Adli Yıl Açılış Töreninde Yaptıkları Konuşma

02.09.2019

Sayın Meclis Başkanı,

Yüksek Yargı Organlarımızın Değerli Başkanları,

Adalet Teşkilatımızın Saygıdeğer Mensupları,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. 2019-2020 adli yılının yargı camiamız başta olmak üzere ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Yeni adli yılda hakimlerimize, savcılarımıza, avukatlarımıza, adalet teşkilatımızın tamamına başarılar diliyorum. Bu vesileyle vazifeleri başında son nefeslerini veren hakimlerimiz ve savcılarımız başta olmak üzere ülkemize ve milletimize hizmet ederken hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Adaletin tecellisi için fedakarca çalışan yargı mensuplarımıza ülkem ve milletim adına teşekkür ediyorum.

Zaferler ayı Ağustos’ta bin yıldır süren başarılarını tazimle yad ettiğimiz kahraman ordumuza, halen icra ettiği kritik görevlerinde Rabbimden muvaffakiyetler niyaz ediyorum.

Bu yıl beşinci ve son defadır adli yıl açılışını yapan Yargıtay Başkanımıza hizmetleri ve yapıcı desteği için şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşlar,

Bilindiği gibi Arapçadaki adl, Türkçedeki törü kelimeleri adalet kavramının köklerini oluşturur. Adalet, tarihin her döneminde üzerinde kafa yorulan, tartışılan, uygulama biçimleriyle gündemde olan bir konudur. Biz de her fırsatta gerek bu çatı altında, gerek diğer platformlarda adalet kavramı üzerinde uzun uzun durmaya çalışıyoruz. Görevimiz gereği üstlendiğimiz sorumlulukların yanı sıra ferdi hayatımızda maruz kaldığımız çok sayıdaki hadise sebebiyle de bu kavram üzerinde sık sık durmak, konuşmak, tartışmak zorunda kaldı. Bugün de yeni adli yılın açılışı vesilesiyle sizlerle adalet kavramını ve ülkemizdeki işleyişine dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

İnancımıza göre insanın hayrı ve şerri, doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü seçme iradesine sahip bir varlık sıfatıyla diğer canlılardan ayrılması, adaletin de esasını oluşturur. Çünkü zulüm ve haksızlık ile adaletsizlik eş anlamlıdır. Şayet insan adalet yerine zulüm yolunu seçiyorsa, bunu kendi iradesiyle yapıyor demektir. Dolayısıyla bu iradeyi kontrol altında tutacak zihni ve fiili bir düzene ihtiyaç vardır. Nitekim toplumsal ilişkiler ve devlet uygulamalarıyla ilgili tartışmaların temelinde de hep adalet kavramının yattığını görüyoruz. Eflatun’dan Kant’a, Farabi’den Gazali’ye kadar batının ve doğunun tüm önemli mütefekkirleri tartışmalarını bu kavram etrafında yürütmüşlerdir. İnancımızın temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde düzen, denge, denklik, eşitlik gibi pek çok anlamlarıyla adalet kavramına sıkça atıfta bulunulmuştur. Tarihte hep hayırla yad edilen, tüm insanlığa örnek gösterilen şahsiyetler peygamberler başta olmak üzere adalet konusuna büyük hassasiyet göstermiştir. Günümüzde dahi Hazreti Ömer deyince aklımıza hemen adalet geliyorsa, onun adaletle ilgili sözünü tüm adliyelerimizin ve mahkemelerimizin duvarlarına kazımışsak, sebebi işte budur.

Kadim dönemlerden beri insan hayatının ve toplumsal düzenin temeli olarak gösterilen adalet kavramı üzerinde daha çok düşünmemiz gereken bir dönemden geçtiğimize inanıyorum.

Sıkça ifade edildiği gibi kanun başkadır, hukuk başkadır, adalet başkadır. Biz kendimiz ve tüm insanlık için daima adaletin peşinde koşmalıyız. Çünkü bugün yakın coğrafyamız başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinden zulüm altında inleyen insanların feryatları adeta arşı inletiyor. Dünya sistemi refah ve lüks içinde yaşayan, daha da önemlisi, bu hayat tarzını korumayı her şeyin üzerinde tutan bir kesimin cenderesi altındadır. Karşımızda kendi konforu için dünyanın kalanının ekonomik kaynaklarını sömüren, zenginliklerini iç eden, kendi özgürlüğünü koruma adına dünyanın kalanını gözyaşına ve ateşe boğmaktan çekinmeyen bir anlayış bulunuyor. Üstelik bu zalimliklerin demokrasi, insan hakları, terörle mücadele, hukuk, kanun ve hatta adalet adına yapılıyor olması, zulmün ağırlığını daha da artırıyor. Refahlarına ve özgürlüklerine yönelik her saldırıyı terör olarak niteleyen, ama diğer toplumların en temel insani taleplerine karşı duyarsız kalan çarpık anlayış, bize göre dünyanın şu andaki en büyük sorunudur. Tarihin hiçbir döneminde zalimler eksik olmamıştır. Ama aynı şekilde zulüm de payidar olamamıştır. Günümüzün zalimlerinin yol açtığı adaletsizlikler elbette bir gün sona erecektir. Bize düşen, işte o güne kadar adalet mücadelesini sürdürmek, mazlum ve mağdurların yanında yer almaktır. Hiç şüphesiz dünyada adaleti sağlamak için herkesin üzerinde ittifak edeceği bir uygulama biçimi bulmak imkansızdır. Ama tüm insanlığın ortak özlemi ve hedefleri olan adalet meşalesini hep yukarıda tutarak hak ve eşitlik temelinde mümkün olan en geniş mutabakatı sağlamanın mümkün olduğuna inanıyoruz.

Türkiye, tarih boyunca işte bu mücadeleyi vermiş bir medeniyet anlayışının mirasçısıdır. Bu mirasa layık olabilmek için de önce kendi devlet ve toplum yapımızda, insanlarımızın zihin ve gönül dünyalarında adalet kavramını hak ettiği yere oturtmamız gerekiyor.

Değerli Arkadaşlar,

Her şey gibi devletlerin yönetim sistemleri de zaman içinde gelişmekte ve dönüşmektedir. Türk toplum ve denetim yapısı son iki asırdır dünyada yaşanan gelişmeleri çok yakından takip etmiştir. Yasama, yürütme ve yargı organlarının kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması esası üzerin kurulu kuvvetler ayrılığı, işte bu sürecin eseridir.

Kuvvetler ayrılığı prensibi demokrasinin ve Cumhuriyetin temelidir. Her toplum ve devlet kuvvetler ayrılığı ilkesini kendi serencamına uygun şekilde hayata geçirmektedir. Dolayısıyla dünyada tek ve değişmez bir kuvvetler ayrılığı demokrasi, cumhuriyet hukuk devleti uygulamasından bahsedilemez. Esasen böyle bir yaklaşım hayatın olağan akışına uygun da değildir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde seçimle gelen başkan yardımcısı aynı zamanda Senatonun ve Kongrenin de başkanıdır. Yine bu ülkede Anayasa Mahkemesinin tüm üyeleri başkan tarafından atanmaktır. Görüldüğü gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde bu durum yürütmenin yasama organı üzerindeki tahakkümü, bir başka ifadeyle kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bir durum olarak anlaşılmamaktadır.

Bu çerçevedeki en son ve en çarpıcı örneklerden biri de şu an İngiltere’de yaşanıyor. Kraliçe, halkın iradesi olan halkoylaması sonuçlarının uygulanmasını sağlamak üzere Başbakanın teklifi üzerine Parlamentoyu bir ay süreyle askıya aldı. İngiliz demokrasisi halkoylaması sonuçlarını hayata geçirmek üzere kendi içinde kuvvetler ayrılığı ilkesini bu şekilde yorumlayarak tıkanan sistemi açma yoluna gitti.

Türkiye darbelerden vesayete kadar pek çok sıkıntılı süreç yaşamış olsa da halkın iradesini en üstte tutan kuvvetler ayrılığı fikrine ve bunun üzerine bina ettiği demokrasi anlayışına hep bağlı kalmıştır.

Geçtiğimiz yıl 24 Haziran seçimleriyle birlikte tüm unsurlarıyla fiilen hayata geçirdiğimiz yeni yönetim sistemimizde kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha belirgin ve keskin bir şekilde işletilmesine dayalıdır. Bilindiği gibi Anayasamızın amir hükümleri gereğince cumhurbaşkanı sadece yürütmenin değil, aynı zamanda devletin de başıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin birliğini, beraberliğini, tüm kurumlarıyla etkin şekilde işlemesini temin cumhurbaşkanının en öncelikli görevidir. Anayasamızın lafzında ve ruhunda açıkça yer alan bu yaklaşımı kuvvetler ayrılığı için bir tehdit değil tam tersine birleştirici bir güç olarak görüyoruz. Yasamanın, yürütmenin ve yargının kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması, hepsinin de Anayasada cumhurbaşkanına verilen devletin başı misyonu etrafında birlikte hareket etmelerine mani değildir.

Devlete ait yetki ve görevlerin herhangi bir üstünlük sıralaması olmadan kullanılması olan kuvvetler ayrılığı prensibinin denge yerine çatışma anlayışıyla yorumlanması ülkeye ve millete fayda değil zarar getirir. Çünkü kuvvetlerin kendi içlerindeki faaliyetlerini yürütürken sahip oldukları bağımsızlık başlı başına bir egemenlik hakkı değildir. Devlet sisteminde illa bir üstünlük aranacaksa, bu ancak Anayasanın ve orada tezahür eden milli egemenliğin üstünlüğü olabilir. Milli egemenliği yasama ve yürütme kurumları demokratik seçimlerle doğrudan milletten aldıkları güçle kullanır. Yargı ise, Anayasayı ve kanunları yapan yasama organından aldığı yetkiyle görevini yürütür. Kuvvetler ayrılığı sistemindeki yargı bağımsızlığı, bu erkin kendisine yargı yetkisi veren hukuk kurallarını eksiksiz bir şekilde uygulaması sorumluluğu ve gücünden kaynaklanır.

Hakimler Savcılar Kurulu üyelerinin Meclis ve yürütme tarafından seçilmesi de aynı mantığa dayanıyor. Türkiye’nin örnek aldığı Batı demokrasilerinde yargı organlarının kararlarını kanun adına vermesi de yine bu anlayışın sonucudur. Ülkemizdeki tartışmalarda kuvvetler ayrılığına yönelik ithamların daha ziyade yürütme, yargı gerilimi üzerine bina edilmesinin sebebi, bu önemli gerçeği örtmeye yöneliktir.

Yeni yönetim sistemimizde yürütmenin de temsilcisi olan Cumhurbaşkanına kuvvetler ayrılığı konusunda yöneltilen ithamların çoğu temelsizdir. Ülkemizdeki demokratik sistemde cumhurbaşkanına açılan alan üstünlük bağlamında değil tüm kurumların ahenk içinde çalışmasını gözetme noktasındadır. Yargı üzerinden, milletten ve hukuktan aldığı yetkiyle görevini yapan yürütme erkiyle onun temsilcisi olan Cumhurbaşkanına saldırmak, aslında doğrudan siyasal alanı hedef almaktır. Kuvvetler ayrımındaki yerinin ötesinde tamamen ideolojik ve bağnaz bir tahayyülle yargı bağımsızlığı sözünü gündemde tutanlar en çok demokrasiye, cumhuriyete, milli iradeye zarar veriyor.

Bilindiği gibi son Anayasa değişikliği ile yargı bağımsızlığı kavramı yargının tarafsızlığı ilkesiyle tahkim edilmiştir. Buna rağmen demokrasiyi ve onun kurucu unsuru olarak siyaseti mesnetsiz saldırılarla yaralamaya çalışmak, en başta yargı kurumuna saygısızlıktır. Bunun en güzel örneği de; idare içerisinde kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülleri olan birtakım baroların adli yıl açılışını sırf mekanından dolayı provoke etmeleridir. Bu mekân şahsıma ait değil. Bu mekân, her zaman söylediğim gibi milletin evi. Ve devletin tüm kurumları bu mekanı rahatlıkla kullanma hakkına sahiptir. Üstelik bu meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin çoğulcu demokrasiyle bağdaşmadığı kabul edilen bir gerçek olduğu halde böyle bir tartışma yaşandı, yaşanıyor. Halbuki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, bu gazi mekan konferans salonu, sergi salonu, camisi, 15 Temmuz Anıtı, tamamlanmak üzere olan kütüphanesi ve inşası süren müzesiyle milletimizin, dolayısıyla da tüm kurumlarımızın evidir. Önümüzdeki dönemde ilk çözmemiz gereken meselelerden birinin barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi olduğuna da inanıyorum.

Yargıtay ve Türkiye Barolar Birliği başkanlarımızı bu bağnaz ve provokatif dayatmalara karşı gösterdikleri dirayetli ve demokratik duruş sebebiyle yine şahsım, milletim adına tebrik ediyorum. Yargı kurumunun nefasetine zarar veren ülkemizdeki avukatların kahir ekseriyetinin hissiyatını ve tercihini de temsil etmediğine inandığım bu tür yanlışların ileride tekrarlanmayacağına inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Bundan 18 yıl önce kurucu Genel Başkanı olduğum partinin adının başına adalet kelimesini getirmemiz sıradan bir tercih değildir. İktidara geldiğimiz günden beri hep bu ideal uğrunda mücadele ettik, pek çok reform hayata geçirdik. Anayasamızda ve kanunlarımızda yaptığımız değişikliklerin tek amacı, adaletin daha güçlü bir şekilde tesisini sağlamaktır. Temel kanunların yenilenmesinden yargı mensuplarının özlük haklarının iyileştirilmesine, adliye binalarının modernleştirilmesinden istinaf mahkemelerinin kuruluşuna, yargıda hedef süren elektronik devlet uygulamalarına, adli tıptan bilirkişiliğe, lekelenmeme hakkından arabuluculuk müessesine kadar her alanda adalet sistemini geliştirecek tarihi reformlara imza attık. Merdivenlerin altından adliye kurumlarını çıkardık. Hepsinden öte dedik ki adalet saraylarıyla biz adliye mekanizmalarına ayrı bir güç kazandıralım, bunu yaptık.

Bugün de demokrasimizi güçlendirmek, vatandaşlarımızın adalet beklentisine en yüksek cevabı vermek, uluslararası alanda Türkiye’nin hukuk devleti niteliğini tahkim etmek amacıyla yeni reform hazırlıkları içindeyiz. Yaklaşık üç ay önce yine bu salonda yargı reformu strateji belgemizi hukukçularımız ve milletimizle paylaştık. Tutukluluktan ifade özgürlüğüne, savunma hakkından adalete erişime kadar birçok alandaki reform vizyonumuzu bu belgeyle ortaya koyduk. Güven veren ve erişilebilir bir adalet anlayışıyla oluşturduğumuz yargı reformu strateji belgemizin hukuk camiasında ve kamuoyunda memnuniyetle karşılandığını görüyoruz.

Reform belgesindeki hedeflerimizi hayata geçirmek için hem mevzuat değişikliği, hem de idari düzenlemeler konusundaki hazırlıklarımız son aşamasına geldi. Tabii asıl önemli olan uygulamadır. Ülkemizde kağıt üzerinde mükemmel duran nice düzenlemenin uygulamadaki çarpıklıklar sebebiyle nasıl sıkıntılara ve adaletsizliklere yol açtığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

Bunun için mevzuat değişiklikleri ve idari düzenlemeler kadar zihniyet değişimine de önem veriyoruz. Vatandaşlarımızın adalet sistemine duydukları güveni ancak bu şekilde arzu ettiğimiz seviyeye getirebileceğimize inanıyoruz. Avrupa Birliği organları her ne kadar ülkemize karşı açıkça ayrımcı bir tutum içindeyse de, biz bu reform belgesiyle aynı zamanda tam üyelik yükümlülüklerimize olan bağlılığımızı da göstermiş oluyoruz. Önümüzdeki dönemde devam ettireceğimiz dinamik reform süreciyle inşallah demokrasimizi güçlendirecek, milli iradenin üstünlüğünü inşallah daha da pekiştireceğiz.

Yargı süreçlerini sadeleştirerek, uyuşmazlıklar için alternatif çözüm yolları geliştirerek, önleyici hukuk uygulamalarını sistemimize kazandırarak bu reformu kısa sürede hayata geçirmekte kararlıyız.

Hak ve özgürlüklerin korunması, geliştirilmesi, güvence altına alınması için kapsamlı bir insan hakları eylem planı hazırlıyoruz. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının güçlendirilmesini, hukukun üstünlüğünün bununla birlikte bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasının temel şartı olarak görüyoruz.

Kaliteli insan kaynağı her alan gibi adalet sisteminin iyi bir şekilde işleyişinin de temel şartıdır. Hukuk eğitiminin niteliğinin yükseltilmesi, yargı reformu stratejimizin en önemli unsurlarından biridir. Hakim ve savcı yardımcılıklarının ihdası bu bakımdan gerçekten çığır açıcı bir yenilik olacaktır. Meslek öncesi ve meslek içi eğitimi de daha etkin hale getireceğiz.

Bilirkişilik, yazı işleri hizmetleri, bilişim sistemi, tebligat, uzmanlaşma gibi yargı faaliyetlerinin destek unsurlarıyla ilgili reformları da ihmal etmiyoruz.

Savunma hakkı ve bunun en önemli unsuru olan avukatlar konusu da yargı reformu stratejimizin en önemli başlıklarından biridir. Avukatlık mesleğine girişten stajlara kadar bu konuda sorun yaşanan pek çok uygulamayı önümüzdeki dönemde değiştiriyoruz. Sistemi mümkün olduğunca sadeleştirerek görevsizlik ve yetkisizlik kararlarına yol açan problemleri ortadan kaldırmayı hedefliyoruz. Soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazı aşamalarını kapsayan ceza adaletinde adil, etkin, rasyonel bir işleyişi temin etmek zorundayız.

Cumhuriyet savcılarının takdir yetkilerinin genişletilmesinden soruşturma aşamasının etkinleştirilmesine kadar bu çerçeve pek yeniliği hayata geçireceğiz.

Özellikle ekonomik hayata doğrudan etkisi olan hukuk yargılamalarında da sade ve etkin bir işleyişi temin etmekte kararlıyız.

Yargı mensuplarımızın mesai mefhumu gözetmeksizin işlerin layıkıyla yerine getirmek için gösterdikleri gayrete yakinen şahidim. Yeni reformlarla sistemi geliştirerek, güçlendirerek, ileriye taşıyarak adaletin en etkin ve hızlı şekilde tecilli sağlamak için sizlerle birlikte çalışmaya devam edeceğiz.

2019-2020 adli yılında yürüttükleri adaleti sağlama, hukuku tesis etme, yargıyı işler kılma mücadelelerinde tüm hakimlerimize, savcılarımıza, avukatlarımıza, yardımcı personelimize başarılar diliyorum, Rabbim yar ve yardımcınız olsun.

Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, kalın sağlıcakla.