AK Parti Grup Toplantısı’nda Yaptıkları Konuşma

26.02.2020

Aziz Milletim, Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Sevgili Gençler,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Özellikle hazırlanan bu sürpriz gerçekten çok kısa da olsa benim için çok çok duyguluydu. Ve çocukluk yıllarıma beni götürmesi, bunun yanında da tercih edilen oradaki birkaç anekdot gerçekten çok çok önemliydi. İşte bu simitti, bu kitaptı, bu suydu; bunların üçü çocukluk yıllarımın en önemli başlıklarıydı.

Sınıfımdaki bir arkadaşımın kitapevleri vardı ve oradan elde ettiğim bu imkânlarla ilk ufak da olsa kütüphaneme aldığım eser, Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin Hukuk-ı İslamiyye Kamusu’ydu. Ve taksitlerini simit satarak ödemiştim, su satarak ödemiştim ve o günden bugüne de hamdolsun bu şekilde yürüyerek geldik. Arkadaşlarım bunları gerçekten güzel tespit etmiş, yakalamış ve anneciğimin de evdeki makinesinde özellikle komşulara diktiği elbiselerle her hafta sonu yatılı okumam hasebiyle bana vermiş olduğu 3-5 kuruşla haftayı doldurur giderirdim. Böyle başlayan bir hayat ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki bu muhteşem dev kütüphaneyle işte tırmandığımız nokta.

Şüphesiz ki kitap bizim için en önemli yol arkadaşı. Unutmayalım ki her kitap bir alimdir, onun için kitap saygıdeğerdir, onun için kitap bizim medeniyetimizde büyük öneme haizdir. Bu bakımdan hazırlanan bu kısa da olsa takdimde sizlere, emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum.

Grup Toplantımızın ülkemiz ve partimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Sözlerimin hemen başında tüm İslam âleminin ve milletimizin dün başlayan mübarek üç ayları ile yarın gece idrak edeceğimiz Regaip, Leyle-i Regaib’ini şimdiden tebrik ediyorum. Bu mübarek ayların ve önümüzdeki günlerde ardı ardına idrak edeceğimiz mübarek gecelerin Müslümanlara ve tüm milletimize hayırlar getirmesini Rabbimden niyaz ediyorum. İslam dünyasının her köşesinden feryatların yükseldiği, zalimlerin her geçen gün daha da azgınlaştığı, zulmün adeta arşa çıktığı bir süreçten geçiyoruz. İlk kıblemiz Kudüs’ün mahremiyetine yönelik pervasız saldırılar giderek artıyor. İşte böyle bir dönemde Rabbimizden idrak ettiğimiz mübarek ayların ve gecelerin hatırına birliğimizi, beraberliğimizi, kardeşliğimizi, mücadele gücümüzü artırmasını diliyorum. Merhamet, sevgi, kardeşlik, dayanışma iklimi olan bu mübarek ayların ve gecelerin ne kadar hakkını vererek yaşarsak, önümüzdeki meselelerin üstesinden kolayca gelecek gücü de o derece kendimizde bulabiliriz. Şayet çevremizde tek bir garip, tek bir ihtiyaç sahibi, tek bir imkânsızlıktan dolayı gözü yaşlı, kalbi kırık insan varsa ne bu mübarek ayları, ne de bu mübarek geceleri hakkıyla değerlendirebilmiş olamayız.

Müslüman olmak, sadece namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacca ve umreye gitmekten ibaret olsaydı, nefse ve küfre karşı verilen onca mücadeleye gerek kalmazdı. İnancımızın asıl ölçüsü; Rabbimizin bize gösterdiği şekilde iyiliği emredip kötülüğü nehyetme düsturunu ne derece hayata geçirebildiğimizdir. Gelmiş-geçmiş tüm peygamberlerin görevi, insanlığa işte bu temel ilkeyi vaaz etmek olmuştur. Bize düşen de, aynı yolda ilerlemektir. Rabbim hepimize inancımızın özünün farkında olmayı ve buna uygun şekilde yaşamayı nasip etsin diyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Malum deprem felaketi kendini bize sürekli hatırlatıyor. Son olarak Van’da can kaybıyla sonuçlanan bir deprem daha yaşadık. Van’da meydana gelen depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza bir kez daha Allah’tan rahmet, yaralılara şifalar diliyorum. Bilim insanları yeni depremler beklendiğinin haberlerini veriyor. Son bir asırda ülkemizde 6 ve daha üzeri büyüklüğe sahip 57 deprem yaşadığımızı ve 80 bin vatandaşımızı yıkıntılar altında kaybettiğimizi düşündüğümüzde bu ikazlara hak vermemek mümkün değildir. Ülkemizin mevcut yapı stokunun, bilhassa da bizim dönemimizden önce yapılanların önemli bir bölümü depreme ve diğer tabii afetlere dayanıksızdır. Öyle ki birçok şehrimizin neredeyse tamamına yakınını yıkıp yeniden adeta yapmak gerekiyor.

Türkiye gibi 83 milyon nüfusa, 10 milyon binada 30 milyon bağımsız birime sahip bir ülkede böylesine köklü bir dönüşümü gerçekleştirmenin kolay olmadığı da ortadadır. Yapılan değerlendirmelere göre ilk etapta dönüştürülmesi gereken konut sayısı 6 milyon 700 bindir. Başka hiçbir şey yapmayıp, tüm yatırımları durdurup, tüm maaş ve destek ödemelerini kesip, kamu kaynaklarının hepsini bu işe aktarsak bile bu dönüşüm yıllarca sürer. Devlet ve millet olarak el ele vererek en riskli olan yapılardan başlayıp bu süreci adım adım yürütmek mecburiyetindeyiz. Öncelikle durumları aciliyet arz eden binaların yıkılıp yeniden yapılması için bir seferberlik başlattık. Hedefimiz her yıl 300 bin yeni konut inşa ederek önümüzdeki 5 yılda 1 milyon 500 bin konutu dönüştürmektir. TOKİ vasıtasıyla bugüne kadar tamamladığımız ve inşa halindeki 863 bin konut bu bakımdan önemli bir örnektir. Aynı şekilde bizim dönemimizde kamu faaliyetleri için inşa edilen hizmet binaları, okullar, spor salonları, yurtlar, hastaneler, camiler ve diğer birimler de depreme dayanıklıdır. Kentsel dönüşüm çalışmalarını başlattığımız 2012’den bugüne kadar 1 milyon 350 bin konutu bu kapsama aldık. Bu konutlarda oturan vatandaşlarımızın mağdur olmaması için kira yardımı, hibe, destek, kamulaştırma gibi çalışmalar için 17 milyar lira kaynak kullandık.

Marmara depreminin ardından altyapısı ve diğer birimleriyle 43 bine yakın konutu tamamlayıp vatandaşlarımıza teslim etmiştik. Van, Kütahya, Bingöl, Dinar depremlerinin ardından da yine altyapısıyla birlikte 38 bine yakın konut inşa edip, vatandaşlarımızın hizmetine sunduk. Geçen yıl başlattığımız 65 bin konutluk dönüşüm projesinin bir kısmı tamamlandı, kalanları sürüyor. Kanal İstanbul tek başına diğer işlevlerinin yanında 500 bin konutluk bir kentsel dönüşüm projesidir. Elazığ, Malatya depreminin ardından enkaz kaldırma, ağır hasarlı binaların boşaltılması ve tehlike arz edenlerin yıkımı ile hasar tespiti çalışmaları 12 günde tamamlandı. Buna göre Elazığ’da yıkık 263 bina ağır hasarlı 7698 bina, orta hasarlı bin 540 bina tespit edildi. Bu binalarda toplamda 19821 bağımsız birim bulunuyor. Malatya’da ise 370 yıkık bina, 2 bin 794 ağır hasarlı bina, 621 orta hasarlı bina olduğu, bu binalarda 6 bin 691 bağımsız birim bulunduğu belirlendi. Netice itibariyle Elazığ’da 19 bin 180, Malatya’da 4 bin 432 yeni konut yapılması gerektiği ortaya çıktı. Şu ana kadar Elazığ’da 960 ve Malatya’da 678 konutun yılsonunda teslimleri yapılacak şekilde inşasına başlandı.

Elazığ’da TOKİ’nin daha önce inşa ettiği 400 konuta da vatandaşlarımız taşınmaya başladı. Diğer konutların inşasıyla ilgili çalışmalar süratle devam ediyor. Hedefimiz 1 yıl içinde 23 bin 612 konutun tamamını bitirip vatandaşlarımıza teslim etmektir. Bu projeler konutlar yanında, okullarıyla, camileriyle, parklarıyla, millet bahçeleriyle, yollarıyla, alışveriş merkezleriyle tam tekmil yaşam alanları olarak planlanıyor ve yapılıyor. Güçlendirme yapılacak yerler için de vatandaşlarımıza konut başına 27 bin liraya kadar destek veriyoruz. Ağır hasarlı binalardaki dairelerin maliklerine AFAD vasıtasıyla 11 bin lira, kiracılarına 5 bin lira, orta hasarlı binalardaki daireler için de yine 5 bin lira yardım yapıyoruz. Devlet elbette felakete uğrayan vatandaşlarının yanında olacaktır. Ancak depreme hazırlık çalışmalarını devletle vatandaşın birlikte yürütmesi gerekiyor. Vatandaşlarımızdan sahibi oldukları yapıların risk seviyesini hemen tespit ettirip depreme dayanıksız olanları süratle dönüştürmelerini özellikle bekliyoruz. Bugüne kadar 22 milyon vatandaşımızın oturduğu konutların depreme dayanıklılığı teyit edildi. Amacımız bu sayıyı kısa sürede önce 35 milyona çıkarmak, sonra da nüfusumuzun tamamına teşmil etmektir. İnşallah milletimizle birlikte bu meselenin de üstesinden gelecek, ülkemizi depreme hazır hale getireceğiz.

Diğer taraftan, Elazığ, Malatya depreminin ardından AK Parti Meclis Grubu olarak başlattığımız yardım kampanyasında yaklaşık 1 milyon 600 bin lira toplandı. Grup yönetimimiz bu parayı AFAD hesabına aktaracak. Yardım kampanyamıza iştirak eden milletvekillerimize ve teşkilat mensuplarımıza teşekkür ediyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye’nin pek çok sıkıntısı var, ama CHP zihniyeti ve onun başındaki zatın hezeyanları hala en önemli meselemiz olmayı sürdürüyor. Hayatı kendi ülkesine karşı mücadele etmekle geçmiş bir zatın zırvalarını muhatap almamak için elimizden geleni yapıyoruz. Ancak milletimize olan saygımız gereği yalanların ve iftiraların ortada kalmaması için kendimizi bazı gerçekleri ifade etmek mecburiyetinde hissediyoruz. Açık konuşmak gerekirse, karşımızda hastalıklı bir zihniyet var. Önce adaletten ve yargıya saygıdan bahsedip, ardından yargıya, hakimlere, savcılara, adalet kurumlarına her türlü hakareti yapan bir zihniyet başka nasıl ifade edilebilir bunu bilmiyorum. Bu ülkede kölelik yoktur, ama zihnini ve elindeki imkânları emperyalistlere gönüllü olarak satmış olan bir kişiyi biliyoruz, onun adı da Bay Kemal’dir. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbe yargısını bile yüceltecek kadar alçalabilen bir kişi artık sözün bittiği yere ulaşmış demektir. FETÖ’den PKK’ya kadar tüm terör örgütlerini destekleyen, söylediği her sözde ve yaptığı her davranışla arkadaşlar dediği teröristlerin arkalarında duran bir kişi bu ülkenin ancak hasmı olabilir. Türkiye tarihinin en kritik mücadelelerinden birini verirken sürekli devletini ve milletini tahkir eden, askerinden hakimine, savcısına kadar tüm kamu görevlilerine saldıran bir kişi ülkesine değil, düşmanlarına hizmet ediyor demektir. Ömrü boyunca ülkenin ve milletin hayrına tek bir icraatı olmamış, devlet nasıl yönetilir, uluslararası ilişkiler nasıl yürütülür, zerre kadar bilgisi olmayan bir kişi kürsüde mavra keserek sadece kendini tatmin edebilir. Suriye meselesinin ne olduğunu zerre kadar idrak edememiş bir kişinin bu konuda söylediği söz, ancak sinek vızıltısı kadar değer taşır. Hele hele, insanoğlunda bir vicdan var değil mi? İdlib’de adam kendi toprağını savunuyor diyerek kendi ülkesi yerine rejimin yanında yer alan kahraman askerlerimizin mücadelesine hakaret eden, şehitlerimize saygısızlık yapan, gazilerimizi rencide eden bir kişi asla bu milletin evladı olamaz.

Yahu insanda vicdan önemli bir sestir. Bu İdlib’deki sen o yavruları televizyon ekranlarında izlemiyor musun? 3- 5 yaşında, 7 yaşındaki o yavruların ayakları çırılçıplak o çamur deryalarının içerisinde nasıl sığınacak yer aradıklarını görmüyor musun ya? Bazen söylüyoruz ya ki bir ayettir: Gözleri var görmez, kulakları var duymaz, dili var hakkı konuşamaz. Böyle işte, tam kendisi. Ve o yavruların ahı sana yeter ya. O anneler, o babalar, o çamur deryaları içerisinde başlarını sokacakları bir çadır dahi bulamıyorlar. Bunları bu katil Esed’in insafına mı bırakacağız? Bana yaptığı teklife bak ya; git Esed’le görüş diyor. Ya sen daha Esed’i görmediğin zaman ben onunla görüşüyordum zaten, görüşüyordum. Ama biz ona hangi teklifi yaparsak yapalım, ama adam olmadığını gördük. Bunda insaf diye bir şey yok. Bugün bizim karşımıza dikilen benim Kürt orijinli kardeşlerim, Suriye’nin kuzeyinde, kuzeydoğusunda şu anda terör örgütüne destek verenler, onlara pasaport dahi vermiyordu. Ben de kendisine tavsiyede bulunuyordum, ya bunlar senin vatandaşın niye vermiyorsun? Ama vermedi. Bay Kemal şimdi kalkıyor bize bu noktada ahkam kesiyor. Ya sen siyaseti bilmiyorsun, sen siyasetin cahilisin ya, siyasetin cahilisin. Nerede ne oluyor haberin yok, bunları tanımıyorsun. Bunlar cibilliyet fukarası. Bunlar hiçbir zaman kalkıp da kendi vatandaşına dahi insanca muamele edebilecek durumda değiller ve bunu yapmadılar. Şimdi ülkemdeki benim Kürt vatandaşlarım onlara ben bunu çok anlattım, onlar da Suriye’nin kuzeyinde, kuzeydoğusundaki Kürt vatandaşlarımla ilgili bu durumları bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Ama bildikleri halde hala bunlardaki Erdoğan düşmanlığı ne yazık ki tavan yapmış vaziyette. Ve terör örgütlerine maalesef destek vermeye devam ediyorlar. Türkiye’nin de Ana Muhalefetin başındaki zat kalkıp bize Esed’le görüşmeyi tavsiye ediyor. Sen görüşüyorsun zaten, yeter. Adamlarını gönderiyorsun, onlar görüşüyorlar zaten, yeter. Ama bizim adımıza değil kendi adına.

Ve şu anda Apo’nun ortaklarıyla da zaten ortaklığı var, yürüyüşleri beraber yaptılar, Ankara’dan İstanbul’a beraber yürüdüler; öyle mi? Ve bununla kalmadılar, Avrupa Parlamentosu’nda yine beraber dirsek dirseğe oturdular, oradan da yine ülkemize saldırdılar. Yani bunlarda bu ülkenin menfaatlerini, çıkarlarını savunmak diye bir şey yok. Kalkıp da AK Parti’yi gidip Avrupa Parlamento’sunda Türkiye düşmanlarına şikâyet etmek kadar alçalmak olabilir mi? İşte millilik, yerlilik dersen savunduğumuz, ama gayri millilik, gayri yerlilik derken işte temsilcisi bunlar.

Gelelim Libya’ya; Libya’da ülkemizin ne yapmaya çalıştığını anlamamış bir kişinin bu konuda söyledikleri, deryada damla hükmünde dahi değildir. Ne diyor bize? Libya’da ne işimiz var? Yani CHP’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’di, senin demek ki Gazi Mustafa Kemal’in hayatından da haberin yok. Gazi Mustafa Kemal’in oralarda ne işi vardı, Trablusgarp’ta ne işi vardı, niye oralara gitti; öyle mi? Bizim bir tarihimiz var ya, biz tarihimizi inkar eden değil, tarihimize sahip çıkan, tarihimizle geleceğe yürüyen bir siyasi partiyiz.

Bugün Libya’da Türk aşiretleri var; ama sorun bilmez, inanın CHP’nin şurada 15-20 yıllık geçmişini dahi bilmez bu adam, bu kadar bu işlerden uzak. Uluslararası ilişkilerde dostluğun ve düşmanlığın ancak ülkemizin ve milletimizin çıkarlarıyla ilgili bir kavram olduğunu fark edememiş bir kişinin bu konularda söyledikleri hezeyandan ibarettir.

Tank üretmeyi teneke kutu üretmek, uçak üretmeyi kağıttan model yapmak, savunma ve muharebe sistemleri geliştirmeyi 5 taş oynamak sanan birisine elbette ne desek boştur. Esasen bu zihniyet ülkemize yabancı değildir, biz bunları tanırız. Türk milleti Çanakkale’de yedi düvele karşı mücadele ederken de emperyalistlerin borazanlığını yapanlar vardı, o zaman da vardı. Galiçya’dan Libya’ya kadar en geniş manada vatan müdafaası yürüttüğümüz bir dönemde de birileri manda savunuculuğu yapıyordu. İstiklal Harbimizde Yunan’a ve onun arkasındaki güçlere alkış tutanlar olduğunu biliyoruz. Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra da CHP çatısı altında varlığını sürdüren bu hastalıklı zihniyet fırsat buldukça kafasını çıkartıp aynı sapkınlığı sergilemekten geri durmamıştır. Şimdi bu anlayışın bayraktarlığını CHP’nin başındaki zat yapıyor. Yalanlarını ve iftiralarını mahkemelerde defalarca mahkum olmasına rağmen sürekli tekrar etmekten geri durmuyor. Bu millet dün de istiklali ve istikbali için emperyalistleri de, onların ülkemiz içindeki payandalarını da ezip geçmişti, inşallah bugün de aynısını yapacaktır.

Kardeşlerim,

Gâvurun kılıcını çalarak, bu milletin canını acıtabilirsiniz, yüreğini yaralayabilirsiniz, ama asla mücadele azmini kıramazsınız. İşte bunun için CHP’yi milletimize, başındaki zatı da işinin erbabı olan hekimlerimize havale ediyorum. Esasen bu zatın sürekli dönüp dolaşıp saman konusunu açması, zihin dünyasının çapıyla ilgili yeteri kadar fikir vermeye yeterlidir. Daha bu ülkenin saman meselesini anlayamamış bir kişiden bölgesel ve küresel düzeydeki politikalarını kavramasını beklemenin haksızlık olduğunu da kabul ediyorum. Her ne kadar kendisinin anlamayacağını biliyorsak da, saman konusunu bu zatın zihin çapına uygun şekilde tekrar izah edelim de, hiç değilse mesele onu dinleyenlerin aklında yanlış kalmasın. Türkiye 2019 yılında yaklaşık 24 milyon ton saman üretmiştir. Bu samanın yaklaşık 85 bin tonunu ihracat ederek, 14 milyon dolar gelir elde ettik. Yine geçen yıl yapılan saman ve benzeri ürün ithalatının bedeli ise 1953 ton karşılığı olarak, 428 bin dolardır, işte olay bu kadar basit, hem de Bay Kemal’in bile anlayabileceği kadar basit.

Gelelim buğday meselesine; yılda 20 milyon ton buğday üretiyor ve 18,5 milyon ton da tüketiyoruz. Peki, buna rağmen niye buğday ithal ediyoruz? Çünkü Türkiye dünyanın en önemli gıda üretici ve ihracatçılarından biridir. Tarım ürünleri ihracatımız 2002 yılında 3,8 milyar dolar iken, 2019 yılında 18 milyar dolara yükselmiştir, yani yaklaşık 5 katına çıktı. Söylenenin aksine Türkiye tarım ürünlerinde ithalatçı bir ülke değil, net ihracatçı bir ülkedir. 2019 yılında dış ticaret fazlamız 5,3 milyar dolara ulaştı.

Bizim üretimimiz gıda sanayinin talebini karşılamaya yetmediği için, yurt dışından ithal edilen buğday, makarna, bisküvi, un gibi katma değerli ürünlerin üretiminde ve ihracatında kullanılıyor. Dünya un ihracatında birinci, makarna ihracatında ise ikinci sıradayız Bay Kemal.

Patates ve soğan gibi ürünlerin ihracatına da iç talepte herhangi bir sıkıntıya yol açmamak için kontrollü bir şekilde izin veriliyor. Nitekim geçen yıl 226 bin ton soğan, 145 bin ton patates ihraç ettik. Bir kez daha söylüyorum, bu bilgileri milletimize olan saygımız sebebiyle kamuoyumuzla paylaşıyoruz, yoksa CHP’nin başındaki zatın dünyasının saman konusunu bile anlamaya yetmediğini hep birlikte zaten görüyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Kendisine verilen ülkenin ve milletin yürüttüğü tarihi mücadeleye saldırma görevini canhıraş bir şekilde yerine getiren CHP yönetiminin bir amacı da, kurduğu kirli ittifakları gizlemektir. Ama ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar mızrak çuvala sığmıyor. Herkesin zaten bildiği gerçeklerin birileri tarafından ikrar edilmesinin önüne geçemiyorlar. Elbette siyasette ittifaklar vardır ve meşrudur, meşru olmayan bu işi gizli-saklı yapmak, özellikle de ucu terör örgütlerin çıkacak şekilde yürütmektir. Ellerinde milletin kanı olanlarla yapılan ittifakın adı siyaset değil, ihanettir. Böyle bir ittifakın dünyanın neresine giderseniz gidin demokrasilerde yeri yoktur.

Sizlerin de takip ettiği gibi, bölücü örgütün güdümündeki partinin Eşbaşkanı çıktı, CHP’ye artık ittifak ilişkilerini alenileştirme çağrısı yaptı. Bu ne demektir? Bugüne kadar gizli yaptık, şimdi artık açıktan açığa yapalım.

Bu partinin bir diğer Eşbaşkanı da daha önce İstanbul’dan Ankara’ya kadar CHP’nin kazandığı belediyelerin hepsinde de katkıları olduğunu ve haklarını istediklerini söylemişti. Bugün pek çok CHP belediyesinin yönetim kademelerinde bölücü terör örgütünün güdümündeki parti tarafından tayin edilmiş kişilerin görev yaptığı biliniyor. Hatta bu durumdan rahatsız olan kimi CHP’lilerin partilerinden istifa ettikleri de görülüyor. Gerçi mutlaka çıkıp bu gerçeği de inkar edeceklerdir, ama bu ittifakla kazanılan CHP’li belediyelerin olduğu yerlerdeki halkın tamamı yaşanan çarpık ilişkiyi gayet iyi biliyor.

CHP’nin başını çektiği ittifak blokunun bu kirli ilişkisini meşrulaştırmak için kullanılan bir diğer partideki sıkıntıların da giderek arttığı anlaşılıyor. Ee, terör örgütüyle böyle gizli-saklı yol yürürsen, gün gelir senden bunun bedelini isterler. Bu bedel kimi zaman siyasi ihanet, kimi zaman kendini inkar, kimi zaman da ekonomik rant olur. Milletin CHP’li başkanlara hizmet umuduyla teslim ettiği belediyeleri teröristlere peşkeş çekerseniz, bunun bedelini hem siyaseten, hem hukuken, hem de milletin nefretini üzerinize çekerek öderseniz.

Ülkemizin kahraman askerleri, polisleri, jandarmaları, korucuları dağ başlarında, sınır boylarında, sınır ötesinde teröristle mücadele ederken, onların siyasi uzantılarıyla ittifak kuranlar için yolun sonu gözükmüştür. CHP gibi bir partiyi götürüp bölücü terör örgütünün kadrolarına teslim eden zihniyetin diğer alanlardaki hezeyanlarına da şaşırmamak gerekiyor. Bu zihniyet elbette Suriye’deki mücadeleye de karşı çıkar, Libya’da ne işimiz var diye de sorar, devletin tüm kurumlarını ve çalışmalarını da sabote etmeye çalışır.

Bize düşen görev, CHP’li belediyelerdeki bu ihanetleri, hırsızlıkları, yolsuzlukları adım adım takip edip milletimizin huzuruna çıkarmaktır. İl ve ilçe teşkilatlarımız ile belediye meclis üyelerimizin tamamı bulundukları yerlerde tüm güçleriyle bunun üzerine gitmelidir. Bu tür davranışlar içine giren belediye başkanlarını, bizimkiler de dahil, hangi partiden olursa olsun affetmeyecek, gözünün yaşına da bakmayacağız.

Bölücü terör örgütünün güdümündeki partilerin belediyelerini de, ilgili kurumlarımız aracılığıyla yakından takip ediyor, somut tespit yaptığımız anda gereğini yerine getiriyoruz. Ülkenin ve milletin imkânlarının ne bireysel olarak istismarına, ne de terör örgütlerinin emrine verilmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Milletimiz AK Partiyi devletin imkânlarını birilerinin tasallutundan kurtarıp kendi hizmetine sunduğu için böylesine sıkı bir şekilde sahipleniyor. Partimizin misyonuna ve halkımızın beklentilerine uygun şekilde bu görevimizi sonuna kadar yerine getirmekte kararlıyız.

Değerli Arkadaşlar,

Suriye’de özellikle İdlib’te ortaya çıkan büyük insani krizi önlemek için sahada aktif müdahale dâhil her yolu deniyoruz. Türkiye halen topraklarında 3,7 milyon Suriyeliyi misafir ederken, İdlib’den ülkemize şu an itibarıyla görülen o ki asgari 1 milyonu aşkın yeni göç dalgasını sessiz sedasız kabullenemeyecektir. Talebimiz rejimin saldırılarını bir an önce sona erdirip Soçi Muhtırası sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesidir. Böylece sınırlarımıza doğru harekete geçen kitlelerin yeniden evlerine dönebilmelerini sağlayabileceğiz. Rusya, maalesef bu insani hassasiyeti bir türlü kabul etmek istemiyor. Ama gözlem-gözetleme kulelerimizi kuşatma altına alanlara, evet verdiğimiz süre doluyor, gereği neyse bu gözetleme-gözlem kulelerimizi bir defa kuşatmalardan öyle veya böyle bu ay sonuna kadar kurtarmanın bir defa planlaması içindeyiz. Rejimin kendi topraklarını kurtarmanın değil, kendi halkını yok etmenin ve bölgeyi çoğu da dışarıdan getirilen mezhepçi fanatiklerin eline bırakmanın hesabını yaptığı artık inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızdadır. Suriye’de asıl topraklarını, özgürlüklerini ve geleceklerini kurtarmak isteyenler ülkemizle birlikte hareket eden gruplardır. Bunların muhalefeti Esed rejimine, muhabbeti ise kendi vatanlarına ve halklarına karşıdır. İdlib’deki askeri varlığımızı hem gözlem ve kontrol noktalarımızdaki askerlerimizin güvenliğini sağlamak, hem de halkı Esed rejiminin zulmüne karşı korumak için güçlendirdik, güçlendiriyoruz. Şu anda en büyük sıkıntımız, hava sahasını kullanamıyor oluşumuzdur. İnşallah yakında buna da bir hal çaresi bulacağız.

Aynı zamanda diplomatik kanalları da sonuna kadar çalıştırıyoruz. Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak istediklerini kabul ettirebileceklerini sananlara bu coğrafyanın bir özelliğini hatırlatmak isteriz. Bu coğrafya kendini büyük gören nicelerini daha ne olduğunu bile anlamadan bir anafor gibi savurup yutmuştur; bu bilinmeli. Biz bu coğrafyanın misafiri değil ev sahibiyiz. Bunun için İdlib’de en küçük bir geri adım atmayacak, rejimi mutlaka belirlediğimiz sınırların dışına çıkartacak, halkın evlerine dönüşünü sağlayacağız.

Türkiye olarak bu konuda kararlıyız ve her türlü fedakarlığı göze alıyoruz. Hani şair, “Sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla” diyor ya, bu millet işte böyle bir millettir. Şahadet bizim için bir son değil payelerin en büyüğüdür. Milletimiz 15 Temmuz gecesi topyekun bu ruha sahip olduğunu, yeri geldiğinde hiç düşünmeden ölümün üzerine yürüyebileceğini göstermiştir. Asıl mesele, Suriye’de bize karşı dostluğa ve müttefikliğe sığmayacak tavırlar içine girenlerin ne kadar fedakârlığı göze aldıklarıdır. Savaşta tank, top, uçak, füze, kurşun bir yere kadar işe yarar. Asıl mesele yürektir yürek, asıl mesele inançtır, asıl mesele imandır. “İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür, imansız olan paslı yürek sinede yüktür.” Hamdolsun bunların hepsi de milletimizde ziyadesiyle var. Üstüne her geçen gün daha da geliştirdiğimiz savunma sanayimizi ilave ettiğinizde ortaya çıkan tabloyu herkesin tekrar düşünmesini tavsiye ederim. Ülke olarak tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet ilkesine tüm kalbimizle bağlıyız.

Biliyoruz ki bugün Suriye ile olan 911 kilometrelik sınırımızın ötesinde verdiğimiz her mücadeleyi yarın kendi topraklarımızda bugünkünden 10 kat, 100 kat büyük kayıplarla yürütmek zorunda kalacağız. Terörle mücadeleyle geçen 40 yılımız bunun en büyük delilidir. Suriye’nin ne topraklarında, ne petrolünde, ne de başka bir değerinde gözümüz yoktur. Tek istediğimiz; tarihi ve kültürel bağlarla kardeşlerimiz olarak gördüğümüz Suriyelilerin ne zalim rejimin, ne kukla terör örgütlerinin tasallutu altında kalmadan kendi topraklarında huzur içinde yaşamalarını sağlamaktır, çünkü bizim huzurumuz da buradan geçiyor.

Milletimden ricam; Suriye meselesine, Libya meselesine, Doğu Akdeniz meselesine bu gözle bakmalarıdır. Sınırlarımız dışında biz macera aramıyoruz. Tam tersine, sınırlarımızı güven altında tutmak, şehirlerimizde, evlerimizde huzurla yaşayabilmemizi temin için mücadele ediyoruz. İnşallah bu mücadeleyi tüm cephelerde zaferle neticelendireceğiz. Bunun için bize düşen; bir olmak, iri olmak, diri olmak, kardeş olmak, hep birlikte Türkiye olmaktır. İşte bunu başardığımızda Allah’ın izniyle karşımızda durabilecek hiçbir güç, hiçbir düşman, hiçbir engel tanımıyoruz.

Bu duygularla bir kez daha Suriye ve Libya şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum; kalın sağlıcakla.