Harp Okulları Diploma ve Sancak Devir Teslim Töreninde Yaptıkları Konuşma

31.08.2019

Sayın Rektör,

Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, Milli Savunma Üniversitemizin Ve Harp Okullarımızın Kıymetli Yöneticileri,

Harp Okullarımızdan Mezun Olan Sevgili Öğrencilerimiz,

Kıymetli aileleri,

Değerli misafirler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum.

Kara, deniz ve hava harp okullarımızda eğitim-öğretimlerini başarıyla tamamlayarak 2018-2019 yılı mezunu olan 325 askeri öğrencimizin her birini şahsım, milletim adına tebrik ediyorum.

Bu 325 askeri öğrencinin 224’ü Türk vatandaşı iken, kalan 101’i de 16 ayrı ülkeden gelen misafir öğrencilerden oluşuyor. Sadece bu tablo dahi her fırsatta ifade ettiğimiz Türkiye’nin fiziki sınırlarının çok ötesinde bir ülke olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.

Kara Harp Okulumuzun 170. dönem, Deniz Harp Okulumuzun 243. dönem, Hava Harp Okulumuzun da 65. dönem öğrencilerini mezun etmesi de çok önemlidir. Üstelik bu tarihler kara ve deniz harp okullarımızın Osmanlı döneminde yeniden yapılandırılmasıyla başlayan tarihlerdir.

Geçtiğimiz aylarda Kara Kuvvetleri Komutanlığımızın kuruluşunun 2228. yıl dönümünü kutladık. Deniz Kuvvetlerimiz de Çaka Bey’in İzmir’de ilk donanmamızı inşa ettiği 1081 yılından beri bayrağımızı Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve diğer denizlerde gururla taşıyor. Hava Kuvvetleri Komutanlığımız da 1911 yılında ilk pilotlarımızın eğitime gönderilmesinden beri şanlı bayrağımızı semalarımızda dalgalandırıyor.

En zor dönemlerinde dahi tüm dünyaya parmak ısırtan zaferlere imza atmayı başaran kahraman askerlerimizi rahmetle ve hayırla yad ediyoruz.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas, Irak, Filistin, Suriye, Çanakkale ve Galiçya, Makedonya, Romanya cephelerinde savaşan Osmanlı Ordusu tüm olumsuz şartlara rağmen büyük başarılara imza attı. Özellikle Çanakkale cephesine tüm gücüyle yüklenen düşmanın hem denizde, hem karada geri çekilmek zorunda kalması, dünya harp tarihine altın harflerle yazılan bir kahramanlık hikâyesidir.

Savaş sonunda yapılan anlaşmalarla adeta tüm mevcudiyeti yok edilen bir devlet ve anavatanında esir halinde getirilmek istenen bir millet olarak İstiklal Harbimizi başlattık. Adana’dan Gaziantep’e, Kahramanmaraş’tan Ege’ye kadar pek çok yerde bizatihi milletimizin kendi iradesi ve imkânlarıyla başlattığı Kuva-yi Milliye hareketi kısa sürede düzenli orduya dönüşmüştür. Milli mücadele Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere Osmanlı Ordusu’nun kurmay kadrolarının liderliği ve Anadolu’daki askeri unsurların katılımıyla dün kutladığımız 30 Ağustos zaferiyle başarıyla ulaşmıştır.

Binlerce yıllık devlet geleneğimizin, coğrafyamızdaki 600 yıllık çınarı Osmanlı tarih sahnesinden çekilirken yerini genç Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır. Cumhuriyet döneminde de Türk Silahlı Kuvvetlerimiz dünyanın en modern savunma taktikleri ve araçlarıyla teçhiz edilerek ülkemizin bağımsızlığının teminatı olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonrası tercihimizi Batı demokrasisinden ve savunma konseptinden yana kullanarak yeni bir döneme girdik. NATO savunma konsepti bize, tıpkı Avrupa Birliği’nin ülkemizi tam üye yapmayıp sadece Gümrük Birliği içinde tutmasıyla ekonomimize küresel rekabet gücü kazandırması gibi önemli katkılarda bulundu. Bu süreçte her ne kadar darbe, cunta ve vesayet dönemlerinde örselenmiş olsa da milletimizin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri, istiklalimizin ve istikbalimizin en büyük güvencesi olmaya hep devam etti ve edecektir.

Son olarak FETÖ ihanet çetesinin pençesinden kurtardığımız Türk Silahlı Kuvvetlerimiz milletimizle çok daha sıkı bütünleşerek bugün her zamankinden daha güçlü ve etkin bir şekilde faaliyetlerine devam ediyor. Bugünkü mezuniyet törenimizi işte bu güzel fotoğrafın bir örneği olarak görüyorum.

Değerli Misafirler,

Dünyanın her alanda adeta yeniden yapılandığı bir dönemde bizim de savunma stratejilerimizi ve taktiklerimizi yeniden gözden geçirmemiz kaçınılmaz hale gelmiştir. Son dönemde NATO, Türkiye’nin güvenliği başta olmak üzere pek çok konuda kelimenin tam anlamıyla çuvallamış olsa da hâlâ bizim ve müttefiklerimiz için en önemli savunma işbirliği zemini olmayı sürdürüyor. Yine müttefiklik ilişkisine sahip olduğumuz kimi devletler ülkemize karşı asla bu kavramın lafzına ve ruhuna yakışmayacak tutumlar içinde bulunsa da müttefiklerimizle dayanışmayı hâlâ değerli görüyoruz. Ne NATO üyeliğinden, ne de müttefiklerimizden vazgeçmek gibi bir niyetimiz yoktur. Tam tersine bu yapılar içinde daha güçlü bir yer edinmek istiyoruz. Bununla birlikte NATO’nun ve müttefiklerimizin karşılayamadığı güvenlik ihtiyaçlarımızın gereklerini yeni yöntemlerle yerine getirmek de milletimize karşı en başta gelen sorumluluğumuzdur.

İşte 18 yıl önce yerli ve milli savunma sanayine yönelik ürünlerimizi üretirken, bugün yüzde 70 üretir hale geldik.

Suriye ve Irak’ta üslenen DEAŞ ve PKK, YPG, PYD örgütlerine mensup teröristlerin ülkemizi tehdit ve sınırlarımızı taciz ettikleri bir dönemde maalesef kimsenin samimi desteğini yanımızda bulamadık. Tamamen kendi gücümüz ve mücadelemizle hem DEAŞ’ı, hem de bölücü terör örgütünü bozguna uğrattık. Bizim bozguna uğrattığımız bölücü terör örgütünün müttefikimiz olan bir ülkenin eteklerinin altına sığınarak faaliyetlerini sürdürmesi ise bugün ayrı bir sorun olarak karşımızda duruyor. Artık hiç kimse karanlık eller tarafından bir proje olarak sahaya sürüldüğü açıkça görülmüş olan DEAŞ bahanesiyle kimseyi kandırmaya kalkmasın. Bölgedeki sorun DEAŞ değil birtakım güçlerin çıkar paylaşımı savaşıdır. Ne Türkiye’nin, ne de bölgemizdeki kardeşlerimizin bu çirkin oyunun malzemesi haline dönüştürülmesine izin veremeyiz.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarımızla bu yönde ilk adımları attık. İdlib’de rejimin tüm taşkınlıklarına rağmen Rusya ile işbirliği içinde yeni katliamların ve göç dalgalarının önüne geçmek tüm gücümüzle çalışıyoruz. Münbiç’te bize verilen sözlerin tutulmaması sebebiyle ortaya çıkan demografik yapıya ve güvenliğe ilişkin kaygılar giderek artıyor. Rakka, Deyrizor, Haseke gibi yerlerde de benzer huzursuzluklar hat safhaya çıkmış durumdadır. Fırat’ın doğusunda da terör örgütünün bölge halkı üzerindeki zulmü artık gizlenemez, saklanamaz bir hale gelmiştir. Türkiye olarak Fırat’ın doğusundan başlayıp Irak sınırına kadar bütün bu bölgede 450 kilometrelik hat boyunca en az 30 kilometre derinliğine sahip bir güvenli bölge oluşturma teklifimizi 2015 yılında Antalya’da gerçekleştirdiğimiz G-20 Zirvesinde tüm liderlerle konuştuk, görüştük, onlarla paylaştık. Her ne kadar herkes bu teklifi olumlu karşılamış olsa da maalesef kimse uygulama yönünde bir gayret ortaya koymadı. Şimdi aynı projeyi Amerika ile birlikte konuşuyoruz, gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Şu ana kadar yaşanan gelişmeler, güvenli bölge kavramı konusunda bizim söylediklerimizle Amerika’nın ifade ettiği arasındaki makasın maalesef çok açık olduğuna işaret ediyor. Gerçi müşterek harekât merkezinin kurulması, İHA ve helikopter uçuşları gibi birtakım müspet gelişmeler var, ancak biz doğrudan kendi askerlerimizin güvenli bölgeyi kontrol etmesi dışında bir çözüme rıza gösteremeyiz. Çünkü biz bu bölgeyi sadece güvenli hale getirmekle kalmayacağız, projemize destek verecek dostlarımızla birlikte burada inşa edeceğimiz yerleşim alanlarıyla ülkemizdeki ve Avrupa’daki Suriyeli kardeşlerimizden önemli bir bölümünün de kendi vatanlarına dönmesini sağlayacağız. Aksi takdirde ülkemizdeki 3 milyon 650 bin Suriyeli sığınmacıyı daha ne kadar yerlerinde tutabileceğimizi bilmiyoruz. Açık konuşuyorum; Fırat’ın doğusundaki tüm sınırlarımız boyunca kurulacak güvenli bölgeyle ilgili çok fazla zamanımız ve sabrımız yoktur. Birkaç hafta içinde askerlerimiz fiilen bu bölgeyi kontrol etmeye başlamazlarsa, kendi harekât planlarımızı devreye almaktan başka çaremiz kalmayacaktır.

Üç hafta sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu vesilesiyle gideceğimiz Amerika’da yapacağımız temaslar bu bakımdan son fırsattır. Şayet bu tarihe kadar bizim arzu ettiğimiz güvenli bölge oluşumuna dair tatmin edici adımlar atılmazsa artık orada kendi işimize bakmaktan, kendi göbeğimizi kendimiz kesmekten başka çare görünmüyor.

Değerli Arkadaşlar,

Tabii konu savunma olduğunda tek meselemiz Suriye sınırlarımızdaki can sıkıcı durum değildir. Bu konuda maalesef bir dizi önemli sorunla daha karşı karşıyayız. Bunlardan biri hava savunma sistemi tedarikimiz konusunda yaşanan tartışmalardır. Samimiyetle ifade etmek gerekirse, hava savunma sistemi ihtiyaçlarımız için bizim açımızdan S-400 ile Patriot arasında bir fark yoktur. Ama Patriot satışı bize karşı bir baskı aracı haline getirilip ve bu şekilde güvenlik ihtiyaçlarımız zaafa uğratılmaya kalkılırsa tercihimizi diğer sistemden yana kullanmaktan da çekinmeyiz, nitekim de öyle yaptık. Tabii ideal olan, bu tür sistemleri kimseye ihtiyacımız olmadan kendimizin geliştirip üretmesi ve dostlarımızla paylaşmasıdır.

Kardeşlerim,

Göreve geldiğimde biz ne Amerika’dan, ne Batıdan bir insansız hava aracını dahi alamıyorduk. Hele hele silahlı insansız hava aracını hiç alamıyorduk. Fakat kötü komşular bizi ev sahibi yaptı. Şimdi insansız hava aracını millet, bu millet kendisi üretiyor. Silahlı insansız hava aracını kendisi üretiyor. İnşallah şimdi çok daha ileri seviyede olanını da üreteceğiz.

Şimdi gündemde F-35 meselesi var. Türkiye bu projenin ortaklarından ve üreticilerinden biri olduğu halde, parasını ödediğimiz uçaklar bize teslim edilmiyor. Ne ödedik şu ana kadar? 1 milyar 350 milyon dolar ödeme yaptık ve henüz bize verilmeye başlanmadı. Pilotlarımızın eğitimi sona erdiriliyor. Peki, bu durumda biz ne yapacağız? Elimiz kolumuz bağlı şekilde başımıza gelecekleri herhalde bekleyecek halimiz yok. Şunu unutmayın: Biz Türk milletinin birer aziz evladıyız, gereği neyse onu yapacağız. Ve biz karakterimizin gereğini yapacağız. Bir yandan yerli beşinci nesil savaş uçağı projemizin geliştirme ve üretim sürecini hızlandırıyor, bir yandan da alternatif tedarik yollarına bakıyoruz. İşte geçenlerde bir fuara katıldık Rusya’da. Rahatsız oldular, o fuara niye gitmişiz; gideceğiz tabii. Nerede ne var, arayacağız, bakacağız, bu uçak da olur, helikopter de olur, bunun yanında sağlıkla ilgili uçaklar olur, savunma sanayine yönelik ne varsa her şey olur. Zira arayarak, görüşmelerimizi yaparak, savunma sanayindeki tüm elemanlarımızla bütün bu çalışmaları yürüterek inşallah yarınların Türkiye’sini çok daha güçlü kılacağız. Hiç kimsenin Türkiye’yi kendi şartlarını dayatarak köşeye sıkıştırma ve dilediğini yaptırma hakkına sahip olmadığını tekrar ifade etmek istiyorum.

Hem müttefik, hem müşteri, bütün bu konumlardan terör örgütlerinin ve yaptırım tehditlerinin muhatabı konumuna gelmeyi kabul etmedik, etmeyeceğiz. Bu milletin şanlı tarihinin ve mücadele azminin sadakası dahi önüne konulan dayatmaları parçalayıp kendine yeni yollar açmaya yeter. Türkiye’yi üçüncü dünyanın şamar oğlanı ülkeleriyle karıştıranlar, şayet bugüne kadar yanıldıklarını anlamadılarsa bundan sonra onlara bunu göstermek boynumuzun borcudur.

Türk milleti 15 Temmuz’da bir kez daha ispatlamıştır ki ülkesinin ve kendisinin özgürlüğü, değerleri, geleceği söz konusu olduğunda şehadeti en büyük mertebe olarak kabul eder. Ben şu anda buradaki gençlerimizi gerek öğrenci, gerek subay, hepsini evet şehadete yürüyen birer er olarak görüyorum. İstiklal Marşımızda Akif öyle demiyor mu:

“Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.”

Evet, bu topraklar şehit kanlarıyla yoğruldukça vatan olmuştur. Eğer şehit kanlarıyla yoğrulmazsa zaten vatanın tanımı olmaz.

Terörle mücadelede, sınır ötesi operasyonlarımızda verdiğimiz şehitlerimizin her biri bizim binlerce yıllık şüheda kervanımızın şerefli birer yıldızıdır. 82 milyon milletin her biri ve onların bağrından çıkan vazife başındaki yüzbinlerce güvenlik görevlimiz gerekirse Fırat’ın doğusunda, gerekirse Dicle’nin doğusunda –açık ve net söylüyorum- biz kuzularımızı bunlara asla yedirtmeyeceğiz. Gerekirse başka yerlerde şüheda kervanına katılmak için hazır bekleyenler var. Çünkü bu millet bayrağının indirilmesini, ezanlarının susturulmasını, kutsallarına dokunulmasını, hele hele egemenliğine el uzatılmasını ölümden daha beter bir zillet olarak görür. Dostluk, Türk milletinin işte bu hassasiyetlerine saygı göstermekle olur. Müttefiklik, Türkiye’nin kendisi ve kardeşleri için ortaya koyduğu güvenlik kaygılarının gereklerini yerine getirmesine destek vermekle olur. Aynı ittifak içinde olmak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin savunma ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayacak işbirliklerinin önünü açmakla olur. Hem bu milletin hassasiyetlerini, bu milletin güvenlik kaygılarını, bu devletin savunma ihtiyaçlarını hiçe sayacaksınız, hem de bizden bölgesel ve küresel güvenliğiniz için destek isteyeceksiniz. Rahmetli Necip Fazıl üstadın “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa” diye tarif ettiği böyle bir hesap adil olmadığı gibi ahlaklı da değildir.

Türkiye kendisine bir adım gelene üç adım, beş adım yaklaşmaktan asla geri durmaz. Ama kendisini kurduğu tuzaklara yuvarlamak için sahte bir müttefiklik maskesiyle oyalayanlara da eyvallah etmez. Bir kez daha tekrarlıyorum; Fırat’ın doğusunda iki-üç hafta içinde kendi belirlediğimiz şartlar dahilinde kendi askerlerimizle fiilen bölgeyi oluşturmaya başlamazsak varsın gerisini karşımızdakiler düşünsün.

Değerli Kardeşlerim,

Ülkemizin en kıymetli varlığı, en büyük dayanağı, en temel güç kaynağı insanımızdır. İyi yetişmiş insan gücüne sahip olan ülkeler her alanda önde ve önder olma başarısını yakalamaktadır. Aynı şekilde iyi yetişmiş aklı ve yüreğiyle bu vatan için çalışan komutanlara sahip bir ordu da dünyanın en güçlü orduları arasındadır. İşte Türk ordusunu güçlü kılan, iyi yetişmiş binlerce yıllık değerlerinin ve birikiminin farkında inançlı ve yürekli komutanlara sahip olmasıdır. Peygamber Ocağı dediğimiz, Peygamber Efendimizin rumuzlu ismi olan Mehmetçik ismini taşıyan kahramanlardan oluşan Türk ordusu dosta güven, düşmana korku veren bir güce sahiptir.

Tarihin her döneminde masumun özellikle kalkanı, mazlumun hamisi, mağdurun destekçisi olan kahraman ordumuz ülkemize yönelik her türlü saldırıya karşı koymaya hazırdır. Kahramanlar ocağı gözbebeğimiz ve gururumuz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı açıktan düşmanlığını gösteremeyenlerin oyunlarını da büyük ölçüde bozduk. Bu mukaddes ocağa sızma, içeriden çürütme ve çökertme yollarını birer birer tıkıyoruz. 15 Temmuz’dan sonra eğitiminden başlayarak yeniden yapılandırma sürecine soktuğumuz ordumuz her zamankinden daha güçlü ve kararlı bir şekilde göreve hazırdır. Nitekim son yıllarda yaptığımız her operasyon ve her hazırlık bu gerçeği tekrar tekrar ortaya koymuştur. Akıllarınca Türkiye’ye mezar yeri hazırlayanların sonu, tarihin her döneminde zillet çukuruna yuvarlanmak olmuştur, bugün de öyle olacaktır.

Türk milletine ve onun en büyük sancaktarı olduğu İslam davasına ihanet edip de gün yüzü gören yoktur. Bölgemizdeki kaosun, terörün, istikrarsızlığın ve yoksulluğun yegâne sorumluları aldıkları ahın altında ezilmeye mahkûmdur. İşte bu büyük davayı cesaretle omuzlamamızı sağlayan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin komutanlarını yetiştiren havada, karada, denizde tüm harp okullarımızın ve onların bağlı olduğu Milli Savunma Üniversitemizi adeta gözbebeğimiz gibi korumak ve geliştirmek kararındayız.

Bu duygularla bir kez daha mezun öğrencilerimize ve misafir öğrencilerimize bundan sonraki hayatlarında başarılar diliyorum.

Rabbim yaptığınız görevlerde daima yardımcınız olsun ve sizleri daima muhafaza etsin.

Rektörümüz başta olmak üzere üniversitemizin ve harp okullarımızın hocalarına, komutanlarımıza teşekkür ediyorum.

Ve sizlere çıkacağınız bu yolculukta kışlalarınızda Allah’tan muvaffakiyetler diliyorum.

Kalın sağlıcakla.