6. Türk Tıp Dünyası Kurultayı’nda Yaptıkları Konuşma

31.10.2019

Tıp Dünyasının Kıymetli Temsilcileri,

Dost Ve Kardeş Ülkelerden Gelen Kıymetli Sağlık Bakanları Ve Heyet Başkanları,

Hanımefendiler,

Beyefendiler,

Heyet Başkanları,

Değerli Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Yurt dışından gelen katılımcılara ülkemize ve İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum. Toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Aziz Sancar Bilim Ödülü’ne ve teşvik ödüllerine layık görülen hocalarımızı da ayrıca tebrik ediyorum. Bu yılki ana teması biyoteknoloji olan kurultayımızın katılımcıların bilgi ve tecrübe paylaşımıyla tüm insanlığa ışık tutacak sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum.  Çağımızın vebası haline dönüşmüş olan kanser başta olmak üzere pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan teknikleri ifade eden bu başlık altında ele alınan konuların her birini önemli görüyorum.

Ülkemiz, Allah’ın insanlara verdiği nimetleri bulma, ortaya çıkarma ve faydaya dönüştürme çabası olarak kabul ettiğim biyoteknoloji araştırmalarında da en üst sıralarda yer almalıdır. Bunun için gereken her türlü çabayı göstermekte, her türlü desteği vermekte kararlıyız. Milletimizin ve insanlığın hayrına olan her türlü çalışmanın yanında yer almak bizim sadece Devlet Başkanı olarak sorumluluğumuz değil, aynı zamanda insani görevimizdir. Bu bakımdan şu anda kapanış töreni vesilesiyle birarada olduğumuz türden faaliyetlerin yaygınlaştırılarak, sürdürülmesini bekliyorum.

Burada bir sözün altını çizerek ifade ediyorum, yalnız tercümeyi yapanlar da doğru yapsın; her arayan bulamaz, ama bulanlar sadece arayanlardır. Bu söz en çok bilimsel çalışmalar için geçerlidir. Bizlere düşen görev, en doğruyu, en iyiyi, en güzeli, en hayırlıyı aramak, nasibimizde varsa bulmak ve insanlığın hizmetine sunmaktır. Bu yönde emek harcayan, gayret gösteren, başarı ortaya koyan herkese şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Değerli misafirler,

Bugün Türkiye sağlık alanında dünyanın en önde gelen ülkelerinden biridir. Az önce Sayın Bakanım da rakamlarla ifade etti, bunu iddialı olarak söylüyorum. Her başarı gibi Türkiye’nin sağlık alanında geldiği yerin gerisinde de çok büyük emek, fedakârlık, alın teri vardır. Göreve geldiğimizde, ecdadımızın olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi ifadesine uygun şekilde sağlığı önceliklerimiz arasında ilk sıralara çıkarttık. Zira bir sağlıklı nefes bir devleti feda etmek için, evet, yeter akçedir.

Hemen kolları sıvayıp tüm dünyada örnek alınan bir sağlık reformunu kısa sürede hayata geçirdik. Hastanelerin birleşmesinden sağlık sigortası sisteminin geliştirilmesine, altyapı, araç-gereç ve personel eksiğinin giderilmesine kadar her alanda çok büyük yatırımlar yaptık. Hastane ve tedavi kurumlarımızın sayısını 2825’den 5488’e yükselttik. Hastanelerimizin toplam yatak sayısını 239 bine, nitelikli yatak sayısını 145 bine çıkarttık. Sağlık çalışanlarının sayısını, bu rakam da çok önemli, ama yeterli değil, 378 binden 1 milyon 24 bine ulaştırdık. Hastanelerimizde teşhis ve tedavi cihazlarından ambulanslara kadar her alanda sayısı ve kaliteyi fevkalade yükselttik.

Sağlıkta gerçekleştirdiğimiz büyük dönüşümde tek gayemiz vardı, o da milletimize en kaliteli sağlık hizmetini en makul maliyetle sunabilmekti. Ülkemizde kişi başına yapılan sağlık harcaması 19 lira düzeyinden, 140 liraya yükselirken, bireylerin ceplerinden yaptıkları harcama oranı yüzde 20 düzeyinden yüzde 17’ye geriledi. Sonuçta hedeflediğimiz düzeyde ve en makul maliyetle sağlık hizmeti vermeyi başardık. Bu hizmeti sadece kendi vatandaşlarımıza sunmakla kalmadık, aynı zamanda 3 kıtanın kavşak noktasında yer alan ülkemizi sağlık alanında dünya çapında bir çekim merkezi haline dönüştürdük.

Bugün çok sayıda ülkeden heyetler sağlık sistemimizi inceliyor, kendilerine uyarlamaya çalışıyorlar. Gelişmiş ülkeler dahi sağlık sistemlerindeki tıkanıklıkları çözmekte zorlanıyor. Mesela bir önceki Amerika Başkanı Obama kendi ülkesinde bizim sağlık reformunun çok küçük bir modelini gerçekleştirmeye çalıştı, ancak neticeye ulaşamadı. Bana da sordu, siz nasıl yaptınız diye, anlattım, ama onu gerçekleştiremediler. Diğer ülkelerin yaşadığı sıkıntıları söylemiyorum.

Sağlık reformunun ilk adımlarını attığımızda, bunu sürdüremezsiniz, batarsınız, bitersiniz diyerek, bizi caydırmaya çalışanlar vardı. Hizmet kalitesi artarken vatandaşımızın üzerine düşen külfetin azalması bize bu işin yürümeyeceğini söyleyenler başta olmak üzere herkesi şaşırttı. Şunu söyleyeyim: Niyet halis olunca akıbet de hayır olur. Hayatın dinamizmi ne kadar iyi olursa, bizi sağlık sistemimizi sürekli daha da ileriye götürmeye, geliştirmeye güncellemeye yöneltiyor. Bu anlayışla doktorlarımız başta olmak üzere tüm sağlık personelimizin niteliğinin yükseltilmesinden yerli ilaç, aşı ve tıbbi cihaz üretimine kadar her alanda çok önemli çalışmalar içindeyiz. Yerli ilaç, aşı ve cihaz üretimini öyle sadece adı yerli, kendisi yine dışa bağımlı şekilde değil, formülünün geliştirilmesinden nihai ürüne kadar tüm aşamalarıyla kendimize ait hale getirmekte kararlıyız. Vatandaşlarımızdan bazılarının yabancı menşeli ilaçlara ve aşılara mesafeli yaklaştığını görüyoruz. İlaçları ve aşıları halkımızın hassasiyetlerine uygun şekilde üretip hizmete sunduğumuzda bu sorunu da aşmış olacağız. Kamuda ve özel sektörde ilaç, aşı ve cihaz üretimlerinin gerçek anlamda millileştirilmesi hususunda gizli bir direniş olduğunu da biliyorum. Ülkemiz açısından stratejik bir öncelik olarak gördüğümüz bu hususta atılan tüm adımları veya yapılan tüm engellemeleri çok daha yakından takip altına alacağımızın bilinmesini istiyorum.

İnşallah önümüzdeki dönemde milletimizin ve tüm insanlığın şifa vesilesi kurumlarımızla tıkır tıkır işleyen sistemimizle sağlık alanında ülkemizin yerini çok daha yüksek bir noktaya çıkartacağız. Bu süreçte elde ettiğimiz birikimi, tecrübeyi ve altyapıyı dostlarımızla paylaşmaktan da memnun oluyoruz. Hep birlikte hareket edersek, her meselemiz gibi sağlıktaki sıkıntılarımızın üstesinden de daha kolayca geleceğimiz açıktır.

Değerli Misafirler,

Rabbimiz dermansız dert vermez, önemli olan bu derdin dermanının nerede olduğunu bulabilmektir. Bu topraklarda kadim zamanlardan bu yana sağlık ve tıp konusunda çok farklı ciddi çalışmalar yürütülmüştür. İnsanın sağlığının nasıl bozulduğuna ve nasıl tedavi edileceğini ilişkin bugün hâlâ karşılığı olan başarılı eserler bırakılmıştır. İbni Sina yüzyıllarca önce özellikle anatomiye ilişkin olarak çağının çok ötesinde çalışmalar yapmıştır. Aynı şeklide Farabi’den El Razi’ye, Şerefeddin Sabuncuoğlu’ndan, İbni Nefs’e kadar pek çok abide isim eserleriyle çığırlar açmışlardır.

Bunun yanında, coğrafyamızın her köşesinde farklı versiyonlarıyla anlatılan bir Lokman Hekim hikayesi vardır. Bu efsanenin özünde insanın ölümsüzlük formülünü bulma konusundaki çabası yatar. Aradan geçen binlerce yılda ölüme çare bulunamadı, ama tıp ve ilaç biliminin gayretleriyle insanların ortalama hayat süresi oldukça uzadı. Kimi Afrika ve Güney Asya ülkelerinde hala 50 yaşın altında hayat süreleri elbette mevcut. Bununla birlikte, dünya ortalamasında bu rakam erkeklerde 70’i, kadınlarda ise 74’ü buldu. Hatta Japonya ve İsviçre gibi kimi ülkelerde ortalama hayat süresi 84’e kadar çıkmış bulunuyor. Buna karşılık mesela Suriye gibi büyük yıkımlara uğrayan bir ülkede ortalama hayat süresi 73’ten 63’e geriledi. Bugün 7,5 milyarı bulan bir dünya nüfusuna sahibiz.

Karşımızdaki fotoğraf bize ortalama ömür uzamakla birlikte, sağlık başta olmak üzere çeşitli alanlarda ciddi çarpıklıkların da büyüdüğüne işaret ediyor. Bir tarafta yüzmilyonlarca insan açlıktan ölme tehdidiyle karşı karşıya, diğer tarafta ise obezitenin önemli bir sağlık sorunu haline dönüştüğü yerler var, başta Amerika olmak üzere. Bu çarpıklığın üzerinde hepimizin uzun uzun düşmesi gerekiyor. Aynı şekilde silahlanmaya harcanan paranın sadece bir kısmıyla dünyada ne aç, ne de temiz su sıkıntısı çeken kimsenin kalmayacağı gerçeğini de dikkate almalıyız. Günümüzde dev bir ekonomi haline dönüşen sağlık endüstrisinin sadece bu maliyeti karşılayabilen ülkelere ve toplumlara çalışıyor olması da ayrı bir sorundur. Bu tür çarpıklıkların yol açtığı sosyal, siyasi, ekonomik kırılmaları dünyamızın geleceği için en büyük tehditlerden biri olarak görüyoruz. Birleşmiş Milletler’in daha adil, daha hakkaniyetli ve daha etkin bir yapıya kavuşturulması yönündeki çağrımızın sebeplerinden biri de işte budur.

İnsanların ve toplumların daha adil bir gelecek konusundaki ümitlerini canlı tutmak hepimizin görevidir. Tabii ki bu mesele bilim adamlarından önce siyasetçilerin sorumluluk alanına girer. Ama unutulmamalıdır ki, siyasetçilere de bilim adamları yol gösterir. Sizlerin çalışmalarının ışığında hep birlikte dünyamızı daha yaşanabilir hale getireceğimize inanıyorum.

Değerli misafirler,

Türkiye, hem kendi toprakları içinde, hem de bölgesinde ve dünyada yaşanan hadiselere daima insan merkezli yaklaşan bir ülkedir. Bugün ülkemizde kahir ekseriyeti Suriyeli olmak üzere yaklaşık 4 milyon sığınmacı hayatını sürdürüyor. Bu büyüklükte bir sığınmacı topluluğuna sadece gönüllü kuruluşlar eliyle sağlık hizmeti verilebilmesi ilk bakışta mümkün değildir. Kurduğumuz sistem sayesinde ülkemizdeki sığınmacıların hepsi de tüm şehirlerimizdeki sağlık kurumlarından vatandaşlarımızla aynı şartlarda hizmet alabiliyor. Bu vesileyle, ben Sağlık Bakanlığımıza, tüm sağlık kurumlarımıza özellikle şahsım ve milletim adına şükranlarımı bildiriyorum.

Zira bu kadar kritik bir dönemde işte her an havan toplarının, füzelerin atıldığı bir dönemde sağlıkçıların hastanelerde dur-durak bilmeden bu hizmeti vermeleri gerçekten her türlü takdirin üstündedir, onun için alkışlıyorum, tebrik ediyorum.

Ve biz hastalarımıza ilaçlarını da ücretsiz olarak veriyoruz, dünyada böyle bir hizmeti verebilen başka bir ülke yok.

Üstelik bu hizmet sadece sağlıkla da sınırlı değildir, gıdadan barınmaya, eğitimden istihdama kadar her konuda ülkemizdeki sığınmacıları insani şartlarda yaşatmanın gayreti içindeyiz. Biz bu hizmetleri paramız çok olduğu veya mecbur olduğumuz için veriyor değiliz, tam tarsine gelir bakımından bizden katbekat ileride olan ülkelerin sığınmacıları nasıl bir sefalete mahkum ettiğini sizler de görüyorsunuz. Kimse bizi sınırlarımızı bu mağdurlara açmaya da zorlamamıştır. Tarihimizden ve kültürümüzden tevarüs ettiğimiz hasletlerimizin gereği olarak biz bu insani duruşu gösterdik, göstermeyi sürdürüyoruz.

Asıl üzüntü verici olan ise, bu mücadelemizde büyük ölçüde tek başına bırakılmamızdır. Şu anda Avrupa Birliği başka olmak üzere tümüyle bizim sadece sivil toplum kuruluşlarımıza STK’lar vasıtasıyla Avrupa Birliği’nden gelen destek nedir biliyor musunuz? Bizim milli bütçemize değil, 3 milyar avro. Peki bizim yaptığımız yatırım ne? Bizim şu anda bu bölgede 8,5 yıldır yaptığımız harcama 40 milyar doları aşmıştır. Peki, Avrupa Birliği’nden biz daha mı zenginiz, böyle bir durum mu var? Yok. İşte bu bizim medeniyetimizin bize yüklemiş olduğu görevdir.

Suriye krizi boyunca neredeyse attığımız her adımda biz yalnız bırakıldık. Uzun uğraşlar ve fedakârlıklar neticesinde Suriye’de oluşturduğumuz güvenli bölgeler bugün ülkedeki en huzurlu ve yaşanabilir yerlerdir. Son olarak Barış Pınarı Harekâtı’yla Suriye kardeşlerimize huzuru kalbe geri dönecekleri yeni alanlar kazandırdık, planlarımızı yaptık, projelerimizi hazırladık, bunları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda liderlerle yaptığım görüşmelerde kendilerine takdim ettim. Bakıyorlar kitapçığa, gayet güzel diyorlar. Peki, para?.. Paraya gelince ses yok. Bunlar parasız olmaz, bunu beraber yapacağız.

Şimdi yarın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri misafir olacak, beraber sabah bir kahvaltımız var. Tabii kendisine aynen yine bu programı, bu planı takdim edeceğim, projeleri takdim edeceğim. Diyeceğim ki, bir uluslararası donörler toplantısı çağrısını siz yapın, yaptınız yaptınız, yapmadığınız takdirde bu çağrıyı ben yapacağım ve oldu, oldu, olmadı Tel Abyad’la Rasulayn arasında gerekirse mülteciler şehrini veya şehirlerini biz kuracağız. Ben o zaman tabii Adnan Polat’ın kapısını çalarım, Sayın Polat deriz, hadi bakalım sen de burada bir şeyler üslen, o da hayrına böyle bir şeyi… Bak hemen tamam, dedi. Bizim insanımız böyledir, bu tür adımları atar. Ve bu işleri biz yürüttük, böyle yürütüyoruz.

Yıllardır milyonlarca sığınmacıyı topraklarımızda barındırmak için işte biz bu ev sahipliğini yaptık. Buna karşılık uluslararası toplumdan aldığımız destek maalesef sadece nasihat. Bir damla petrolü bir damla kandan daha değerli kabul eden zihniyetin gözü Suriye’de ve dünyanın her yerinde kendi çıkarından başka bir şey görmüyor. Biz ise etrafımıza baktığımızda sadece insan görüyoruz, sadece can görüyoruz, sadece hayat görüyoruz, diğerleriyle en büyük farkımız işte budur.

Suriye’nin petrol bölgelerini paylaşmak için yarışanlar, bu da çok enteresan, Türkiye’nin insani amaçlı girişimlerini engellemek için de her türlü baskıyı yapıyor. Son 8 yıldır Suriyeli sığınmacılar için sınırlarına dikenli tel örgü çekmekten başka hiçbir iş yapmayanlar maalesef bugün de sığınmacıların vatan hasretini dindirecek çabalara mani oluyor. Türkiye’nin gayretlerine yönelik sergilenen çifte standardın takdirini ben sizlere bırakıyorum. Sizler 4 milyonu aşkın insana sadece sağlık hizmeti vermenin nasıl bir mali yüke karşılık geldiğini en iyi bilen kişilersiniz.

Türkiye olarak bunun yanında sınırlarımız dışındaki 3 milyon kişiye de hayatlarını sürdürebilmeleri için destek sağlıyoruz. Biz tüm bu hizmetleri herhangi bir beklentiyle değil, insani ve ahlaki sorumluluklarımızın gereği olarak yaptık. Kimin ne dediğine, ne yaptığına bakmadan sınırlarımız içinde ve dışında bu hizmetleri vermeyi, mazlumların ve mağdurların ümit kapısı olmayı sürdüreceğiz. Böylece sadece kendi sorumluluklarımızı yerine getirmekle kalmayıp, aynı zamanda tüm insanlığın da onurunu kurtarmış olacağımıza inanıyoruz.

Bu duygularla bir kez da 6. Türk Tıp Dünyası Kurultayı’nın hayırlara vesile olmasını diliyor, katkı veren herkese teşekkür ediyorum.

Ödüllerini takdim edeceğimiz bilim insanlarımızı bir kez daha şahsım ve milletim adına tebrik ediyorum.

Sözlerime son vermeden önce, Pakistan’da meydana gelen tren yangınında hayatlarını kaybeden 65 kardeşimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum, ülkem, milletim ve şahsım adına dost ve kardeş Pakistan halkına başsağlığı dileklerimi sunuyorum. Rabbime tüm insanlığı bu tür kazalardan, afetlerden, musibetlerden korusun diye dua ediyorum.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.