarla karşılaşan rejim, kandan beslenen karakteri sebebiyle gerginliği tırmandırmaya devam etmiştir.

Türkiye olarak İdlib’de fiilen operasyon sürdürdüğümüz son 1 ay içerisinde 34’ü Leyle-i Regaip’te olmak üzere toplam 59 şehit verdik. Buna karşılık rejimin 3 bin 400 unsurunu etkisiz hale getirdik. Ayrıca rejimin 3 uçağını, 8 helikopterini, 8 hava savunma sistemini, 156 tankını, 108 top, obüs ve çok namlulu roketatarını, 24 zırhlı aracını, 49 doçkasını ve doçkalı pikabını, 99 askeri aracını, 10 mühimmat deposunu, 2 havaalanını da imha ettik. Elbette bizim amacımız, ne daha çok insan öldürmek, ne de daha çok araç-gereç imha etmektir. Bizim tek gayemiz; İdlib’deki insani krizi olabilecek en hızlı ve etkin şekilde çözüme kavuşturmaktır. Bağcıyı dövmenin değil üzüm yemenin peşinde olduğumuz için de diplomatik çözüm yollarını sürekli zorladık. Rusya ile Perşembe günü vardığımız uzlaşmanın gerisinde işte böyle bir arka plan vardır. İdlib halkının can emniyetini ve Türkiye’nin sınırlarının güvenliğini sağlayacak her çözüm bizim için ehvendir, kabul edilebilirdir. Moskova’da vardığımız anlaşmanın da bu hedeflerimize hizmet edeceğini umuyorum.

İçinde özellikle insan canının, kendi askerimizin hayatının bulunduğu hiçbir konuda layüsel davranma, sorumsuz hareket etme lüksümüz olamaz. Milletimiz de, mazlum Suriye halkı da müsterih olsun. Türkiye, Suriye’deki insani krizin ve siyasi çıkmazın çözümü yolundaki gayretlerini daha ısrarcı ve çok yönlü bir şekilde sürdürecektir. Gerek İdlib’de, gerek Suriye sınırımızda, diğer alanlarda bugüne kadar ne söylediysek hepsinin de arkasındayız, hepsini de hayata geçirmekte kararlıyız.

Bahar Halkanı Harekâtı, bölgemizin sağı ve solundaki yerlerle ilgili verilen sözlerin tutulmaması halinde buraları kendi yöntemlerimizle temizleme hakkımızı saklı tutuyoruz, bunu da söylüyorum.

Bölücü terör örgütünün bu ülkedeki varlığını tamamen sona erdirene kadar, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği tamamlanmış olacak. Türkiye’dekiler başta olmak üzere rejimden kaçarak evlerini terk eden tüm Suriyeliler yerlerine dönmedikçe Suriye’de kalıcı huzur sağlanamaz. Rejimin İdlib’de sükûnun sağlanması ile Rusya ile yaptığımız anlaşmayı bozması halinde bir daha şiddetli bir şekilde bu zalimlerin üzerine gideceğiz; bunun da bilinmesi lazım. Bunu Moskova’daki görüşmelerin ardından yaptığımız basın toplantısında da açıkça ifade ettim. Unutulmamalıdır ki biz bu anlaşmayı sadece İdlib’deki krizin daha fazla kan dökülmeden çözümünü sağlamak umuduyla yaptık. İnşallah önümüzdeki süreçte tüm taraflar taahhütlerine riayet eder ve biz de bu amacımıza ulaşmış oluruz. Aksi takdirde her zaman yaptığımız gibi kendi belirlediğimiz yolda yürümeyi sürdüreceğiz.

Bu duygularla bir kez daha 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nüzü tebrik ediyorum. Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Kalın sağlıcakla.