105. Dönem Kaymakamlık Kursu Kura Töreninde Yaptıkları Konuşma

24.10.2019

Değerli Kaymakam Adayları,

Saygıdeğer Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, milletin evine, bu gazi mekâna hoş geldiniz.

Bugün burada 105. Dönem Kaymakamlık Kursunu başarıyla tamamlayan 97 arkadaşımızın Kura Töreni’ni gerçekleştiriyoruz. Yeni kaymakamlarımıza görev yerlerinde ve tüm meslek hayatlarında başarılar diliyorum.

Mevzuat bilgisinden tecrübe paylaşımına, münazaradan etkili iletişime kadar geniş bir alanı kapsayan eğitim sürecinin buradaki her bir arkadaşımın gelişimine çok ciddi katkı sağladığına inanıyorum. Yurt dışı dil eğitimi dahil toplamda 29 ay süren eğitim-öğretim dönemi, devletimizin kaymakamlık mesleğine verdiği önemin bir işaretidir.

Kaim ile makam kelimelerinin birleşmesinden oluşan kaymakam ifadesi, yönetim sistemimizde temel devlet görevlerinden biridir. Kaymakam, anayasamıza göre ilçelerde cumhurbaşkanı adına görev yapan en yüksek devlet görevlisidir. Ve ülkemizdeki 81 vilayetimize bağlı 922 ilçenin her biri bizim görümüzde değerlidir, kıymetlidir, en iyi hizmeti almaya layıktır. İlçelerimizi mahalleleriyle, köyleriyle, buralarda yaşayan vatandaşlarımızla ne kadar ileriye taşıyabilirsek, ülkemizi de topyekun o derece geliştirmiş, kalkındırmış oluruz. Bu hedefi inşallah sizlerle birlikte hayata geçireceğiz.

İlçe sınırları içindeki tüm işlerden, işlemlerden ve hizmetlerden sorumlu olan kaymakamlarımız çalışmalarında ne kadar başarılı olursa, devletimiz de o derece güç kazanır. Pek çok kurumumuz gibi kaymakamlık müessesi de Osmanlı Devleti’nden devralınmıştır. Bizim gözümüzde başarılı kaymakam, görev yaptığı ilçeden ayrıldıktan sonra da uzun yıllar boyunca ismi hayırla yad edilen kişidir. Görev süresi içinde varlığıyla yokluğu belli olmayan, ilçeden ayrılır ayrılmaz da ismi unutulan kaymamak kendini sigaya çekmelidir. Sizlerin her birinin Cumhurbaşkanı olarak şahsımı ilçenizde en iyi şekilde temsil edeceğinizden, hayırla yâd edilecek başarılara imza atacağınızdan şüphe duymuyorum.

Ne istiyorum biliyor musunuz? Kaymakamlarımız bekar veya evli, şoförün yanına oturmalı, kamyonete erzak mı koyacak, kışın kömür mü koyacak, hepsini yüklemeli ve ondan sonra da ev ev dolaşmalı. Yani adeta bir Ömer gibi kapıyı çalmalı veya içeriden gelen sese kulak vermeli. Kim geldi dendiğinde de, kaymakam demeli -kaim dedik ya- ve kaymakam ondan sonra da hemen kolileri veya kış mevsimiyse kömürü, odunu vesaire, hemen oraya indirivermeli. Bununla siz Cumhurbaşkanınızın orada gören gözü, duyan kulağı, konuşan dili olmasınız, bunu yapacağınıza inanıyorum. Önce buna hazır mıyız; bu çok önemli.

Görev yaptığınız yerlerdeki diğer kamu görevlileriyle aranızda oluşan özlük hakları ayrışmasının giderilmesi için bakanlığımız tarafından yürütülen çalışma da tamamlanmak üzeredir. Cumhurbaşkanı olarak daima yanınızda olacağımızın da bilinmesini istiyorum.

Değerli Misafirler,

Milletimizin bu topraklardaki bin yıllık varlığının neredeyse her günü mücadeleyle geçmiştir. İşte şimdi de yine uluslararası bir mücadelenin içindeyiz değil mi? Yedi düvel adeta saldırıyor, biz de yedi düvele karşı dimdik ayakta duruyoruz, ayakta durmaya devam edeceğiz. Kolay değil, 911 kilometre sınır. Bu bağıranlar, çağıranlar, konuşanlar, bunların hiçbirinin burada sınırı var mı? Yok. Peki niye ya bunlar buralarla bu kadar ilgileniyor? Dert başka, onlara şimdi girmeyeceğim, gündemimizde değil. Ama biz 911 kilometre sınırı olan Türkiye olarak eğer taciz ediliyorsak, buna karşı sessiz kalamayız, sessiz duramayız, gereken neyse onu yapmaya mecburuz; yaptık, yapıyoruz ve yapacağız.

Her kazanımımızın gerisinde çok büyük emek ve fedakârlık, her kaybımızın gerisinde çok büyük acı vardır. Malazgirt’ten girip Viyana önlerine kadar giden, sonra da Meriç Nehri’ne kadar çekilmek zorunda kalan ecdadımız, bu uzun tarihi süreç boyunca vakarlı duruşundan asla taviz vermemiştir. Merhum Aliya İzzetbegoviç’in, bu ifade çok önemli, “savaşı yenildiğimiz değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz” sözüyle ifade ettiği ilke daima en önemli düsturumuz olmuştur. Gerçekten de millet olarak kazanırken de, kaybederken de hep inancımızın, medeniyetimizin, kültürümüzün vaaz ettiği gibi davrandık. Bunun için sadece İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon kişinin ölümünden sorunlu olanların bize insanlık dersi vermeye kalkmalarını acı bir tebessümle karşılıyoruz. Ruanda’da 1,5 milyon insanı öldüreceksin, Cezayir’de bir o kadar insanı öldüreceksin, utanmadan, sıkılmadan bize insanlık dersi vermeye kalkacaksın, Önce aynaya bir bakın, kendinize bir bakın, neredesiniz? Ama bizde, bizim tarihimizde böyle bir şey asla yok. Türkiye’nin bu insani yaklaşımını zaaf olarak değerlendirmeye kalkanlara kadife eldivenimizin içindeki demir yumruğumuzu göstermekten de asla geri durmadık, durmayacağız.

Son dönemde yaşadıklarımız bu hakikatler ışığında değerlendirilmelidir. Küresel düzeyde bir yeniden yapılanma sancısının yaşandığı şu dönemin sembol mücadele alanı hiç şüphesiz az önce ifade ettiğim gibi Suriye topraklarıdır. Biz Suriye krizi başladığı günden beri bir yandan hayatlarını kurtarmaya çalışan masumlara kucak açarken, diğer taraftan sınırlarımızın güvenliğini sağlamanın çabası içinde olduk. Meselenin suhuletle Suriye halkının özlemini duyduğu şekilde çözümü için rejimden bölgeye müdahil olan güçlere kadar herkese çağrıda bulunduk, çaba gösterdik. 2015 yılında Antalya’da yapılan G-20 Zirvesinde tüm liderlere, dünya liderlerine bu konuda güvenli bölge dahil somut ve sonuç alıcı tekliflerde bulunduk. Yani güvenli bölge bizim gündemimize bugün girmedi, Obama’nın döneminde girdi ve o zaman tüm liderlerine söyledim, Sayın Obama’yla orada yaptığımız görüşmelerde bunu özellikle gündeme getirdim. Çünkü ülkeme yönelik milyonlarca insan iltica ediyor, biz bunu nereye kadar kaldıracağız? Hadi siz de gelin elinizi taşın altına sokun dedik, hepsi lafta kaldı. Atalarımızın güzel bir lafı var, ne diyorlar bize bunlar biliyor musunuz? Dünyada hiçbir ülke sizin bu yaptığınızı yapmadı. Ya iyi, güzel de, bal bal demekle ağız tatlanmıyor, balı getir de bir yiyelim; orada bunlar yoklar.

Dün Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu Suriye’de uçuşa yasak bölge teklifi yapıyor. Biz bu teklifi Suriye’nin dört bir yanında yüzbinlerce masum insan rejimin ve diğer güçlerin savaş uçaklarının bombardımanları altında can verirken gündeme getirmiştik. Oluk oluk kanının aktığı o günlerde kimse bu teklife dönüp bakmamıştı. Şimdi Türkiye Suriye’yi terör örgütlerinden temizleyip asıl sahiplerinden dönüşüne hazır hale getirirken birden bu tür konular akla geliyor. Avrupa Birliği’nin sonu işte bu samimiyetsizliği ve ikiyüzlülüğü yüzünden gelecektir; bu gidiş iyi değil. İşte Brexit, bunlar durup dururken olmadı. Bunun için Avrupa’dan yükselen ve buram buram riyakârlık kokan sözlerin bizim nezdimizde zerre kadar kıymeti yoktur.

Kapıları açarız, dediğim zaman tutuşuyorlar. Tutuşmayın, vakti, saati gelince bu kapılar da açılır ha, açılır. Hadi bakalım yüzbinleri bir de siz ağırlayın, bu iş nasıl oluyormuş sizleri de bir görelim. Paranız var, güçlüsünüz, ama Yunanistan’a 100 kişi gidince denizden veya 200 kişi gidince hemen bizi telefonla arıyorsunuz, ya işte adalara 100 kişi gitti, 200 kişi gitti, 300 kişi. Ya burada 4 milyon var, 4 milyon, buna sesiniz çıkmıyor.

Yıllardır gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen Suriye krizi çözülmek bir yana, DEAŞ adı altında bir örgütün de ortaya salınmasıyla iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi. Suriye’de faaliyet gösteren terör örgütlerinin bir süre sonra doğrudan ülkemizi hedef almaya başladıklarını da gördük. Bir yandan sınır bölgelerimizdeki şehirlerimiz taciz edildi, diğer yandan büyük şehirlerimizdeki PKK ve DAEŞ canlı bomba eylemleriyle canımızı yaktı. Tabii bu saldırıların son 6 yılda ülkemizde ardı ardına patlak veren pek çok hadisenin bir parçası olduğunu da biliyoruz. Karşımızdaki bu tablo üzerine terörle mücadelemizde ve bağlantılı olarak bölge politikalarımızda köklü bir değişim kararı aldık. Ülkemize yönelen tehditleri sınırlarımızda ve sınırlarımız içinde değil, doğrudan kaynağında ortadan kaldırması stratejisine geçtik, Irak’tan Suriye’ye kadar Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının yaşandığı her yerde bu doğrultuda kritik adımlar attık. İşte sizler de görev yerlerinize gittiğiniz andan itibaren her an bunlarla karşı karşıya olacaksınız. Terör örgütlerini inlerinde vurarak adeta felç ettik, yurt içinde de teröristlere göz açtırmadık.

15 Temmuz darbe girişiminin hedeflerinden biri de Türkiye’nin terörle mücadeledeki bu etkili stratejisini çökertmekti. Allah’ın yardımı ve milletimizin cesaretiyle darbe girişimini başarısızlığa uğratarak bu büyük oyunun bir hamlesini daha boşa çıkarttık. Hemen ardından da Fırat Kalkanı Harekâtı’yla karşı cevabımızı verdik, daha sonra Zeytin Dalı Harekâtı’yla büyük planın bir ayağını daha kırdık. Bu bölgelere geri dönen 365 bin sığınmacı Türkiye’nin Suriye’deki gerçekten insani duyarlılıkla adımlar atan tek ülke olduğunu gösterdik. Tüm bu süreç siyasi ve diplomatik çabalarımızı kesintisiz sürdürmemize vesile oldu.

İdlib’de Rusya ve İran’ın desteğiyle oluşturduğumuz nispeten stabil durum sayesinde yüzbinlerce insanın hayatını kurtardık ve milyonlarca insanın da yerinden edilmesini engelledik. Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine olan saygımızı her fırsatta tekrarladık. Bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok, böyle bir şeyi de düşünmüyoruz.

Ama şurada inceliği daha özellikle ifade edeyim: Bizim Suriye’de de, Türkiye’de de Kürt kardeşlerimizle herhangi bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz terör örgütlerinin ta kendisiyledir. Bakıyorsunuz, Batı, yatıyor kalkıyor Kürtler aşağı, Kürtler yukarı. Ya bizim Kürt kardeşlerimizle bir işimiz yok. Bizim işimiz terör örgütleriyle, hedefi saptırmayın. Ve böyle diyerek, böyle söyleyerek, terör örgütlerinin adını vermeyerek, Kürtler dediğiniz zaman Kürt kardeşlerimizi adeta teröristler olarak vasıflandırmış oluyorsunuz. Bu yanlış bir şey, bunu çözmemiz lazım. Zira biz ta İdris-i Bitlisi’den alınız Selahaddin’i Eyyubi’ye kadar hep birlikte bizler Kürt kardeşlerimizle beraber bu bölgede barış için adımlar attık, bugün de öyleyiz, yarın da öyle olacağız. Askeri seçeneğe daima en son çare olarak başvurduk.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye Barış Pınarı Harekâtı aşamasına işte böyle bir sürecin sonunda geldi. Afrin’i teröristlerden temizlediğimiz günden beri Fırat’ın doğusundaki terör oluşumuna da izin vermeyeceğimizi her platformda ve en yüksek sesle belki yüzlerce defa anlattık. Ama biz bir şeye üzülüyoruz o da nedir biliyor musunuz? Devasa ülkelerin liderleri bu teröristlerin başlarını yanlarına alıyorlar, onlarla masaya oturuyorlar, onlarla bu sorunu çözmeye çalışıyorlar. Bu ne menem iştir ya, böyle şey olabilir mi? Teröristi siz muhatap olarak karşınıza aldığınızda terörle mücadele olur mu? Bu uluslararası terörle mücadele toplantılarını niye yapıyoruz ya? Bunlara prim veriyorsunuz, bunları şımartıyorsunuz, bunları azdırıyorsunuz, böyle yapa yapa zaten iş buraya geldi. Biz de diyoruz ki, verilen sözlerin tutulmaması halinde planlarımızı kendi imkânlarımızla hayata geçirmek zorunda kalacağımızı altını çize çize ifade ediyoruz.

Baktık ki kendimiz söyleyip, kendimiz dinliyoruz, kolları sıvadık ve Bismillah diyerek, harekâtımızı başlattık. Siyasete ve diplomasiye olan saygımız gereği attığımız her adımdan önce muhataplarımıza niyetimizi ve hamlemizi açıkça söyledik. Barış Pınarı Harekâtı başlarken de buradaki muhatabımız olan Amerika’yı gerektiği şekilde bilgilendirdik, Rusya’yı aynı şekilde bilgilendirdik, İran’ı bilgilendirdik, Birleşmiş Milletler aynı şekilde bilgilendirildi. Sonradan anlaşılıyor ki, kendilerinden izin almak yerine sadece bilgi vermemizden de bayağı rahatsız olmuşlar. Halbuki Türkiye’nin sınırları boyunca oluşturulmak istenen bir terör koridorunu yıkıp geçmek için kimseden izin almaya ihtiyaç yoktur. Bu kararlılığımızı sahada da gösterip 120 kilometre genişlik ve 32 kilometre derinlikteki harekât bölgemizin üçte ikisine yakın bölümünü sadece 9 günde ele geçirdik. Şu ana kadar bölgede kontrolümüze geçen alanın büyüklüğü 4220 kilometrekareye ulaştı. Elbette bu kolay bir başarı olmadı. Teröristlerin sınır şehirlerimize attıkları havanlar ve füzeler sebebiyle 20 sivil insanımız hayatını kaybetti, 184 vatandaşımız da yaralandı. Suriye tarafında teröristlerle yaşanan çatışmalarda 7 askerimiz ile bizimle birlikte mücadeleye katılan Suriye Milli Ordusu’ndan 96 kardeşimiz de şehit oldu. Ayrıca, 90 askerimiz ile 369 Suriye Milli Ordusu mensubu kardeşimiz de yaralandı.

Hani şimdi içeriden birileri konuşuyor ya Suriye Milli Ordusu’yla ne işiniz var? Anladın mı şimdi ne işimiz olduğunu? Bak onlar benim Mehmet’imi yalnız bırakmayanlar, onlarla beraber o arazide göğüs göğse savaşanlar. Bunlar ne siyasetin dilini bilirler, ne arazinin dilini bilirler, sadece konuşurlar.

Ve teröristlerin kayıpları da 795’i buldu. Barış Pınarı Harekâtı’na uluslararası alanda verilen tepkiler ile ülkemizdeki kimi kesimlerin tutumları ileride ayrıca uzun uzun üzerinde durulması ve değerlendirilmesi gereken bir konudur. Onun için işin bu kısmına şimdilik girmiyorum.

Harekât alanında ortaya çıkan bu tablo karşısında muhataplarımız nihayet sesimize kulak verdiler. Ülkemize gelen Amerikan heyetiyle oturduk, konuştuk, niyetimizi, amacımızı, hedefimizi açıkça belirttik. Sonuçta harekâtımıza 120 saatlik bir ara verilmesi halinde teröristlerin belirlediğimiz bölgenin dışına çıkartılacağı sözünü aldık. Bunu da 13 maddelik bir mutabakat metniyle kamuoyuna duyurduk. Sadece ulusal değil uluslararası kamuoyuna da duyurduk. Salı günü akşamı 22. 00 itibariyle sona eren bu sürenin bitiminde Amerika tarafı bize tüm teröristlerin harekât bölgemizden çıktığının garantisini yazılı olarak verdi. Şimdi askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu karış karış harekât alanını tarıyor, tuzakları etkisiz hale getiriyor. Şayet bu arada karşımıza teröristler çıkarsa onları tepelemek de en tabii hakkımızdır, çünkü bu yazılı kayda girmiştir. Böylece Barış Pınarı Harekâtı’nı başarıya ulaştırmış olduk.

Değerli Arkadaşlar,

Rasulayn ve Tel Abyad arasında güvenli hale getirdiğimiz bu alan sınırlarımızı teröristlerden arındırma planımızın ilk aşamasını oluşturuyor. Tabii bu batıya doğru Tel Rıfat, aşağıda Münbiç, bunların hepsi bu planlamanın içerisinde var. Terör örgütünün ve Amerika’nın telaşla attığı adımlar harekât bölgemizin dışında, ama asıl planımızın içinde kalan bölgelerde karmaşık bir durumun ortaya çıkmasına yol açtı. Harekât alanımızın doğusundaki Kamışlı ile batısındaki Ayn El Arap bölgesi hızla Rusya desteğindeki rejim güçlerinin kontrolüne bırakıldı. Aynı oyun Münbiç bölgesinde de oynandı.

Bizim amacımız, sınırlarımız boyunca terör örgütünden arındırılmış bir bölge oluşturmak olduğu için, karşımızdaki bu yeni duruma göre yeni değerlendirmeler yaptık. Salı günü Rusya Lideri Putin’le gerek ikili, gerekse heyetler arası yaptığımız görüşmeler sonunda Fırat’ın doğusunda yer alıp da harekât alanımız dışında kalan sınır bölgeleriyle ilgili bir mutabakata vardık. Terör örgütünün sınırlarımızdan tamamen uzaklaştırılması konusundaki uzlaşmayı içeren bu 10 maddelik mutabakatı da kamuoyuyla paylaştık ulusal-uluslararası.

Buna göre terör örgütü mensupları dün 12’de başlamak üzere 150 saat içinde tıpkı Barış Pınarı Harekâtı bölgesinde olduğu gibi sınırlarımızın 30 kilometre dışına çıkarılarak, buralardan uzaklaştırılacaktır. Bu 30 kilometrelik alanın ilk 10 kilometresi Kamışlı şehir merkezi hariç Türkiye ve Rusya ortak devriye bölgesi olacaktır. Belirlenen süre sonunda terör örgütü bölgeden tüm unsurlarıyla uzaklaştırılabilirse bu mutabakat da başarıyla hayata geçirilmiş olacaktır. Şayet terör örgütü bu bölgelerden ülkemizi taciz etmeyi sürdürürse, biz kendi harekât planımızın buralarda da hayata geçirmeye devam edeceğiz. Sonuçta Fırat’ın doğusundaki 480 kilometrekarelik alanın 120 kilometrekaresini şu anda doğrudan kendimiz kontrol ediyoruz. Kalan kısmın da Rusya ile birlikte durumu kontrol altında tutma kararını verdik. Elbette her anlaşma gibi Rusya ile vardığımız mutabakat da her iki tarafın özellikle ulaşabilecekleri asgari şartları içeriyor. Türkiye’nin tavrı hala aynıdır; sınırlarımız boyunca ve Suriye toprakları içinde bölücü terör örgütünün ülkemizi tehdit eden bir hakimiyet alanı kurmasına izin vermeyeceğiz. Zaten böyle bir durum herkesin üzerinde mutabık olduğu Suriye’nin toprak bütünlüğü ilkesine de aykırıdır. Güvenli hale getirilen yerlerde ülkemizden 1 ila 2 milyon arasında mültecinin geri dönüşünü sağlayacağız. Uluslararası toplumun desteğiyle yürüteceğimiz bu proje için hemen temaslara başlıyoruz.

Asıl çözümün Suriye’deki tüm kesimlerin katılımıyla oluşturulacak yeni anayasanın teşkilinden ve buna göre yapılacak özgür seçimlerle şekillenecek yeni yönetimin işbaşına gelmesinden geçtiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu ayın 30’unda Cenevre’de yapılacak buluşma çok büyük önem arz etmektedir. Gerek Astana’da, gerek Cenevre’de yürütülen görüşmelerin herkesin kabul edebileceği makul bir anlaşmayla sonuçlanması gerekiyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin sağlanması ancak bu sürecin başarısıyla mümkündür. Aksi takdirde değerli arkadaşlarım, ne Şam yönetimini kimse muhatap alır, ne de ülkedeki kaos sona erer. Gerçekten derdi Suriye’nin ve Suriye halkının geleceği olan herkesin bu sürecin başarısı için gayret göstermesi şarttır. Yeni Anayasa çalışmaları ve sonrasında ülkenin yeni yönetiminin belirlenmesi süreci Suriye konusundaki niyetlerin ortaya konacağı bir test olacaktır. Türkiye olarak bizim bu konudaki samimiyetimizi ve gayretimizi kimse inkar edemez. Süreci terör örgütlerini veya rejimi kullanarak sabote etmeye kalkacak herkesi dünya kamuoyuna ifşa edeceğimizin bilinmesini istiyorum. Suriye halkının hayatını ve geleceğini bölge ile ilgili büyük planların mezesi olarak kullanmaya kalkanların karşısına önce biz dikileceğiz. Çünkü bu işin en büyük yükünü taşıyan biziz, en büyük bedeli ödeyen biziz.

Değerli Arkadaşlar;

Amerika ve Rusya’yla vardığımız mutabakatların amacına ulaşması, PKK, YPG ve DEAŞ terör örgütlerinin sınırlarımızdan başlayarak Suriye topraklarındaki varlığının tamamen sona erdirilmesine bağlıdır. Bunu muhataplarımıza da her fırsatta ifade ediyoruz. İster Amerika, ister Rusya, ister rejim, isterse bir başka güç olsun, terör örgütlerinden herhangi birini isim, bayrak veya üniforma değiştirerek, yeniden karşımıza dikmeye kalkarlarsa biz bu oyuna gelmeyiz. Bu durumda hiç kimse kusura bakmasın, kendi bildiğimiz yolda ilerlemeye devam etmekten asla çekinmeyiz. Bu yolda ödeyeceğimiz bedelin büyüklüğünü de, küçüklüğünü de asla hesap etmeyiz. Geçmişte bu oyun çok oynandı. Ama geldiğimiz noktada tüm dünya PKK ile YPG’nin aynı örgüt olduğunu kabul etti. Yine DEAŞ’ı yıllarca PKK-YPG’yi koruyup kollamanın bahanesi olarak görenler, bugün aslında her iki örgütün tıpkı bir madalyonun iki yüzü gibi aynı amacı hizmet ettiğini de gördük. Uluslararası toplumun bunca vakittir iki terör örgütünün anlaşmalı şekilde kurguladığı bir şantajın oyuncağı haline dönüşmüş olması maalesef çok acıdır. Hele hele koca devletlerin bu trajik oyunu ciddi ciddi sahiplenmeye kalkmaları çok daha acıdır.

Türkiye’nin 9 Ekim saat 16.00’da başlattığı Barış Pınarı Harekâtı bu şantaj ve tiyatro sahnesini yıkmış, hakikatleri ortaya çıkartmıştır. Biz bu harekâtla sadece kendi sınırlarımızı güvenlik altına almakla Suriyeli kardeşlerimizin önemli bir bölümüne ülkelerine geri dönüş imkânı sağlamakla kalmadık, aynı zamanda bu harekâtla pek çok devlete ve kesime terör örgütlerinin kendilerini soktuğu cendereden kurtulma şansını da verdik. Ülkemizi hedef alan öfke selinin sebeplerinden biri de, bu gerçeğin ortaya çıkmasıdır. Çünkü Suriye’deki kaotik durum uzunca bir süredir asıl niyetleri, asıl projeleri, asıl hesapları gizlemenin örtüsü olarak kullanılıyordu. Özellikle Avrupalı ve Amerikalı politikacılardan rejime kadar pek çok kesim kendi başarısızlıklarını terör örgütünü perde yaparak, gözlerden saklama yoluna gidiyordu. Şimdi gel gör ki bu teröristlere ev sahipliği yapan Amerika Senatosu’nda, Kongresi’ndeki insanları görüyoruz. Ne zamandan beri siz teröristlerle bu kadar dost oldunuz ya? Buna nasıl bu şekilde el verirsiniz? Ama bunun bedelini, öyle zaman gelir ki canınız yanar, o zaman öderseniz.

Barış Pınarı Harekâtı’yla tam manasıyla takke düşmüş, kel görünmüştür. Türkiye’ye karşı öfke nöbetleri geçirenlere diyoruz ki, artık bu oyun bitti, gelin hep birlikte ülkelerimiz ve Suriye halkı için en iyisi, en doğrusu, en hayırlısı neyse onu yapacağımız yeni bir iklim oluşturalım. Türkiye’yi karşısına, terör örgütlerini yanına alıp çıkacak ve bu işi karla sonuçlandırabilecek kimse yoktur.

Buradan tüm dünyayı, demokrasi için, hukuk devleti için, insan hakları için, PKK-YPG’nin en az DEAŞ kadar tehlikeli bir terör örgütü olduğunu görmeye, kabul etmeye ve tavır almaya davet ediyorum. İşte bunu başardığımız gün sadece Suriye’deki krizi çözmekle kalmaz, aynı zamanda dünyanın geleceği için de çok önemli bir kazanım sağlamış oluruz. İnşallah Barış Pınarı Harekâtı ve ardından yaşadığımız süreç bu yönde hayırlı neticelere tebdil olur.

Bu duygularla bir kez daha yeni göreve başlayacak kaymakamlarımızı tebrik ediyorum ve gideceğiniz ilçelerde sizlere başarılar diliyorum.

Ama bu ilçelerdeki vatandaşlarımızla sakın ha makama kapanıp camdan seyretmek suretiyle değil, onların kapısını çalmak suretiyle onlara misafir olmayı veya onları da siz makama davet etme gayretiyle bu süreci çalıştırın.

Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, Allah yar, yardımcınız olsun, kalın sağlıcakla.