15 Temmuz

 

10 Soruda FETÖ

 

 

 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Bizim güvenlik konseptimizin temelinde insanı ve vatanı korumak vardır”

10.09.2019
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Bizim güvenlik konseptimizin temelinde insanı ve vatanı korumak vardır”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’na ilişkin yaptığı açıklamada, “Terörle mücadele her yönüyle kararlı bir şekilde devam ediyor. Bizim güvenlik konseptimizin temelinde insanı ve vatanı korumak vardır ve terörü kaynağında kurutmayı hedefleyen tedbirler etkin bir şekilde hayata geçirilmiş bulunuyor” dedi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı’na ilişkin düzenlediği basın toplantısında, gündemdeki gelişmelere ve toplantıda ele alınan konulara ilişkin açıklamalarda bulundu ve basın mensuplarının sorularını cevapladı.

Kamuoyu ile canlı olarak paylaşılan toplantıda, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın şunları söyledi: “Sayın Cumhurbaşkanımızın takdim konuşmalarında, özellikle iç ekonomik ve siyasi tabloda atılacak adımlarla ilgili değerlendirmeleri oldu. Kendileri özellikle Fırat’ın doğusunda yaşanan gelişmeleri yakından takip etmeye devam edeceğimizi ifade ettiler. Aynı şeklide İdlib’deki gelişmeleri de bütün birimlerimiz yakın bir şekilde takip etmeye devam ediyorlar. Biliyorsunuz orada çok önemli bir görev icra etmekteyiz, bütün bu konular da inşallah önümüzdeki Pazartesi günü Ankara’da Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında yapılacak olan Üçlü Zirve’de ele alınacak.

Sunumlarla ilgili de Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Fuat Oktay Bey’in 180 gün olarak artık dilimler hâlinde planladığımız icraat programıyla ilgili bir sunumu oldu ve kendisinin yaptığı sunumda da konulan hedeflere çok büyük bir oranda, yüzde 90-95’ler oranında ulaşıldığı tespit edildi. Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanlığı Sistemi rasyonel, vatandaş odaklı ve etkin bir yönetim modelini esas almakta, bunun için de bildiğiniz gibi yine vatandaşlarımızca, halk oylamasına sunulmak suretiyle, kabul edilen bu yeni sistem bir yılını tamamladı ve bu bir yıllık değerlendirmeyle ilgili de Başkan Yardımcımız Fuat Bey’in sevk ve idaresinde bir çalışma yapılıyor.

Bununla ilgili çalışmalar tamamlandığında yine Sayın Cumhurbaşkanımıza arz edilecek ve kendisi de bunun bir genel çerçevesini kamuoyuyla paylaşacak. Böylece bu bir yıllık yeni sistemde hangi alanlarda başarılı olduk, hangi alanlarda yeni adımların atılması gerekiyor, bununla ilgili değerlendirmelerini yapacak. İstişareye önem veren bir lider olarak Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda da tabi ki vatandaşlarımızın, ilgili kurumların, üniversitelerin, STK’ların da görüşlerini alıp değerlendirip, bundan sonra yolumuza nasıl devam edeceğimizle ilgili kararlarını vereceklerdir.

“TERÖRÜ KAYNAĞINDA KURUTMAYI HEDEFLEYEN TEDBİRLER ETKİN BİR ŞEKİLDE HAYATA GEÇİRİLDİ”

Güvenlik bahsinde Millî Savunma Bakanlığımızın, İçişleri Bakanlığımızın ve MİT Başkanlığımızın da, Dışişleri Bakanlığımızın da iç ve dış güvenlik konularıyla ilgili sunumları oldu. Özellikle güvenlik noktasında terörle mücadele bildiğiniz gibi her yönüyle kararlı bir şekilde devam ediyor arkadaşlar. Bizim güvenlik konseptimizin temelinde insanı ve vatanı korumak vardır ve terörü kaynağında kurutmayı hedefleyen tedbirler etkin bir şekilde hayata geçirilmiş bulunuyor.

Güvenlik bütüncül bir yaklaşımı esas alır, bunu ekonomiden siyasete, askerî tedbirlerden psikolojik, toplumsal tedbirlere kadar her alana yaydığımız ve bütünlük ve bir insicam içerisinde gerçekleştirdiğimiz zaman neticeye ulaşmamız mümkün olacaktır. Bu manada terörün her türüne karşı, gerek silahla yapılan, gerek propaganda yoluyla yapılan, gerek finans yoluyla yapılan terörün her türüne karşı mücadele de etkin bir şekilde yürütülüyor.

Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, polisimiz, jandarmamız, Millî İstihbarat Teşkilatımız bildiğiniz gibi bu konuda özellikle son yıllarda son derece büyük bir uyum içerisinde eşgüdüm hâlinde bu çalışmalarını yürütmekte ve hamdolsun çok ciddi neticeler de almaktayız.

Terörden tamamen masum bir ülke yoktur dünyada, her ülke için bir güvenlik riski her zaman vardır. Bu ileri gelişmiş sanayi toplumları için de böyledir, dünyanın başka bölgelerindeki ülkeler için de geçerli bir kuraldır. Ama burada önemli olan, bu güvenlik tedbirlerini dediğim şekilde; kapsamlı ve tutarlı bir şekilde hayata geçirmektir. Bu noktada zaman zaman toplumda ortaya çıkan tepkiler de bizim için büyük önem arz ediyor.

“DİYARBAKIR’DA ANNELERİN BAŞLATTIĞI DİRENİŞE ULUSLARARASI BASININ İLGİSİZ KALMASI DİKKAT ÇEKİCİ”

Özellikle son günlerde bildiğiniz gibi Diyarbakır’da çocukları dağa kaçırılan annelerin, özellikle Hacire Akar annenin başlattığı direniş, o feryat dalga dalga bildiğiniz gibi bütün topluma yayıldı ve bir mahşerî vicdanın ifadesi, sembolü hâline geldi. Bugün itibarıyla ailelerin sayısı 20’ye yaklaşmış durumda. Bu cesareti göstermesi, özellikle annelerimizin öne çıkması bu noktada büyük önem arz ediyor. Tabi toplumun verdiği destek son derece kıymetli. Terör belasına karşı topyekûn mücadelenin önemli bir ayağını da işte bu dayanışma, bu tesanüt, bu iş birliği oluşturmaktadır.

Tabi burada toplumun farklı kesimlerinin farklı zamanlarda bu tür eylemlere ne tür tepkiler verdiğini de biliyoruz; bunlar toplumsal hafızamızda, bireysel hafızamızda kayıtlı olarak bulunuyor. Ama ben özellikle bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Bakın yaklaşık 13-14 gündür devam eden bu son derece önemli hadiseye özellikle uluslararası basının ilgisiz kalması son derece dikkat çekici.

Türkiye’de başka bir yerde çok daha küçük ölçekli hadiseler meydana geldiğinde bunları büyüten, adeta katlanarak, çarparak büyüterek haber yapan uluslararası basın kuruluşlarının bu tür konuda bir tür sessizlik içerisinde, belki kasıtlı bir ihmal içerisinde olması da son derece dikkat çekici. Ama bu bizim tabi ki bu konudaki kararlılığımızı, duyarlılığımız, ortak dayanışma ruhumuzu hiçbir şekilde etkilemeyecektir.

“GÜVENLİ BÖLGENİN OLUŞTURULMASI İÇİN ADIMLAR HIZLI BİR ŞEKİLDE ATILIYOR”

Güvenlik konusuyla ilgili tabi bölgemizde yaşanan konular da etraflı bir şekilde ele alındı. Özellikle Fırat’ın doğusunda yaşanmakta olan hadiseler bildiğiniz gibi öncelikli gündem maddelerimiz arasında yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri’yle vardığımız mutabakat çerçevesinde güvenli bölgenin oluşturulması için adımlar hızlı bir şekilde atılıyor. İki gün önce bildiğiniz gibi ilk defa bir kara devriyesi de yapıldı, daha önce helikopterlerle hava devriyesi yapılmıştı, ortak Müşterek Harekât Merkezi zaten kuruldu, bununla ilgili çalışmalar ve koordinasyon da bundan sonra devam edecek.

Tabi bizim amacımız sadece Fırat’ın doğusunda belli bir bölgede, işte 100-110-115 kilometre gibi bir bölgede değil, Fırat’ın doğusundan Irak sınırına kadar olan bütün bölgede güvenliği tamamen sağlamak, bu bölgeyi DEAŞ, PYD, PKK ve benzeri bütün terör örgütlerinden tamamen arındırmak. Bundan amacımız; Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, bir güvenli bölge oluşturmak. Güvenli bölge konseptini doğru anlamak lazım. Bizim burada iki manada bu kavramı kullandığımıza da dikkat çekmek isterim.

Birincisi; Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak anlamında bir güvenlik şeridinden bahsediyoruz. İkincisi de; mültecilerin gönüllü ve güvenli bir şekilde kendi köylerine, kasabalarına dönebilecekleri yerler, beldeler, yaşam alanları anlamında güvenli bölgeyi kast ediyoruz. Bu iki amacı gerçekleştirmek için de eş zamanlı bildiğiniz gibi kapsamlı bir çalışma yürütüyoruz.

“TÜRKİYE; DİNİNE, DİLİNE, IRKINA BAKMADAN MAZLUM VE MAĞDUR OLANLARA KAPILARINI AÇTI”

Türkiye bugüne kadar Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde açık kapı politikası çerçevesinde bildiğiniz gibi özellikle Suriye’den Türkiye’ye göç eden mültecilere kapılarını açtı. Sadece kapılarını değil gönüllerini de açtı, sadece devletimiz değil STK’larımız, vatandaşlarımız, belediyelerimiz, insani yardım kuruluşlarımız bu konuda gerçekten insanlığı yüz akı olan bir performans gösterdiler. Özellikle dünyanın gelişmiş ülkelerinin, Avrupa ülkelerinin ‘300-500 mülteciyi alalım mı, almayalım mı’ diye tartıştığı bir dönemde, hatta bununla ilgili parlamentolarında oturumlar yaptığı bir dönemde, Türkiye, dinine, diline, ırkına, arka planına bakmadan mazlum olan, mağdur olan, savaştan kaçan herkese kapılarını bugüne kadar açtı; bu politikada bir değişiklik yok.

“MÜLTECİ MESELESİ TÜRKİYE’NİN MESELESİ DEĞİL, ULUSLARARASI BİR KONUDUR”

Fakat şu gerçeğin altını da çizmemiz gerekiyor: Mülteci meselesi sadece Türkiye’nin meselesi değildir, bu konu artık uluslararası bir konudur, bu konuda da uluslararası toplumun adım atmasının vakti çoktan geçmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımızın zaman zaman yaptığı çağrı, yani uluslararası toplumun artık taşın altına elini koyması gerektiği çağrısının karşılık bulması sadece Türkiye açısından değil, Türkiye’nin yükünü hafifletmek anlamında değil, mülteci krizine kalıcı, rasyonel çözümler bulabilmek için de gereklidir.

İnsani açıdan baktığımız zaman da mağdurun, mazlumun umudunu yitirmemesi son derece önemlidir. Eğer dünyanın mağdurları, mazlumları, savaştan kaçan mültecileri, evsiz, yurtsuz, barksız kalmış insanları bir umut kapısı bulamıyorlarsa o dünyaya karanlık çökmüş demektir, o dünyada umut yoksa o dünyada anlam yoktur. Bu insanlara sahip çıkmak da bizim en temel insani görevlerimizden birisi demektir. Dolayısıyla güvenli bölgeyle ilgili bizim yaklaşımımız daha kapsamlı, mültecilerin oraya dönebileceği şartların oluşturulmasını da içerek şekilde bir çalışma yapmaktır.

Bununla at başı giden bir önemli konu da siyasi çözüm sürecinden hiçbir şekilde taviz verilmemesidir. Bu çerçevede de bildiğiniz gibi hem Astana sürecinde, hem Cenevre sürecinde Türkiye aktif ve merkezi bir rol oynamaya devam ediyor. Burada Suriye’nin meşru temsilcileriyle rejim arasında devam eden hem Astana, hem de Cenevre çatısı altında müzakerelerin sonuçlandırılması, bu çerçevede de anayasa komitesinin kurulması ve çalışmalarına başlaması büyük önem arz ediyor. Bu konuda önümüzdeki Pazartesi günü yapılacak olan Ankara’daki Cumhurbaşkanımızın başkanlığında yapılacak zirvede de bu konu tabi ki ele alınacak.

“MÜNBİÇ’TEKİNE BENZER BİR OYALAMA YOLUNA BAŞVURULMASINA MÜSAADE ETMEYİZ”

Güvenli bölgenin tesisi, yönetim, güvenliğin sağlanması, sahadaki gelişmelerin bizim kaynaklarımız tarafından bağımsız bir şekilde teyit edilmesi için de Amerikalı yetkililerle Millî Savunma Bakanlığımız, İstihbarat Teşkilatımız ve diğer birimlerimiz yakın bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Burada daha önce Sayın Cumhurbaşkanımızın da Sayın Dışişleri Bakanımızın da ifade ettiği gibi, Münbiç’tekine benzer bir oyalama, bir dikkat dağıtma, hedef saptırma türü bir yola başvurulmasına biz tabi ki müsaade etmeyiz.

Yani koyduğumuz çerçevesinde güvenli bölgede Fırat’ın doğusunda yapılması gerekenler bellidir, bunların da hiçbir taviz verilmeden kararlı, tutarlı bir şekilde hayata geçirilmesi sürecin hızlandırılması gerekmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın 21 Eylül’de başlayacak olan New York’taki Birleşmiş Milletler temaslarında da önemli gündem maddelerinden bir tanesi bu konu olacaktır.

Tabi özellikle İdlib konusu da bildiğimiz gibi dünyanın gündeminde olmaya devam ediyor. Özellikle İdlib’den Türkiye’ye yönelik olarak ortaya çıkabilecek yeni bir göç dalgasını önlemek amacıyla tedbirlerin sınırda değil, yerinde alınması gerekiyor. Türkiye bugüne kadar mülteci meselesiyle ilgili üzerine düşen sorumlulukları fazlasıyla yerine getirdi, getirmeye de devam ediyor. Ama uluslararası toplum İdlib kaynaklı yeni bir göç dalgasının önlenmesini istiyorsa, yine hem siyasi, hem insani, hem finansal alanlarda üzerine düşen sorumlulukları mutlaka yerine getirmek durumundadır, aksi hâlde Türkiye’nin tek başına bu sorumluluğu taşımasını beklemek ne doğrudur, ne hakkaniyetlidir, ne de adil bir yaklaşım olacaktır.

ABD TİCARET BAKANI ROSS’UN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ZİYARET

Bugün bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın önemli bir kabulü de vardı, ekonomi gündemli olmak üzere Amerikan Ticaret Bakanı Sayın Wilbur Ross Sayın Trump’ın talimatıyla yanında büyük bir iş adamları heyetiyle Türkiye’ye geldi, Cuma gününden beri bir dizi temaslarda bulundu. Ticaret Bakanımızın da ev sahipliğinde Hazine ve Maliye Bakanımızla da görüşmek suretiyle bu çalışmalarını devam ettirdiler ve bugün Cumhurbaşkanımızın kabulüyle de bunu tamamladılar.

Bugün Sayın Cumhurbaşkanımız hem Amerikan iş heyetini kabul etti bu vesileyle, hem de Sayın Ross’u daha sonra daha dar kapsamlı bir toplantıda kabul etti ve iki başkanın 100 milyar dolar olarak koyduğu hedefe nasıl ulaşabilecekleri konusunda atılacak adımlar değerlendirildi. Bu konuda ilgili birimlerimiz bir yol haritası üzerinde çalışıyorlar, hatta Birleşmiş Milletler’e kadar, New York’taki toplantılara kadar bu konuda açıklanabilecek, kamuoyuyla paylaşılabilecek somut, önü-sonu belli planları nasıl gerçekleştirebiliriz, bu konuda çalışmaya devam edelim diye de mutabık kalındı. Bu bizim için tabi sevindirici bir gelişme.

Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en büyük ekonomisiyle Türkiye ekonomisi arasındaki ticaret hacminin 17-18 milyar dolar gibi küçük bir rakamda olması gerçek potansiyeli hiçbir şekilde yansıtmıyor. Bu 100 milyar dolar hedefine ulaşmak için de savunma sanayinden gıdaya, tekstilden teknolojiye kadar farklı alanlarda neler yapılabilir, bununla ilgili çalışmalar yoğun bir şekilde devam ediyor.

“TÜRKİYE’YE, DOĞRU YATIRIM YAPAN HERKES KAZANMIŞTIR”

New York’ta da Sayın Cumhurbaşkanımızın yine bu çerçevede görüşmeleri olacak. Amerikalı misafirlerimizin de ifade ettiği gibi, Türk girişimci ruhu dünyanın her yerinde bütün engellere rağmen başarı elde etmeye, artı değer üretmeye devam ediyor. Ekonomik zorluklar, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar, finans dünyasındaki iniş-çıkışlara rağmen Türk müteşebbisleri dünyanın her yerinde artık iş yapıyorlar, üretiyorlar, alıyorlar, satıyorlar, ticaret yapıyorlar, yatırım yapıyorlar, bunlar tabi bizim için son derece sevindirici gelişmeler. O ruhu canlı tutmak için de Sayın Cumhurbaşkanımız bildiğiniz gibi her fırsatta her alanda yatırımcıyı teşvik eden, iş adamlarını, KOBİ’leri destekleyen adımlar atmaya devam ediyor.

Burada şu gerçeğin de altını çizmekte fayda var: Türkiye’ye bugüne kadar doğru yatırım yapan herkes kazanmıştır. Ve zaman zaman işte Türkiye’de yatırım ortamı iyi değil, yabancı şirketler işte tedirgin ya da tereddütlü gibi birtakım haberlerin yapıldığı ya da yorumların yapıldığını görüyoruz. Tam tersine, baktığınız zaman sadece bugün burada bulunan Amerikan şirketlerinin toplam değeri bile aslında bize bir fikir veriyor. Yani 1200 civarında Amerikan şirketi Türkiye’de yıllardır faaliyet gösteriyor, bunların içerisinde 40 yıldır, 60 yıldır, 70 yıldır faaliyet gösteren şirketler var, binlerce insana istihdam sağlıyorlar, bazıları buraları bölgesel hub ya da bölgesel üs olarak da değerlendiriyor, kullanıyor. Bütün bu alanlarda Türkiye yatırım ortamını iyileştirici, yatırım yanlısı adımlarını bundan sonra da atmaya devam edecek.

Sayın Cumhurbaşkanımızın New York ziyaretleri sırasında özellikle bu ekonomi ayağının da önemli bir başlık oluşturacağın ifade etmek isterim.”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın açıklamalarının ardından basın mensuplarının sorularını da cevapladı.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanı da daha önce yaptığı açıklamalarda özellikle sınırda hem Türkiye’ye yönelik tehdidi önlemek hem de mültecilerin orada barınmaların sağlayacak şekilde bir güvenli bölgenin yalnızca adının kaldığına yönelik bir eleştirisi oldu diyelim. Obama döneminden aslında bu sürecin başladığını, zaman zaman Trump’la da görüşmelerin yapıldığını, ama bugün gelinen noktada Türkiye’nin istediği düzeye gelmediğine yönelik bazı değerlendirmeler var. Şayet bu durum devam ederse Türkiye bir “B” planı ya da o bölgede oluşturulacak bir güvenli bölgeyi kendi imkânlarıyla da koalisyondaki diğer ülkelerle böyle bir adım atılması söz konusu olur mu, nasıl bir yol izleyecek?”

“TÜRKİYE ON BİNLERCE İNSANIN HAYATINI KURTARMIŞTIR”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şimdi öncelikle kısa bir tarihî perspektifi hatırlamakta fayda var. Sayın Cumhurbaşkanımız bu güvenli bölge meselesini Obama döneminde biliyorsunuz ilk defa dile getirmiş, Avrupalı liderlerle de bunu paylaşmıştı. Hatta bu konu daha büyük mülteci göçü hareketi başlamadan önce Cumhurbaşkanımızın aslında büyük bir öngörüyle gündeme getirdiği bir konuydu. O zaman tabi herkes, ya iyi olur, ya iyi fikir dedi ama maalesef kimse bu konuda bir adım atmadı. Neticede hem Suriye fiziki olarak bölündü, terör örgütleri buralara girdi DEAŞ’ından PYD’sine, PKK’sına, YPG’sine kadar hem de milyonlarca insan mülteci konumuna düştü, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Sayın Cumhurbaşkanımızın daha 2014-15 yıllarından itibaren dillendirmeye başladığı, ama özellikle 15-16’dan itibaren somut bir proje hâline getirdiği bu güvenli bölge konusu hayata geçirilseydi, sadece milyonlarca insan mülteci olmak durumundan kurtulmayacaktı, muhtemelen on binlerce insanın da hayatı kurtulmuş olacaktı.

Şu gerçeği göz ardı etmeyelim arkadaşlar: Bakın bu açık kapı politikası sayesinde ülkemizde bugün, evet, 4 milyona yakın Suriyeli mülteci var, bunu zaman zaman dile getiriyoruz. Bu insanlar keyfi olarak ülkelerinden kaçıp gelmediler, bu insanlar piknik yapmaya da gelmiyor, bu insanlar turizm amaçlı da bir yere gidiyor değiller. Bu insanlar savaştan kaçıyorlar, ölümden, varil bombalarından, toplu infazlardan kaçıyorlar. Bu insanlara kapıyı açmamak zaten bizim ne tarihimize ne kimliğimize ne inancımıza uygun bir davranış olurdu.

Fakat şunu da görmekte fayda var: Sadece bu politika sayesinde Türkiye on binlerce insanın hayatını da kurtarmıştır. Bu insanlar eğer Suriye’de kalsalardı, sıkışıp Hama’da, Halep’te, İdlib’de veya başka yerlerde bu varil bombalarına, o taarruzlara maruz kalsalardı muhtemelen bunların birçoğu da hayatı kaybetmiş olacaktı; şimdi bu gerçeği göz önünde bulunduralım.

“GÜVENLİ BÖLGENİN BİR AN ÖNCE HAYATA GEÇİRİLMESİNİ İSTİYORUZ”

İkinci olarak, güvenli bölge konusunu o kadar uzun bir süredir dile getiriyoruz ki ve aslında prensipte herkes buna onay verdiği hâlde siyasi inisiyatif alıp kararlılık ve liderlik gösterip bu konuda adım atmadığı için, doğal olarak biz artık bu güvenli bölgenin bir an önce hayata geçirilmesini istiyoruz. Oyalama taktiklerinden, uzatma taktiklerinden uzak bir şekilde bunun dürüst, bunun açık, şeffaf, kararlı bir şekilde hayata geçirilmesini istiyoruz.

Önümüzde tabii Münbiç yol haritası diye bir örnek var üzerinde konuştuğumuz, mutabık kaldığımız, Sayın Dışişleri Bakanımızın Amerikalı mevkidaşıyla burada, Ankara’da mutabık kalıp bir ortak basın toplantısıyla duyurduğu, ama üzerinden bir yıldan fazla zaman geçen ve hayata geçirilmeyen bir anlaşma var. Dolayısıyla burada bizim daha şüpheci, daha septik yaklaşmamız son derece normal ve adımlarımızı da biz buna göre atmak durumundayız. O yüzden hava ve kara devriyeleri güzel, müşterek devriyelerin yapılması doğru, ama bunlar yeterli değil. Daha ileri noktada sahadaki gelişmeleri teyit edebilmek için bizim askerimizin, uzmanlarımızın mutlaka sahada olması ve gelişmeleri bağımsız bizim kaynaklarımıza dayalı olarak teyit etmesi gerekiyor. Biz Amerikalıların verdiği bilgilerden hareketle sahanın tamamen güvenli hâle geldiğini teyit edemeyiz, bunu kendi kaynaklarımız üzerinden teyit etmek durumundayız, her bağımsız ülkenin en doğal hakkıdır bu. Üstelik de burada güvenliği söz konusu olan ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir.

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ GÜVENLİ BÖLGEYİ FİİLEN OLUŞTURMA İMKÂN VE KABİLİYETİNE SAHİPTİR”

Dolayısıyla bizim askerimizin kara anlamında oraya girmesi planlandığı şekilde, devriyelerini tamamlayıp orada güvenliği sağlayacağı tedbirleri alması da beklentilerimiz arasındadır. Üzerinde konuşup mutabık kaldığımız konuların arasındadır aynı zamanda. Burada bir gecikme olursa, bu bir oylama taktiğine döner, güvenli bölge terör örgütüne sınırın 10-20-30 kilometre aşağısında yeni bir güvenli bölge oluşturma hâline dönüşürse, bu konuda en ufak bir şüphemiz, tereddüdümüz olursa, tabii ki Türkiye Cumhuriyeti güvenli bölgeyi fiilen oluşturma imkân ve kabiliyetine de sahiptir. Biz aslında bunu biliyorsunuz Cerablus’la El Bab arasında gerçekleştirdik, orada 3 bine yakın DEAŞ’lı terörist etkisiz hâle getirildi, PYD-YPG unsurları oradan çıkartıldı ve aslında fiilen güvenli bölge diyebileceğimiz bir yer şu anda o bölgede kurulmuş durumda adını böyle koymasak da ve şu anda orada ne DEAŞ var ne PYD-YPG var ne de rejim var. Bir model olarak da aslında yerel halkın kendi imkânlarıyla yerel yönetim birimleriyle burayı yönetebileceğinin en güzel örneğini teşkil ediyor. Ve bildiğiniz gibi bu bölgeye, Afrin’i de katarak söylüyorum, 390 binden fazla insan geri döndü, Suriyeli mülteciden bahsediyorum. Yani orada güvenlik şartları oluştuğunda, yaşam alanları oluştuğunda, sürdürülebilir bir hayat biçimi oluştuğunda insanlar buraya döneceklerdir, ama bunu gönüllü, güvenli ve onurlu bir şekilde yapmaları son derece önemli.

Dolayısıyla Fırat’ın doğusunda bizim amacımız da bu şartları şu şekilde oluşturup bu insanların da dönmesini sağlayacak bir güvenli bölgeyi inşa etmek. Bunu eğer dediğim gibi şu veya bu gerekçeyle başka amaçlara imale etmeye çalışanlar olursa, bununla ilgi de Türkiye tedbirlerini mutlaka alacaktır. Bu konuda ilgili birimlerimizin şu anda burada açıklanın uygun olmayacağı planları son derece detaylı bir şekilde çalışılmıştır, hazırdır.”

Soru: “19 gündür, hatta 20 gündür çocuklarını terör örgütüne kaptırdığı için HDP önünde eylem yapıyor. Annelerin feryadı karşısında bundan sonraki süreçte Hükûmet olarak terör örgütüne çocuklarını kaptırmamak için ne tür önlemler alınacak? Bir de her ortamda insan haklarından bahseden sanatçılar bu annelerin feryadını duymuyor, sessiz kalıyor. Bu sanatçıların bu duyarsızlığı karşısında neler söylemek istersiniz?”

“DEVLET ÜZERİNE DÜŞENİ YAPMAKTADIR”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Öncelikle şunu ifade edeyim: Tekrar Diyarbakır’da çocuklarının geri dönmesi için direniş yapan, oturma eylemi yapan annelerimize ben de buradan selam ediyor, her birinin tek tek ellerinden öpüyorum.  Onların bu onurlu duruşu bütün Türkiye’de karşılık bulmuştur. Bir derin sosyolojik yaranın ne boyutlara ulaştığını göstermesi açısından da üzerinde ısrarla durulması gereken bir konudur.

Tabii bu terör örgütüyle iltisaklı siyasi yapıların, partilerin, bunların sözcülerinin, STK adı altında faaliyet gösteren yapıların bu konudaki sessizliği de son derece manidar. Bunlara destek veren çeşitli çevrelerin, bunlarla ittifak kuran çeşitli çevrelerin bu konuda -tabiri mazur görün- üç maymunu oynaması da son derece manidar. Bunları sadece biz değil, bütün millet not ediyor, tablo son derece açık.

Son yıllarda tabii örgüte katılım ya da diğer tabirle dağa çıkma sayılarında çok ciddi bir azalma olduğunu ifade etmeliyim. Bu konuda İçişleri Bakanlığımızın, Millî İstihbarat Teşkilatımızın aldığı son derece önemli tedbirler var. Ama bu tür sosyolojik sorunlar bir yanıyla güvenliği ilgilendiren, bir yanıyla insanları, aileyi, bölgeyi, coğrafyayı ilgilendiren konular sadece devletin tedbirleriyle çözülebilecek konular değil, bunlar aynı zamanda ailelerin çocuklarına sahip çıkmasıyla ilgilidir. Bunlar aile büyüklerinin, daha geniş manada oradaki yaşam alanlarında bulunan büyüklerin, herkesin bu çocuklara sahip çıkmasıyla da ancak aşılabilecek bir sorundur. Devlet üzerine düşeni yapacaktır, yapmaktadır, daha fazlasını da mutlaka yapmak için gerekli tedbirleri alacaktır. Ama burada bütün toplumun, ailelerin de bu konuda devreye girmesi, talep etmesi, çocuklarını bu terör örgütü belasından kurtarması son derece önemli.

“SANATÇILARIN TOPLUMSAL HADİSELER KARŞISINDA SAĞDUYUNUN SESİ OLABİLECEK TAVIRLAR SERGİLEMELERİ ÖNEMLİ”

Sanatçılar konusuna gelince, tabii Diyarbakır annelerine destek veren birçok sanatçımız da oldu, bu da son derece memnuniyet verici. Tabii sanatçıların bu tür toplumsal hadiseler karşısında toplumun tamamını kucaklayacak, mahşeri vicdanı ifade edecek, sağduyunun sesi olabilecek tavırlar sergilemeleri son derece önemli. Yani bir konuyu seçip bir grubu destekleyip, öbürlerine sırt dönmek her şeyden önce kendilerine saygısızlık, yaptıkları sanatın değerini düşüren bir eylem olur diye düşünüyorum. Ama özellikle böyle bir konuda, yani bir annenin çocuğunu bulmak, dağdan indirmek, örgütün elinden almak için verdiği mücadeleye şu veya bu gerekçeyle, siyasi gerekçeyle veya işte güvenlik gerekçesiyle uzak durması, ilgisiz durması, kayıtsız kalması kabul edilebilir bir şey değil.

Umarım bu konuda sanatçılarımız daha girişken olurlar. Zaten biliyorsunuz annelerin bir çağrısı oldu, yani bize destek olun diye. Dolayısıyla o sivil ortamda devam eden bu sürecin daha da güçlenerek o annelerin feryadını daha da güçlendirip onlara hem moral, motivasyon olacak hem de çocuklarını almalarına sebep olacak bir sürece dönüşmesi bizim temennimizdir. Devlet olarak dediğim gibi ilgili bakanlıklarımız, Aile Bakanımız oradaydı biliyorsunuz, ziyaret etti, Valimiz orada gerekli ihtiyaçları neyse onları karşılamak için de her türlü imkânı seferber etmiş durumda. Devlet olarak da biz üzerimize düşeni tabi ki bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz.”

Soru: “İdlib’le ilgili. Yaşanan son gelişmelerin ardından Sayın Cumhurbaşkanının bir açıklaması olmuştu, İdlib meselemizdir, yaşananlara sessiz kalmak mümkün değil demişti. 16 Eylül’de önemli bir zirve olacak, daha önce Sayın Cumhurbaşkanının inisiyatifiyle gerçekleşen, varılan o mutabakat, İdlib Mutabakatı’na ilişkin yeni bir güncelleme söz konusu olabilir mi? Bu üçlü zirvede Türkiye’nin beklentileri ne olacak?

ABD Başkanı Trump’ın Özel Güvenlik Danışmanı John Bolton’u görevden alması. Buna ilişkin de bir değerlendirmeniz olur mu?”

“İDLİB MUTABAKATI’NIN AYNEN UYGULANMASINI BEKLİYORUZ”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şimdi bildiğiniz gibi geçen yıl vardığımız İdlib Mutabakatı burada yine Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında yapılan bir dizi toplantıda temin edilmiş idi. Özellikle Ekim ayında yapılan geçen yılın dörtlü zirvede İdlib Mutabakatı’nın genel çerçevesi, çatışmasızlık bölgeleri, bunların sınırları, sınırın iç tarafını kimin, dış tarafını kimi koruyacağı, gözlem noktalarının nerelerde konuşlandırılacağı konularında zaten çok detaylı bir mutabakatımız elimizde var. Biz bu mutabakatın aynen uygulanmasını bekliyoruz, bu 16’sında yapacağımız toplantıda da bu mutabakatın sivillerin korunması ve İdlib’in mevcut statüsünün muhafaza edilmesi çerçevesinde tekrar gündeme tabiİ ki getireceğiz.

Burada özellikle rejimin ihlallerine son vermesi büyük önem arz ediyor. Oradaki terör unsurlarını gerekçe göstererek, bahane göstererek sivillere yönelik saldırıları kabul etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu daha önce de ifade ettiğimiz gibi hem siyasi süreci, yani İdlib Mutabakatı’nı, Astana sürecini zorlayan ve ona gölge düşüren bir gelişme olur hem de insani mülteci krizi anlamında da yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olur.

Bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın son olarak Moskova’ya yaptığı ziyarette de Sayın Putin’le bu konuda detaylı bir görüşmesi oldu. O görüşmelerden sonra bir nispi iyileşme oldu, biz bunun tabii ki kalıcı hâle gelmesini arzu ediyoruz. Pazartesi günü burada yapılacak toplantıda, zirvede de bu konu gene etraflı bir şekilde ele alınacak. Gördüğünüz gibi Türkiye bu konuda da üzerine düşeni yapıyor arkadaşlar, yapmaya da devam edecek. Yani aynı anda Türkiye hem İran’la hem Rusya’yla bu konuları hem de Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ülkeleri ve diğer uluslararası koalisyonun üyeleriyle konuşabilen tek ülke; bunu biz bir fırsat olarak değerlendiriyoruz. Burada Türkiye’nin rol kapmak gibi bir niyeti yok, tam tersine artık herkesin sahiplenmesi gereken bu krizde Türkiye üzerine düşen rolü fazlasıyla oynuyor, oynamaya da devam edecek. Ama dediğim gibi, uluslararası toplumun, uluslararası kurum ve kuruluşların bu konuda gerçekten artık üzerine düşen sorumluluğu da yerine getirmesi gerekiyor.

Sayın Bolton’un görevden alınması hayırlı, uğurlu olsun diyelim. Biz Sayın Bolton’la görev süresi boyunca çalıştık. Sayın Başkanın takdiridir. Kendisine bundan sonraki hayatında başarılar diliyorum. Artık onun halefiyle de herhâlde yakında teması kurarız.”

Soru: “Türkiye’nin S-400 alımı sonrasında F-35 programından çıkartılmasına yönelik bir süreç başlamıştı, ancak Türkiye’ye resmî bir bilgi verilmemişti, tebligat yapılmamıştı. Süreç ne durumda? Türkiye’ye resmen bir bilgilendirme yapıldı mı acaba?”

“TÜRKİYE, F-35’İN MÜŞTERİSİ DEĞİL, ORTAĞIDIR”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Türkiye’ye bu konuda ulaşan resmî bir mektup, yazı, bildirim yok arkadaşlar. Şu ana kadar bildiğiniz gibi birtakım kısmi adımlar atıldı, işte pilotlarımızın eğitimine son verilmesi gibi, birtakım toplantılara dâhil edilmemeleri gibi. Ama tamamen resmî olarak F-35 programından çıkartıldığına dair resmî bir bildirim, yazı, tebligat söz konusu değil.

Tabii biz bu konuyu bugün Amerikan Ticaret Bakanı da dâhil olmak üzere Sayın Cumhurbaşkanımız gene dikkatlerine getirdi. Muhtemelen New York’ta Birleşmiş Milletler marjında Sayın Trump’la yapılacak olan görüşmede de bu konu tekrar gündeme gelecek.

Türkiye, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, F-35’in bir müşterisi değil, ortağıdır. Türkiye’yi bu programdan çıkartmak, askıya almanın çok ciddi ekonomik maliyetleri vardır, güvenlik maliyeti vardır, siyasi maliyeti vardır. Burada tek taraflı olarak atılan bu adımların kongreyle ilişkilendirilerek yapacak bir şeyimiz yok şeklinde izah edilmesi bizim için çok inandırıcı değil, en azından yol bu olmamalı, farklı alternatifler üzerinde kafa yorup daha yaratıca formüller üretebiliriz diye düşünüyoruz.

Sayın Trump’ın bu konuda bir iradesi olduğunu hepimiz gördük, hem görüşmede hem de daha sonra Sayın Cumhurbaşkanımızla yaptıkları telefon görüşmelerinde buna bir çözüm bulmak için kendisinin de bir gayret içinde olduğunu biliyoruz.

Hâlâ da şu anda bizim teklifimiz geçerli, yani S-400’lerin bulunduğu bir ülkede F-35’ler çalışırsa bir güvenlik riski oluşturur kaygısını, endişesini ortadan kaldıracak adımları atmaya biz hazırız, bu NATO çerçevesinde olabilir, bu ikili düzeyde olabilir. Ama bütün meseleyi getirip bu teknik konuya indirgemek bize çok inandırıcı gelmiyor, bunun arkasında daha başka birtakım siyasi, belki ekonomik değerlendirmelerin, gündemlerin olduğu ister istemez akla geliyor.

Biz F-35 programından vazgeçmiş değiliz, Türkiye’yi o programdan çıkartmak o kadar kolay bir şey de değil, bunun çok ciddi sonuçları da olur. Eninde sonunda bir şekilde bu krizin aşılacağına inanıyoruz ve F-35’lerin sahibi olduğumuz, ücretini, parasını ödediğimiz, üretimine katkı yaptığımız F-35’lerin bir şekilde bir vadede ülkemize geleceği noktasında da bizim bir endişemiz yok. Ama arada bu sorunları aşacak, bu tümsekleri ortadan kaldıracak adımları atabilmek için de bir ortak çalışma yapmamız gerekiyor. Bu konuda ilgili birimlerimiz teknik düzeyde olsun, güvenlik bürokrasisi anlamında olsun çalışmalarını sürdürüyorlar, Amerikalı mevkidaşlarıyla temaslarını sürdürüyorlar. Umarım iki başkanın ortaya koyduğu irade çerçevesinde bu konuda önümüzdeki aylarda bir çözüm bulma imkânı olacaktır.”

Soru:  “Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç, Doğu, Güneydoğu’daki kayyum atamalarını eleştirdi. İdari değil, yargı kararıyla olması gerekir dedi. Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk için de, terörle ilişkisi yok, kendisini tanıyorum dedi. AK Partiden de tepkiler var, sizin değerlendirmeniz nasıl olacak?”

“SEÇİLMİŞ OLMAK HİÇ KİMSEYİ MASUM KILMAZ, KİMSE KANUNLARIN ÜZERİNDE DEĞİLDİR”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Ben tabii İstişare Kurulu üyesi olması tarafıyla ancak bu sorunuza cevap verebilirim. Bülent Arınç Bey tecrübeli bir siyasetçidir, bir büyüğümüzdür, ama bu açıklamaları yaparken kendi şahsi görüşlerini açıklamıştır, bunlar ne Cumhurbaşkanlığını ne de Yüksek İstişare Kurulunu bağlayan açıklamalardır.

Kayyum kararı Sayın İçişleri Bakanımızın da ifade ettiği gibi ortada bulunan somut delillere binaen alınmış bir karardır, bununla ilgili süreç de devam etmektedir. Terörle bağlantısı olan bu tür idarecilerin seçimle iş başına gelmiş olsa bile tabi olduğu kanunlar, kurallar vardır, bunların dışında eğer kamu imkânları, kaynakları terör örgütüne kullandırılmak üzere manipüle ediliyor ise, burada devletin elini kolunu bağlayıp bu süreci seyretmesi elbette düşünülemez. Dolayısıyla bu konuda alınmış kararlar da gene hukuki çerçevede idari kararla da olsa alınmış kararlardır. Bundan sonra da bu tür olaylar olduğunda, teröre bulaşmış, teröre finansal kaynak aktaran vesaire hadiseler olduğunda devletin kanunları bellidir, bunu hangi parti yaparsa yapsın hiç önemli değil.

Yani kayyum atama meselesi biliyorsunuz sadece terörle ilgili değil, herhangi bir suç unsuru oluştuğunda devreye sokulan bir mekanizmadır. Yani bir belediye başkanı yolsuzluğa bulaştığında da ya da bir cinayet işlediğinde de veya başka bir suç işlediğinde de, kusur oluştuğunda da bu mekanizma hayata geçirilebilir. Yani bunu sadece belli bir partinin seçilmiş başkanlarını görevden uzaklaştırmak için alınan bir tedbir gibi düşünmek de eksik olur, fotoğrafın tamamını görmemiz lazım. Seçilmiş olmak hiç kimseyi masum kılmaz, kimse kanunların üzerinde değildir, dolayısıyla bu hangi partiden olursa olsun bir suç terettüp ettiğinde, ortaya çıktığında bununla ilgili gerekli kanuni süreçler işletilir. Bu, kişiden, partiden bağımsız olarak hukuk devletinin temel bir ilkesidir.”

Soru: “Sayın Cumhurbaşkanının yarın 30 büyükşehir belediye başkanıyla bir görüşmesi olacak. Bu davetin kapsamı nedir, bizimle paylaşabileceğiniz bir detay var mıdır?”

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLARI TOPLANTISI

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Son yerel seçimlerden sonra birçok belediye başkanı Sayın Cumhurbaşkanımızdan randevu istemişti, kendisi de o zaman hepsini toplu olarak bir araya getirelim, onlarla bir toplantı yapalım dedi. Burada da Sayın Cumhurbaşkanımızın aslında kucaklayıcı siyasi perspektifinin güzel bir örneğini görüyoruz. Siyasi parti ayrımı yapmadan 30 büyükşehir belediye başkanı yarın burada olacaklar, Sayın Cumhurbaşkanımızla bir araya gelecekler.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış bir siyasetçi olarak bir belediye başkanının sorumluluklarını, yükümlülüklerini, taşıdığı yükü en iyi bilen kişi de gene Sayın Cumhurbaşkanımızdır. Dolayısıyla onlarla yarın, vatandaşa daha iyi hizmet daha iyi nasıl götürülür, birlikte nasıl çalışırız, hizmetlerin aksamaması için neler yapabiliriz, bütün bu konuları Sayın Cumhurbaşkanımız belediye başkanlarıyla görüşecekler. Tabii belediye başkanlarımızın da muhtemelen gündeme getireceği konular olacaktır, bunlarla ilgili notlarını alacaktır. Çünkü devletin başı olarak tabii ki Cumhurbaşkanımızın hangi siyasi partiden olursa olsun, çünkü yarınki tabloda bildiğiniz gibi farklı siyasi partilerden belediye başkanları burada olacak, onlarla temas kurması, ülkenin yönetimi noktasında istişareler yapması son derece normal. Biz yarınki toplantının verimli geçeceğine inanıyoruz.”

Tüm Haberler