Yabancı Medya Temsilcilerini Kabulünde Yaptıkları Konuşma

18.10.2019

Değerli Basın Mensupları,

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bugün sizlerle Türkiye’nin Suriye meselesindeki duruşunu ve dün yaşanan gelişmelere kadarki süreci paylaşmak istiyorum.

Bilindiği gibi, Suriye’de 2011 yılında ilk hadiseler başlamadan önce bu ülkeyle çok müspet ilişkilerimiz vardı. Öyle ki, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’la ailece görüşecek derecede yakınlığa sahiptik. Bu dönemde Beşar Esed’a, ülkesinde demokrasinin, insan haklarının, hukukun, adaletin geliştirilmesi konusunda pek çok tavsiyede bulunduk. Özellikle de hiçbir hakka sahip olmayan Kürt nüfus konusunda adımlar atmasının önemli olduğunu söyledik. Ancak Esed, bu tavsiyelerimize uygun işler yapmak yerine, halkının üzerindeki baskıyı artırma yoluna gitmiştir.

Suriye halkı Esed’a karşı direnirken, Irak’ta ortaya çıkan DEAŞ belası bu ülkeye de sıçramıştır. Bir yandan rejimin, bir yandan DEAŞ’ın zulmü altında inleyen halkın tepesine bir de PKK, PYD-YPG, ne derseniz deyin, terör örgütü binmiştir. Sonuçta Suriye’nin nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan 12 milyon kişi evinden olurken, bunun yarısını teşkil eden 6 milyon kişi de ülke dışına gitmiştir. Bu 6 milyon kişinin Arap’ıyla, Kürt’üyle, Türkmen’iyle ve diğer gruplarıyla 4 milyonu da ülkemize gelmiştir. Bunlardan 3 milyon 650 bini Suriye genelinden, 350 bini ise Aynel Arab’dan, yani Kobani’den Türkiye’ye gelmiş ve bunlar tamamıyla Kürt nüfustur ve halen de bunlar ülkemizde misafir edilmektedir. Ağırlıklı olarak Sayın Obama döneminde gelen nüfustur bunlar. 

Bu süreçte Suriye’yi mesken tutan terör örgütleri DEAŞ ve PKK-YPG saldırılarını ülkemize de yöneltmeye başlamıştır. Suriye’deki DEAŞ unsurlarıyla en etkili ve sonuç alıcı mücadeleyi Türkiye yürütmüştür. 2016 yılı Ağustos ayındaki Fırat Kalkanı Harekâtımızla 3 binin üzerinde DEAŞ’lıyı biz El Bab’da etkisiz hale getirdik. Ülkemizin bu müdahalesinden sonra DEAŞ Suriye’de tutunamadı ve hızla çözüldü. Esasen Fırat’ın doğusundaki hat boyunca Rakka ve Deyrizor’a kadar olan bölgeyi de DEAŞ’tan temizlemeye talip olduk. Bu konuda Amerikan yönetimine yaptığımız teklifler maalesef kabul görmedi. Amerika, Türkiye yerine PKK-YPG terör örgütüyle bu işi yürütmeyi tercih etti. Neticede DEAŞ Suriye’den tamamen temizlendi, ama bu defa da PKK-YPG terör örgütü sınırlarımız boyunca Türkiye’ye karşı bir tehdit haline dönüştü. Müttefiklerimize, özellikle de Amerika’ya yaptığımız tüm ikazlara rağmen bu konuda beklediğimiz adımlar atılmadı. Bize de kendi göbeğimizi kendimiz kesmekten başka çare kalmadı.

Önce Zeytin Dalı Harekâtıyla Fırat’ın batısındaki Afrin ve çevresini PKK-YPG terör örgütünden temizledik. Ardından Rusya ve İran’la birlikte yürüttüğümüz Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı’yla İdlib’de yaşanması muhtemel büyük bir insani dramın önüne geçtik, sonra da Fırat’ın doğusundaki toprakları terör örgütünden temizlemek üzere hazırlıklara başladık. Diplomasi yolunu sonuna kadar kullanmaya devam ettik, buna rağmen ne Amerika’nın, ne de Avrupa ülkelerinin PKK-YPG terör örgütüne desteğinin önüne geçemedik, sonuçta bir kez daha kendi başımızın çaresine bakmaya mecbur kaldık. Türkiye Barış Pınarı Harekâtı’na işte böyle bir sürecin sonunda gelmiştir.

Değerli Basın Mensupları;

Barış Pınarı Harekâtımızın 2 temel amacı vardır. Birincisi; PKK-YPG terör örgütünü sınırlarımızdan uzaklaştırmaktır. İkincisi de; ülkemizde yaşayan 3,6 milyon Suriyelinin bir kısmını oluşturacağımız güvenli bölgede iskân etmektir.

Daha önce güvenli hale getirdiğimiz toplam 4 bin kilometrekarelik alana 365 bin mültecinin geri dönüşünü sağlamıştık. Münbiç’ten Irak sınırına kadar olan 444 kilometre uzunluğunda 30-35 kilometre derinliğindeki güvenli bölgeye de 1 ila 2 milyon arasında Suriyeli sığınmacının geri dönüşünü planlıyoruz. Suriye kaynaklı göç akınından şikâyetçi olan Avrupa Birliği ve diğer ülkelerin mali desteğiyle bu bölgede her biri 5’er bin nüfuslu 1400 köy ve 30’ar bin nüfuslu 10 ilçe inşa etmek için planlarımızı yaptık. Tabii bu planın ilk şartı, bölgenin teröristlerden temizlenerek, güvenli hale getirilmesiydi. Çünkü rejimin denetimindeki yerler gibi PKK-PYD’nin işgal ettiği yerlere de Suriyeli Kürtler başta olmak üzere kimse dönmek istemiyordu. Halen ülkemizdeki 3,6 milyon Suriyeliden 350 bini PKK-YPG’nin işgali altındaki yerlerden gelen Kürtlerden oluşuyor. Güvenli bölge projemizi 2016 yılında ülkemizde yapılan G-20 Toplantısında liderlere teklif ettik. Hepsi de projeyi prensipte olumlu bulmasına rağmen maalesef kimse bu konuda somut adım atmaya yanaşmadı. O zaman tabii Amerika’nın başında da Sayın Obama vardı, onunla da konuştuk. Zeytin Dalı Harekât’’ndan sonra bu konuyu yeniden gündeme getirdik. Amerikalılarla birtakım çalışmalar da yürüttük. Ancak maalesef istediğimiz ilerlemeyi bir türlü sağlayamadık. Bunun üzerine 9 Ekim saat 16.00’da Barış Pınarı Harekâtı’nı başlattık. Yani bununla neyi ifade etmek istiyorum? Barış Pınarı Harekâtı bir anlık oluşum değildir. Bir günlük, iki günlük bir oluşum asla değildir. Onun hazırlığı şöyle geriye doğru gittiğimizde 3-4 yılı, 5 yılı bulmaktadır. Çünkü gelişmeler anlık olmadı, bu gelişmelerin ne yazık ki bizi tacizi, bizi tehdit uzun yıllara sari.

Harekâttan önce 6 Ekim Pazar günü akşamı Sayın Trump ile yaptığımız telefon görüşmesinde kendisine harekâta başlayacağımızı söyledim. Bu görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan yapılan resmi açıklamada Amerika’nın Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekeceği ilan edildi. Böylece Türkiye’nin operasyonu önünde herhangi bir engel kalmamış oldu. Barış Pınarı Harekâtı’na başlayıp, kısa sürede birkaç noktadan 30 kilometre derinliğe ulaşınca bir anda Amerika ve Avrupa başta olmak üzere birtakım ülkelerin tavrı değişti. Hatırlayın, hatta Amerika’nın 20 mil meselesi bir hafta içerisinde yapılmış bir açıklama değildi. Sanıyorum ilk bir-iki gün Türkiye’nin böyle bir başarı gösteremeyeceğini düşündükleri için nispeten düşük tepki ortaya koymuşlardı. Türkiye’nin harekâtı başarıyla tamamlayacağı anlaşılınca, tepkiler akıl ve mantık sınırlarını zorlayan bir düzeye yükseldi. Biz buna rağmen harekâtımıza kararlılıkla devam ettik.

Bugüne kadar bin 360 kilometre alan ile aralarında Tel Abyad ve Rasulayn şehir merkezlerinin de bulunduğu 65 yerleşim birimini kontrol altına aldık. Harekât boyunca 4 askerimiz ile 74 Suriye milli ordusu mensubu şehit düştü. Etkisiz hale getirdiğimiz terörist sayısı da 750’yi buldu. Terör örgütü tarafından sınıra yakın yerleşim yerlerimize yapılan 1081 havan ve füze saldırısında 20 sivil vatandaşımızı ayrıca şehit verdik, 181 de yaralımız var.

Harekâtın 9 günlük sürecinde sivil kayıplarımız için bizi arayan ve üzüntülerini dile getiren hiç kimse olmadı. Buna karşılık teröristleri korumak amacıyla harekâtı durdurmamızı isteyen pek çok Batılı liderle konuştum. Bu ikiyüzlülüğü tarihe kara bir not olarak düştüğümüzün bilinmesini istiyorum. Geçenlerde Türk medyasıyla da yaptığım toplantıda da söyledim, yine söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti bir NATO devletidir. Ama bu terör örgütleri ne zaman NATO’ya üye oldular, doğrusu ben bunu bilmiyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye en başından beri Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine olan saygısını her fırsatta ifade eden bir ülkedir. Cenevre sürecinin başarısı için en çok biz çalıştık, en çok biz fedakârlıkta bulunduk. İnşallah, 30 Ekim’de Cenevre’de toplanacak Anayasa Komitesi’nin Suriye’deki siyasi çözüm sürecinin miladı olmasını temenni ediyorum.

Barış Pınarı Harekâtı’nı da mecbur kaldığımız için yaptık. Şayet PKK-YPG terör örgütü konusundaki ikazlarımıza kulak verilmiş olsaydı, şimdi böyle bir sorunla uğraşmayacaktık. Türkiye’ye karşı ısrarla, inatla ve küstahça PKK-YPG terör örgütünü destekleyenler, bu harekâtın ve yaşanan kayıpların asıl sorumlusudur. Bu harekât sebebiyle DEAŞ’ın yeniden canlanacağı, yüzbinlerce kişilik göç yaşandığı, sivil katliamların yapıldığı gibi iddialar tamamen terör örgütünün ve yandaşlarının yalanlarından ibarettir. Türkiye, her bakımdan dünyada örneğine az rastlanacak titizlikte bir harekât yürütmüştür. Geçtiğim Çarşamba günü Ankara’da gerçekleştirdiğimiz AK Parti Meclis Grubu Toplantısı’nda Amerika’ya ve bize harekâtı durdurma çağrısı yapanlara bir teklifte bulunmuştum. Şayet bu sorunu bir an önce çözmek istiyorsanız hemen bu gece terör örgütünün silahlarını ve malzemelerini bırakıp tuzaklarını imha ederek, belirlediğimiz güvenli bölge sınırlarımızın dışına çıkmasını sağlayın demiştik.

Başkan Trump, Suriye’deki durumu görüşmek ve bir çözüm yolu bulmak üzere Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Suriye Özel Temsilcisi’nden oluşan bir heyet göndermeyi teklif etti, biz de buyursunlar gelsinler, dedik. Başkan Yardımcısı Pence riyasetindeki heyet bize Grup Toplantımızda ifade ettiğimiz teklifin bir değil de 5 gecelik halini sundu. Biz de kendi arkadaşlarımızla birlikte bu teklifi tüm detaylarıyla müzakere ve sonuçta muhataplarımızla 120 saatlik bir mutabakatı sağladık. Kamuoyuna 13 madde halinde açıkladığımız bu mutabakata göre, Amerika 120 saat, yani 5 gün içinde teröristlerin ilan ettiğimiz güvenli bölge sınırlarının dışına çıkmasını sağlayacak. Bunun için Barış Pınarı Harekâtı’na dün akşamdan başlamak üzere 120 saat süreyle ara verdik. 120 saatlik sürenin bitimine kadar teröristlerin ellerindeki silahlar toplanacak, kurdukları tahkimatlar ve mevziler de imha edilecek, kendileri de 30 kilometrelik alanın dışına çıkartılacak. Bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri bölgeden ayrılmayacak, çünkü oradaki güvenliğin esası bunu gerektirmektedir. Bu işlemler tamamlandıktan sonra güvenli bölgenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne bırakılmasıyla Barış Pınarı Harekâtı da sona erecektir.

 Amerika’yla mutabakatımıza göre, bu sürecin tamamlanmasıyla birlikte ülkemize yönelik tüm yaptırımlar da ortadan kalkacaktır.

Tabii tam da bu görüşmenin olduğu gün Başkan Trump’ın siyasi ve diplomatik nezaketle bağdaşmayan bir mektubu medyada yer aldı. Elbette bizler bunu unutmadık, unutmamız doğru değil, ama bizim karşılıklı olan sevgi, saygımız da bunları sürekli gündemde tutmaya müsaade etmiyor. Bu konuyu bugünkü meselemiz ve önceliğimiz olarak da görmüyoruz. Vakti, saati geldiğinde bu konuyla ilgili olarak gerekenin yapılacağının da bilinmesini istiyoruz.

Değerli Basın Mensupları,

Suriye krizinin ve dün akşam Amerika’yla vardığımız mutabakatın kısaca özeti bu şekildedir.

Amerika, 120 saatlik sürenin sona erdiği Salı akşamına kadar bize verdiği sözleri tutabilirse güvenli bölge konusu çözülmüş olacaktır. Ama bu söz bilaistisna yerine getirilmemiş olursa 120. saatin sona erdiği dakika Barış Pınarı Harekâtımız kaldığı yerden çok daha kararlı bir şeklide devam edecektir.

Salı günü Soçi’de Sayın Putin’le bu meselenin Rusya’yı ve rejimi ilgilendiren taraflarını görüşeceğiz, dün bunu Sayın Pence’le de görüştüm. Bilindiği gibi Münbiç, Aynel Arab ve Kamışlı tarafında güvenli bölgemiz Rusya ve rejim güçlerinin faaliyetleriyle çakışıyor. Ayrıca İdlib’de de zaman zaman sıkıntılar yaşanıyor. Amacımız, Rusya ile bu konularda makul ve herkes tarafından kabul edilebilir bir uzlaşmaya varmaktır.

Bir tek şartımız, rejimin bulunduğu yerlerde PKK-YPG’nin tamamen temizlenmesidir; maalesef Tel Rıfat’ta bu yapılmamıştır. Münbiç’te de PKK-YPG’nin rejim görüntüsü altında varlığını devam ettirme çabaları olduğunu biliyoruz. Aynı durumun Aynel Arab ve Kamışlı’da da yaşanması muhtemeldir, buna rıza gösteremeyiz. Esasen, PKK-YPG’nin tamamen temizlendiği yerlerin rejim tarafından kontrol edilmesi bizim için rahatsızlık sebebi değildir, bunun altını çiziyorum. Sonuçta derdimiz bizim bu terör örgütlerinin güvenli bölgeden çıkartılmasıdır. Eğer bir Münbiç’te hala terör örgütleri varsa, burası terör örgütünden temizlenmedi ve burası buranın gerçek sahipleri yüzde 85-90 gibi Arap aşiretlere verildi, diyemeyiz. Bizim oralarda kalmak gibi bir derdimiz de yok, zaten de yokuz orada. Ama biz bunu Sayın Putin’le de görüştük, eğer terör örgütleri Münbiç’ten çıkartılırsa, terör örgütleri aynı şekilde Aynel Arab’tan, yani diğer adıyla Kobani’den çıkartılırsa, bizim için hiçbir mesele yok. Yeter ki terör örgütlerinden buralar temizlensin ve bizim buralarda da kalmak diye bir derdimiz yine yok. Tüm derdimiz, bizi tehdit eden, taciz eden bu terör örgütlerini buralardan çıkarmaktır.

Yeni anayasa çalışmaları tamamlanıp Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği sağlandığında, her yer bu ülkenin meşru hükümetinin yönetimine geçecektir. Yeter ki PYD, bunun yanında PKK-YPG ve DEAŞ gibi terör örgütlerine müsamaha gösterilmesin. Terör örgütleri tamamen kazınıp atılmadan da Suriye arzu ettiği huzura, güvenliğe ve esenliği kavuşamaz. Türkiye olarak bizim de tüm çabamız işte bunu sağlamaktır.

Değerli Arkadaşlar,

Katılımınız ve ilginiz için sizlere özellikle teşekkür ediyorum. Şimdi de soru-cevaplar için ben yerime geçiyorum. Söz almak isteyen arkadaşlarımız buyursunlar, kendilerine söz verelim.