2. İstanbul Uluslararası Ombudsmanlık Konferansı’nda Yaptıkları Konuşma

18.11.2019

Kıymetli misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Bugün aramızda bulunan ve dünyanın dört bir yanından programa teşrif eden ombudsmanlar ile muadili kuruluş temsilcilerine Türkiye’ye ve güzel İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum.

İstanbul Uluslararası Ombudsmanlık Konferansı’nın ikincisinin tüm insanlık hayırlara vesile olmasını Allah’tan diliyorum. Yine bu program çerçevesinde gerçekleştirilecek Asya ülkeleri Ombudsmanları Genel Kurulu ile İslam Ülkeleri Ombudsmanları Genel Kurulu’nun da başarılı geçmesini temenni ediyorum.

Nüfusun arttığı, devlet mekanizmalarının işleyişinin karmaşık hale geldiği bir dönemde düzenlenen konferansımızın temasının iyi yönetim ilkeleri olarak belirlenmiş olmasını çok isabetli buluyorum. Millet olarak bu konuda çok güçlü bir birikime sahibiz. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig, Nizamülmülk’ün Siyasetname, Koçibey’in Koçibey Risalesi, İbn-i Haldun’un Mukaddime gibi eserleri devlet yönetimi konusunda dönemlerinin en çok ilerisinde mesajlara sahiptir.

Bugünün dünyasında da vatandaşıyla güçlü bağlar tesis edemeyen devletlerin iç ve dış müdahalelere karşı çok daha korunmasız kaldığını görüyoruz. Halkının sahip çıktığı bir ülkeyi hiçbir gücün ve etkinin yıkabilmesi mümkün değildir. Buna karşılık kendi insanının sesine kulak vermeyen, sıkıntılarına çözüm yolu aramayan, tam tersine itirazları hoyratça bastırmaya çalışan devletler çok büyük acılar ve yıkımlarla karşılaşabiliyor. Özellikle bölgemizde bu vahim hataya düşen pek çok devlet ve yönetim var.

Türkiye’nin farkı, tarihi tecrübelerinden süzülüp gelen bir ferasetle devlet ile millet arasındaki güçlü bağı sıkı sıkıya sahip çıkmasıdır. Bu sayede yıllardır terör örgütlerinin saldırılarından ekonomik tuzaklara kadar pek çok tehditle yüzleşmemize rağmen dimdik ayakta kalmayı ve gücümüzü sürekli artırmayı başardık. Dünyanın en büyük ve en uzun süreli devletlerinden olan Osmanlı’nın manevi kurucusu diyebileceğimiz Şeyh Edebali’nin az önce de ifade edildiği gibi, insanı yaşat ki devlet yaşasın sözünü düstur edindik.

Rabbimiz bize iyiliği emreden, kötülükten men eden bir inanç üzere yaşamamızı öğütlüyor. İnsan merkezli olmayan, iyilik yapmayı, kötülükten sakınmayı, dosdoğru olmayı hedeflemeyen her yapının ve her anlayışın eninde, sonunda yıkılmaya mahkum olduğunu hiç unutmadık. Hem bireylerin, hem toplumun iyiliği için gereken işleyişi kurmak ve sürdürmek, devlet idaresinin en başta gelen görevidir.

Türkiye olarak özellikle de son dönemde hayata geçirdiğimiz köklü reformlarla önce geçmişte yapılan hataları ve eksikleri giderdik. Bununla kalmadık, gerçekleştirdiğimiz yönetim sistemi değişikliğiyle milli iradenin üstünlüğü ilkesini demokrasinin merkezine yerleştirdik. Milletimizin kamu kurumları karşısındaki hak arayışını ne kadar çoğaltır, çeşitlendirir ve etkin hale getirirsek, devletimizin o derece güçlü olacağına inanıyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun açılmasından Cumhurbaşkanlığımız bünyesindeki CİMER ve belediyelerde çeşitli isimlerle faaliyet yürüten birimlere kadar bu yaklaşımla hayata geçirdiğimiz pek çok uygulama var. Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde ihdas ettiğimiz Kamu Denetçiliği Kurumu, diğer adıyla ombudsmanlık da yine bu anlayışın bir ürünüdür.

Gelişen teknoloji ve iletişim imkânları da bireylerin ve örgütlü grupların seslerini her seviyede duyurabilmelerin imkân sağlıyor. Kamu kurumu yöneticilerinin hangi kanaldan gelirse gelsin vatandaşımızın sesine duyarsız kalması söz konusu bile olamaz. Her fırsatta şehir ziyaretleri ve vatandaşlarımızla biraraya geldiğimiz programlar vesilesiyle halkla doğrudan teması güçlü bir Cumhurbaşkanı olarak böyle bir duyarsızlığa en başta biz izin vermeyiz. Haksızlık karşısında susmayı dilsiz şeytanlık olarak gören bir medeniyetin mensuplarının başka türlü hareket etmesi de zaten söz konusu olamaz. Kamu imkânlarını belirli güç odaklarının tekelinden çıkartıp milletimizin emrine verdikçe, içeride ve dışarıda çok daha emin adımlarla yürüyebilen bir ülke haline geldik. İnşallah önümüzdeki dönemde devlet ile millet arasındaki bağı çok daha güçlendirecek adımlar atmaya, uygulamaları hayata geçirmeye devam edeceğiz. Bizden sonraki nesillere emanet ettiğimiz 2053 ve 2071 vizyonlarımızın en önemli unsurlarından biri de işte bu sağlam altyapı olacaktır. Dost ve kardeş ülkelerin de aynı yolda giderek sadece mevcut sorunlarını aşmakla kalmayacaklarına, aynı zamanda geleceğe iftihar verici bir miras bırakacaklarına da inanıyorum.

Değerli Konuklar,

Türkçemizde idare-i maslahat eylemek, diye bir söz vardır. Anlam yelpazesi geniş olmakla birlikte, bu sözün konumuz bakımından özetini, var olan durumu sürdürmek şeklinde ifade edebiliriz. Tabii buradaki var olan durumdan kasıt, genellikle insanların şikâyet ettiği, değişmesini istediği uygulamaların sürdürülmesidir. Şikâyetlerin çoğaldığı bir yerde, idare-i maslahatta ısrar ise halka zulmetmektir. Bizim milletimiz, zulüm veya zulümle abat olanın, akıbeti berbat olur, der. Hak ve adalet temelli her itirazın kamu nezdinde karşılık bulması zulmün önüne geçecek en önemli yöntemdir.

Hikmet-i hükümet dediğimiz yaptıkları sorgulanamayan, kerameti kendinden menkul devlet yönetimi artık geride kalmıştır. Bunun yerine, hukuka ve insan haklarına dayalı güvenilir ve şeffaf devlet yönetimi genel kabul haline gelmiştir. Konferansımızın konusu olan iyi yönetim işte bu yaklaşımı ifade ediyor.

Modern yönetim anlayışının özünü oluşturan, bireyi devlet karşısında korumak hassasiyeti, sınırları iyi bir şekilde belirlenmesi şartıyla kesinlikle doğru bir ilkedir. Kanunlara uyulması, ayrımcılığın önlenmesi, ölçülülük, eşitlik, tarafsızlık, dürüstlük, nezaket, şeffaflık, kazanılmış haklara saygı, bilgi edinme hakkı, savunma hakkı, kararların gerekçeli verilmesi, karşı başvuru yollarının belli ve açık olması, kişisel verilerin korunması gibi ilkelere kim niye itiraz etsin ki? Buradaki sorun, kendi içinde bu sistemi devlet-birey dengesi gözeterek kuran Batılı ülkelerin diğer ülkeler söz konusu olduğunda tamamen bireyci bir dayatma içine girmesidir. Demokratik işleyişi yeterince oturtamamış ülkeler kendi içlerindeki esiklerinin mahcubiyetiyle bu tür dayatmalara ya boğun eğmekte ya da refleks olarak tam tersi uygulamalara yönelmektedir.

Bir başka tartışma da, iyi yönetim uygulamalarının her ülkenin kendi tarihi, sosyal ve kültürle birikimiyle güvenlik ihtiyaçlarına göre değişip, değişmeyeceğidir. Güvenlik sorunlarını çözmüş, refah düzeyini yükseltmiş, demokratik kurumlarını ve pratiklerini oturmuş bir ülke elbette bu konuda çok yüksek standartlar ortaya koyabilir. Tüm bu konularda hala ciddi sıkıntılar içinde kıvranan bir ülkeyi aynı kriterlerle değerlendirmek ise tartışmanın yapıcı bir zeminde sürmesini engelliyor. Üstelik güya demokraside ve özellikle de insan haklarında en ileride gözüken kimi ülkelerin en küçük bir kriz durumunda nasıl süratle despotlaşabildiklerini açık ve net görüyoruz.

Dolayısıyla iyi yönetim tartışmalarının idealler ve imkânlar çerçevesinde yürütülmesi gerekiyor. Türkiye devlet geleneğinde zaten var olan tecrübeler ışığında bu bakımdan en az sorun, sıkıntı yaşayan ülkelerden biridir. Tüm aksaklıklarına rağmen neredeyse 70 yıllık çok partili demokrasi tecrübemiz var. Anayasamızın 40. maddesi başta olmak üzere bu konuda pek çok emredici düzenlemeye sahibiz. Hukuk külliyatımızda da devlet-vatandaş ilişkilerinde bireyi önceleyen oldukça hacimli bir içtihat birikimi var. Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşlarla ilişkilerimizde üstlendiğimiz yükümlülüklerle de bu çerçevede önemli kazanımlar elde ettik. Daha da önemlisi, uygulamadaki sorunların çözümü konusunda da her türlü iradeyi samimiyetle ortaya koyan ve mesafe kat eden bir yönetim şu anda iş başında bulunuyor.

Bu hususların üzerinde demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve iyi yönetim ilkeleri doğrultusunda samimi gayret gösteren ülkelere haksızlık yapılmaması gerektiğini belirtmek için duruyorum. Mesela Avrupa İyi Yönetim Yasası, Birliğin kuruluşundan neredeyse yarım asır sonra 2001 yılında çıkartılmıştır. İyi yönetim konusunda samimi çaba gösteren ülkeleri güçlerini aşan dayatmalar yerine işlerini kolaylaştıracak formüllerle desteklemenin herkes için çok daha doğru olacağına inanıyoruz.

Değerli Misafirler,

Dikkat edilirse iyi yönetim dediğimiz meselenin özünde aslında insana, onun doğuştan gelen haklarına saygı gösterilmesi vardır. Sadece sınırları geniş veya parası çok bu tür devlet büyük sıfatını hak edemez. Büyük devlet, fert-fert yönetimi altındaki tüm insanların güvenliğini, huzurunu, mutluluğunu sağlayabilen devlettir. İyi yönetim ilkeleri dediğimiz başlıkların her biri de işte bu amaca yöneliktir. Şayet bireylerin güvenliğine, huzuruna, mutluluğuna yönelik tehditler bizzat devletten geliyorsa, işte orada büyük sıkıntı var demektir. Dünyanın pek çok yerinde yaşanan iç savaşların, kargaşaların, kaosların, insani krizlerin çoğunun gerisinde bu çarpıklık var.

Türkiye bölgesinde süren insani krizlerin faturasını hem terör saldırılarına, hem de büyük sığınmacı akınlarına maruz kalarak ödeyen bir ülkedir. Düşünebiliyor musunuz, şu an itibariyle Türkiye 4 milyon mülteciye ev sahipliği yapan bir ülkedir. Avrupa Birliği bize şu ana kadar 3 milyar avro STK’lar vasıtasıyla STK’larımıza Kızılay gibi, AFAD gibi destek vermiştir. Peki, biz ne harcadık? Biz şu ana kadar 40 milyar doları aşkın mültecilere destek verdik, hala da vermeye devam ediyoruz.

Dünyanın en güçlüleri çıkıp ne diyor? Biz bir numarayız diyor. Hayır, siz bir numara değilsiniz. Dünyada en az gelişmiş ülkelere veya mültecilere en büyük desteği veren ülke Türkiye’dir; bunu açık ve net söylüyorum. Ve bu benim rakamım değil OECD’nin de rakamıdır; Türkiye böyle bir ülke. Ekonomisi ve yönetim sistemi bizden çok daha ileride olan gelişmiş ülkeler vatandaşlarının güvenliği ve refahı için kapılarını sığınmacılara kapattı, biz ise kapatmadık, biz açık tuttuk, hala da açık tutuyoruz. Ve biz o adeta kesici tel örgülerden geçmeye kalkan o kadınları, erkekleri, çocukları gördükçe bizim ciğerlerimiz parçalanıyor, ama onlarda böyle bir şey söz konusu değil. Biz elimizdeki imkânları barınmadan eğitim ve sağlığa kadar her alanda yıllardır 4 milyonun üzerindeki mağdur ve mazlum sığınmacıyla paylaşıyoruz. Bizim ülkemizdeki Ana Muhalefet ise; biz bunları tekrar memleketlerine göndereceğiz, diyor. Biz varil bombaları altında inleyen, oralardan kaçan bu insanları asla ve kat’a o varil bombalarına tekrar teslim etmeyiz. -Tercümeyi doğru yapın- Çünkü biz yaratılanı, Yaradan’dan ötürü sevdik, bundan dolayı onları tekrar bombalara teslim edemeyiz. Ama Türkiye’nin Ana Muhalefeti eder, varsın etsin. Biz insanı seviyoruz, onun için böyle bir ayrıma girmeyiz.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışıyla terör örgütlerini kendimizden uzak tutmakla yetinmiyor, bizzat inlerine girip imha ediyoruz. DEAŞ’tan El Kaide’ye, PKK-YPG’den FETÖ’ye kadar ülkemizi ve dünyayı tehdit eden ne kadar terör örgütü varsa hepsiyle de mücadele halindeyiz. Türkiye, tüm bu çabalarıyla sadece kendi güvenliğini ve huzurunu sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda tüm uluslararası toplumun vicdan borcunu da ödüyor. Son dönemde yaşayan sığınmacı meselesi pek çok ülkenin başını öne eğecek utanç tablolarıyla doluyken, bizim bu konuda hamdolsun hep başımız dik, alnımız açık olmuştur.

Aynı şekilde birileri petrol paylaşımının içinde, acaba ne kadar daha petrol çıkartırız. Bizim önümüze de bunu getirdiler, bizim derdimiz petrol değil, dedik, bizim derdimiz insan, bu insanları kurtarmak. Petrol veya siyasi çıkar için terör örgütleriyle kol-kola girmekten çekinmeyen nice devlet varken biz bu konuda da onurlu duruşumuzu koruyoruz. Buna rağmen sözde Ermeni soykırımı gibi iftiralara muhatap olmaktan kurtulamıyoruz. Daha da trajikomik olanı, kendi güvenliğimizi sağlamak için attığımız meşru adımlar sebebiyle yaptırım tehditlerine maruz kalmamızdır. Tarih bu olup bitenlerin hepsini de kayda alıyor. Gelecek nesiller bugünleri değerlendirirken Türkiye’yi de, diğerlerini de inşallah hak ettikleri yere yerleştirecektir. İşte bunun için biz diyoruz ki; iyi yönetimi sadece kendi vatandaşlarımız değil, tüm insanlık için isteyelim. Hakkı, hukuku, adaleti, eşitliği, saygıyı ve diğer tüm ilkeleri herkes için talep edip hayata geçirmedikçe hiçbirimiz huzurlu olamayız. Bugün inşa ettikleri duvarlar gerisinde umarsızca özgürlük ve refah tiyatrosu oynayanlar, yarın sırça köşkleri başlarına indiğinde diğer insanların neler hissettiklerini çok iyi anlayacaklardır. Ama maalesef o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.

İstanbul Uluslararası Ombudsmanlık Konferansı’nın bu yılki teması olan iyi yönetim ilkelerinin bu gözle de konuşulmasını, tartışılmasını diliyorum.

Bu duygularla bir kez daha konferansın başarılı geçmesini temenni ediyorum. Ombudsmanlara ve tüm konuşmacılara iştirakleri ve katkıları için şahsım, milletim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Konferansın düzenlenmesinde emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, kalın sağlıcakla.