Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

07.03.2018

“Afrin’de devam eden Zeytin Dalı Harekâtı’nda Genelkurmay Başkanlığımızın yaptığı açıklama çerçevesinde bu sabah itibariyle etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2940’a ulaşmıştır. Aynı zamanda hedeflenen bölgelerin de önemli bir kısmı yaklaşık yüzde 40 civarında kontrol altına alınmış bulunmaktadır. 100’ün üzerinde yerleşim birimi şu anda ÖSO ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolü altında güvenli bir şekilde yönetilmektedir.

Tabii Afrin’de Zeytin Dalı Harekâtı çerçevesinde terörle mücadele kararlılıkla bundan sonra da yürütülecektir. Bildiğiniz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri, İçişleri Bakanlığı, Jandarma, korucular ve Milli İstihbarat Teşkilatı’mızın son derece başarılı bir koordinasyonuyla bu operasyon yürütülmektedir. Özellikle kahraman askerlerimize bu mücadelelerinde tekrar Allah’tan başarılar diliyoruz, şehitlerimize başsağlığı diliyoruz, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.

Bildiğiniz gibi sahada son derece dinamik gelişmeler de yaşanıyor. Biz Afrin Harekâtını başlattığımızda bunun öncelikle terör örgütlerine karşı yürütülen bir mücadele olduğunu ve Suriye’deki meşru muhalif güçler, yani ÖSO’yla birlikte yürütüldüğünü şeffaf bir şekilde bütün dünyayla da paylaşmıştık. Özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı’mızın sahada ÖSO’nun, yani Özgür Suriye Ordusu ve ona bağlı diğer birimlerin koordinasyonu noktasında yoğun bir çalışması olduğunu tekrar hatırlatmak isterim.

Zaman zaman çeşitli çevrelerden yapılan açıklamalarda işte Afrin operasyonunun DEAŞ’la mücadeleyi geciktirdiği yahut dikkati dağıttığı şeklinde birtakım beyanların geldiğini görüyoruz. Burada tekrar kayıt altına geçirmek isterim ki, Afrin’de yürütülen terörle mücadele DEAŞ’la mücadeleye hiçbir şekilde engel değildir. Aslında Afrin operasyonu Batılı ülkeler için de bir samimiyet testidir. Çünkü terörle mücadelede eğer gerçekten samimiysek, tutarlı isek, bütün ülkelerin, teröre karşı olan bütün çevrelerin de Zeytin Dalı Harekâtı’nı kayıtsız şartsız desteklemesi gerekir. Çünkü amaç Suriye topraklarının bütün terör örgütlerinden temizlenmesidir. Terör örgütleri arasında bir hiyerarşik ayrım yapılamayacağına göre “bunlar iyidir, bunlar kötüdür” gibi, PYD, YPG ve benzeri DEAŞ gibi terör örgütlerinin de Suriye topraklarından tamamen temizlenmesi konusunda tam bir uyum içerisinde hareket edilmesi gerekir. Müttefiklerimizden beklentimiz de bu yöndedir.

Yine burada özellikle son günlerde gündeme gelen sivillerin Afrin’den çıkartılması konusunda YPG’nin ortaya çıkarttığı birtakım engeller var, biliyorsunuz. Dün BM Sözcüsü de bunu kayda geçirdi. Bu hususun altını özellikle çizmek istiyorum. Çünkü YPG/PYD bir müddettir Afrin’i bir ikinci Kandil yapmaya çalışmaktadır. Bize gelen bütün istihbarat bilgileri, operasyon sırasında ve şu anda elde ettiğimiz bilgiler çerçevesinde de bu çabanın yoğun bir şekilde devam ettiğini görüyoruz. Ama hamdolsun bu müdahaleyle Sayın Cumhurbaşkanımızın sevk ve idaresi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yoğun çalışmasıyla Afrin’in ikinci bir Kandil olması engellenmiştir. Bundan sonra da buna hiçbir şekilde zaten müsaade edilmeyecektir. Fakat PYD/YPG terör örgütünün özellikle Afrin’deki sivillerin çıkmasını engellemeye çalışmasının da altını çizmek lazım. Bunun amacının sivilleri canlı kalkan olarak kullanmak olduğu da ortadadır. Bunun da bir savaş suçu olduğu malumdur. Dolayısıyla burada Türkiye’ye dönük, Afrin Harekâtı’na dönük eleştiriler getirmek yerine, müttefiklerimizin YPG/PYD terör örgütünün sahada yaptığı savaş suçu ihlallerini dikkate alması gerekir.

Yine bu çerçevede bir diğer önemli gelişme, son günlerde hepinizin de takip ettiği gibi Münbiç civarında bir grup YPG’linin Afrin’e kaydırıldığı haberleri. Biz bununla ilgili de gerekli resmi kanallardan girişimlerimizi yaptık, bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolünde hareket eden YPG-PYD güçlerinin Münbiç’ten Afrin’e kaydırılması konusunda mutlaka devreye girmesi ve bunu engellemesi beklenir. Bu bizim en doğal hakkımızdır. Bunu yaparlar yapmazlar ayrı bir şey, ama biz sahada gerekli tedbirleri almış bulunuyoruz. İstedikleri kadar güç kaydırmaya çalışsınlar, takviye güçleri Münbiç’ten veya başka yerlerden Afrin’e göndermeye çalışsınlar, bu konuda kararlılığımız tamdır. Bildiğiniz gibi iki hafta kadar önce güneyden, Halep civarından rejimle iltisaklı olduğu, rejime yakın olduğu söylenen bazı grupların da Afrin’e sızma girişimleri oldu. Bunlar da akamete uğratıldı. Bu görüldüğü andan itibaren gerek topçu atışlarıyla, gerek sahadaki hem ÖSO’nun, hem bizim kara güçlerimizin müdahalesiyle bunlar püskürtüldü. Dolayısıyla buradan YPG/PYD terör örgütünün de birtakım dersler çıkartması gerekir. Bunun altını da özellikle çizmek istiyorum.

Bir diğer önemli konu, tabii Suriye bağlamında arkadaşlar, Doğu Guta’da, yaşanan hadiseler. Bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler 2401 sayılı karar çerçevesinde 30 gün boyunca Doğu Guta merkezli olmak üzere bir ateşkes ilan edilmiş idi. Fakat maalesef son 10-12 günde yaşanan hadiseler bu ateşkesin de tam manasıyla uygulanmadığını gösteriyor; rejimin ihlalleri devam ediyor. Bu gidişata “dur” demek için Sayın Cumhurbaşkanımız son birkaç gündür takip etmişsinizdir, açıklamaları da yaptık yapıyoruz, yoğun bir diplomasi girişimi tekrar başlattılar. Evvelsi gün Fransa Cumhurbaşkanı Macron’la görüştü, dün Sayın Putin’le görüştü. Bugün öğleden sonra da Sayın Ruhani’yle Sayın Cumhurbaşkanımızın bir telefon görüşmesi olacak. Belki bunu başka telefon görüşmeleri de takip edecek. Amacımız, 2401 sayılı karar çerçevesinde bu ateşkesin kapsamlı ve tutarlı bir şekilde uygulanması. Öncelikle tabii ki rejimin bu saldırıları derhal durdurması gerekiyor. İkinci olarak, insani yardımların ulaştırılması için bir güvenlik koridorunun ya da koridorların oluşturulması ve insani yardımların geçişine izin verilmesi gerekiyor. Şu ana kadar bir konvoy Doğu Guta’ya ulaşabildi, 50 araçlık. Ama bu yeterli değil. Ayrıca, ateşkes süresinin günde 4-5 saatten 24 saate çıkartılması için de girişimlerimiz devam ediyor.

Özellikle Doğu Guta bağlamında şunun altını da çizmek isterim: Bu konuda hem bizim daha önce insani yardımlar konusunda yaptığımız çalışmalar, hem de şu anda Sayın Cumhurbaşkanımızın yürüttüğü diplomasi çalışmaları çerçevesinde netice almak için bütün imkânları seferber etmiş durumdayız. Bu manada insanlığın vicdanı Türkiye’de atıyor. Baktığınız zaman dünyanın ilgisiz kaldığı gerek Doğu Guta’da, gerek İdlib’de, gerek Suriye’nin başka yerlerinde yaşanan insani drama “dur” demek için Türkiye bütün imkânlarıyla harekete geçmiş durumda.

Yine bu çerçevede, bu bağlamda zikretmek istediğim bir diğer önemli konu da, birkaç gündür yola çıkmış olan ve yarın da Hatay’a ulaşacak olan Vicdan Konvoyu çalışmasıdır. Bir sivil toplum girişimi olarak ortaya çıkan, Türkiye’deki STK’ların öncülüğünde, ama 50’ye yakın ülkeden katılımcının iştirakiyle gerçekleşen bu Vicdan Konvoyu da yarın Hatay’a gidecek. Ve orada özellikle Suriye’deki kadınların maruz kaldığı haksızlıkları, işkenceyi ve diğer kötü muamele türlerini protesto etmek ve bu konuda bir farkındalık yaratmak için bir çalışma yapacaklar. Bu heyetten, bu çalışma grubundan bir heyeti de bugün Cumhurbaşkanımız biraz sonra Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kabul edecek. Yarın Dünya Kadınlar Günü olması münasebetiyle de bu çalışmanın son derece önemli ve anlamlı olduğunu ifade etmek istiyorum.

Tabii burada sadece 8 Mart dolayısıyla değil dünyanın hiçbir yerinde kadınların şiddete hiçbir şekilde maruz kalmaması için bir seferberlik içerisinde olmamız gerekiyor. Ama özellikle Suriye’de yaşanan dramı düşündüğünüz zaman, bunun en büyük mağdurlarının kadınlar, çocuklar olduğunu dikkate aldığımız zaman bu yönde yapılan çalışmaları bundan sonra da destekleyeceğimizi ifade etmek isterim.

Dolayısıyla Doğu Guta’yla ilgili girişimlerimiz önümüzdeki günlerde de devam edecek. Ve bizim temennimiz, beklentimiz, amacımız ateşkesin tutarlı bir şekilde uygulanması ve insani yardımların ulaştırılması. BM yardım çalışmalarının yanı sıra, biz Türkiye olarak da Kızılay’ımızla, AFAD’ımızla, diğer STK’larımızla bu insani yardımları ulaştırma konusunda bütün hazırlıklarımızı yaptık. Daha önce de biliyorsunuz Doğu Guta’dan çıkartılacak bir grubun Türkiye’ye getirilmesi sivillerin tedavi amacıyla birtakım girişimlerimiz, taleplerimiz olmuştu. Bu gerçekleşmedi, ama bu teklifimizin açık olduğunu tekrar ifade etmek istiyoruz. Doğu Guta’dan çıkacak diğer yaralıların sivillerin Türkiye’ye getirilip tedavi edilmesiyle ilgili de gerekli hazırlıkları yapmış bulunuyoruz.

Bir diğer önemli konu arkadaşlar, bildiğiniz gibi geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanımızın dört ülkeyi kapsayan bir Afrika ziyareti oldu, takip ettiniz. Orada 20’nin üzerinde anlaşma imzalandı. Özellikle bu Afrika ülkeleriyle Türkiye arasındaki ilişkilerin her alanda geliştirilmesi için hakikaten çok faydalı, yapıcı, sonuç veren bir ziyaret oldu bu. Cumhurbaşkanımızın bundan sonra da Afrika ziyaretleri devam edecek. Bugün itibariyle de Cumhurbaşkanımız Afrika’da 26 ülkeyi ziyaret etti ve mükerrer ziyaretlerle beraber Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Afrika’yı en çok ziyaret eden dünya lideridir. Bizim Afrika vizyonumuz çerçevesinde bu yıl içerisinde belki bir ikinci Afrika seyahatimiz daha olacak. Ama amacımız, hakikaten Afrika ülkeleriyle Türkiye arasındaki bu ilişkileri daha derinleştirmek, diplomatik, kültürel, siyasi insani ve diğer alanlarda yapabileceğimiz çalışmaların kapsamını genişletmek. Hamdolsun bu noktada Türkiye bir örnek olarak öne çıkıyor. Gittiğimiz hiçbir yere biz kolonyal sömürgeci geçmişle, bir yükle gitmiyoruz. Bunu da gittiğimiz ülkelerde o ülkelerin hem resmi makamlarında, hem sıradan vatandaşlarında çok açık bir şekilde de görüyoruz. Bundan sonra da Afrika’yla olan yoğun işbirliğimiz ve temasımız devam edecek.

Gene dış politika bağlamında bildiğiniz gibi bu ayın 26’sında, yani 26 Mart’ta Varna’da bir Türkiye-AB Zirvesi gerçekleştirilecek, Sayın Cumhurbaşkanımızın da iştirakleriyle. Burada özellikle Türkiye’nin AB üyelik süreci, Türkiye-AB ilişkilerinin diğer boyutları, vize liberalizasyonu, mültecilere yapılan yardımlar, yeni fasılların açılması ve Avrupa’da gündeme gelen diğer konular, mesela yükselişe geçen ırkçılık, İslamofobi, nefret suçları gibi konular da etraflı bir şekilde ele alınacak. Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, biz AB üyeliğini stratejik bir öncelik olarak görüyoruz. Fakat bunun hayata geçirilmesi için Avrupa Birliği’nin de üzerine düşen birtakım yükümlülükler var. Özellikle 2015 tarihli Türkiye-AB Mülteci Anlaşmasının maddelerinin hayata geçirilmesi konusunda AB’den kaynaklanan çok ciddi gecikmelerin olduğunu biliyoruz. Özellikle bu fonlar, Suriyeli mülteciler için ayrılan fonların aktarımı konusunda bir süreç ilerliyor, ama arzu edilen hızda ve etkinlikte değil. En azından ikinci 3 milyarın daha hızlı bir şekilde aktarılması, mültecilere ulaştırılması konusunda biz Türkiye olarak kendi aramızdaki çalışmalarımızı, koordinasyonumuzu aslında tamamladık. Şu anda AB’den gelecek bu fonlarla bunun Suriyeli mültecilere ulaştırılması için gerekli çalışmaları AB makamlarıyla da yapmaya devam edeceğiz. Varna’da gerçekleşecek Türkiye-AB Zirvesinde bu konuyu da etraflı bir şekilde ele alacağız.

Tabii öte yandan Avrupa’da yükselişe geçen nefret suçları, ırkçılık, İslamofobi, ayrımcılık endişe verici bir gelişme olmaya devam ediyor. Mesela en son dün Alman resmi makamlarının yaptığı, birkaç gün önceydi zannediyorum, yaptığı açıklamada sadece Almanya’da Müslümanlara, Müslüman bireylere ve mekânlara, iş yerleri, cami, ibadethane gibi yerlere yapılan saldırının 2017 yılında 950 civarında olduğu tespit edildi. Şimdi bu çok endişe verici bir sayıdır. Yani bu neredeyse günde üçe yakın saldırı demektir. Yani bunu düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de bir başka azınlığa karşı böyle bir bu yoğunlukta saldırılar olsaydı muhtemelen Batı dünyası bütün dünyayı ayağa kaldırırdı, bunlarla ilgili onlarca, yüzlerce haberler yapılırdı, röportajlar yapılırdı, açıklamalar yapılırdı. Biz bu Avrupa’da yükselişe geçen ırkçılık ve nefret suçlarından endişe duyuyoruz. Özellikle kendisini demokrasinin, çoğulculuğun, toleransın, müsamahanın merkezi, kalbi, vatanı olarak gören Avrupa ülkelerinin bu konuya hakikaten ciddiyetle eğilmesi gerekiyor. Çünkü bu ırkçı, ayrımcı, İslamofobik hareketler Avrupa ana akım siyasetini de şu anda esir almaya başlamış durumdalar. Önümüzdeki 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl içerisinde bu trendler böyle devam ederse Avrupa belki de tanınmaz bir yer haline gelecektir. Dolayısıyla, burada Avrupalı aklıselim sahibi siyasi liderlerin hakikaten bu konu üzerinde durması, buna eğilmesi gerekiyor.

Biraz sona bıraktım gibi oldu, ama yarın malum 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bu vesileyle Dünya Kadınlar Günü’nü tebrik ediyorum. Sadece kadınların değil bütün erkeklerin de… Çünkü o günü herkesin sahiplenmesi gerekir diye düşünüyorum. Tabii ki bütün bu günlerle ilgili söylediğimiz bir ifade var; sadece o gün değil her gün kadına yönelik şiddetin önlenmesi gerekir, kadına yönelik kötü muamelenin önüne mutlaka geçilmesi gerekir. Her şeyden önce kadının bir insan olarak muamele görmesi için gerekli hem hukuki adımların atılması gerekir, hem de toplumsal kültürel anlamda hassasiyetlerin sürekli canlı tutulması gerekir. Ben bu vesileyle tekrar Dünya Kadınlar Günü’nü tebrik ediyorum. Özellikle kadına yönelik şiddetin, kötü muamelenin önlenmesi noktasında küresel bir farkındalık yaratması için de vesile olmasını diliyorum.

Tabii Türkiye’de özellikle bu konuda son 10 yılda bildiğiniz gibi çok önemli adımlar atıldı. Bunlardan belki en önemlisi 2004 yılında Anayasanın 10. maddesine eklenen bir hükümdü. Bu hükme göre de, kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama, hayata geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu çerçevede de birçok kanuni düzenleme yapıldı biliyorsunuz, 2004 yılında Anayasada yapılan bu değişiklikle. Hem Türk Ceza Kanunu’nda, hem Türk Medeni Kanunu’nda, hem de İş Kanunu’nda kadınların haklarını teminat altına alacak önemli değişiklikler yapıldı. Özellikle kadın istihdamının arttırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanmasıyla ilgili olarak da kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, yani İstanbul Sözleşmesi’ni de ilk imzalayan ülkeler arasında yer almıştır Türkiye.

Gene 2016-2020 yıllarını kapsayan Kadına Şiddetle Mücadele III. Ulusal Eylem Planı çerçevesinde birçok mevzuat düzenlemesi de yapıldı. Bunlardan bazıları bildiğiniz gibi hayata da geçirildi zaten. Özellikle farkındalık yaratma ve zihniyet dönüşümü, koruyucu ve önleyici hizmet sunumu ve şiddet mağdurlarının güçlenmesi, sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve uygulanması, kurum, kuruluşlar arası işbirliği ve politika geliştirme alanlarında çok ciddi iyileştirmeler yapıldı.

Tabii bu tür konuları sadece kanunla, mevzuatla çözmek mümkün değil, yani bunlar için bir toplumsal farkındalığın, bir kültürel vasatın, bir ahlaki olgunluğun da gelişmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla, burada sadece devlete değil toplumun bütün kesimlerine kadınıyla erkeğiyle büyük sorumluluklar düşüyor. Bu çerçevede özellikle kadınların eğitimi ve fırsat eşitliğine erişiminin sağlanması noktasında da önemli çalışmalar yapıldı. Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımızın eşi Sayın Emine Erdoğan’ın başkanlığında da, öncülüğünde de yüzde yüz bir okur-yazarlık seviyesine ulaşmak için bir okuma seferberliği başlatıldı. Bu da hamdolsun çok başarılı bir şekilde devam ediyor. Şu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde bu kampanya çerçevesinde eğitim almak isteyen, okuma-yazma kabiliyetlerini geliştirmek isteyenlerin başvuru sayısı 300 bine yaklaştı. Bu kampanyanın da inşallah özellikle kadınların güçlenmesi ve bilinçlenmesi konusunda daha ciddi katkılar vereceğini ve bu farkındalığı daha da toplumun farklı kesimlerine yayacağını ümit ediyoruz.

Sizin de sorularınız var zannediyorum, bunlarla devam edelim.

Buyurun.

SORU: Öncelikli olarak ilk sorum: Yunanistan’da Türkiye aleyhindeki gösterilerde Türk bayrağının yakılması, terör örgütünün böyle bir eylemi gerçekleştirmiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bu noktada nasıl bir adım atacağız?

İkinci sorum da, Amerika’da Pentagon Sözcüsünün terör örgütünün yine elebaşlarından Ferhat Şahin hakkında “General Mazlum” tanımını kullanması, ardından da destek vereceklerini açıklaması, bu iki konudaki değerlendirmenizi almak istiyorum.

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Öncelikle 5 Mart tarihinde Atina’da yapılan bir gösteride ırkçı parti tarafından Türkiye Cumhuriyeti bayrağının yakılmasını nefretle kınıyoruz. Bu konuda girişimler de yaptık. Yunan makamlarından derhal bunların faillerinin bulunması ve hukuk önüne çıkartılması için beklentimizi bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyorum. Ülkeler arasında görüş ayrılıkları olabilir, farklı yorumlar olabilir, ama bir ülkenin bayrağını yakmak bir nefret suçudur. Bununla ilgili de Atina Büyükelçimiz de başta olmak üzere Dışişleri Bakanlığımız, ilgili bütün birimlerimiz Yunan makamları nezdinde girişimlerde bulundular ve beklentimiz, dediğim gibi bu hadisenin faillerinin bir an önce bulunup hukuk önüne çıkartılmasıdır.

İkinci sorunuzla ilgili olarak da, zaman zaman Pentagon’dan böyle orta düzey, alt düzey sözcülerin, işte bilmem bölge koordinatörlerinin açıklamaları geliyor. Bizim Amerikalı yetkililerle başkan düzeyinde, bakan düzeyinde üzerinde mutabık kaldığımız konular mugayir, muhalif açıklamaların yapıldığını sıkça görüyoruz. Burada bir yönetim zaafiyeti olduğu ortada. Bu tür açıklamalar PYD’nin, YPG’nin şu elemanına, bu mensubuna yönelik bu tür ifadelendirmeler, bu tür taltifler aslında bir terör örgütünü meşrulaştırma çabasıdır. Biz bu konuda gerek Pentagon yetkililerine, gerek Amerikan Dışişleri yetkililerine ve ilgili bütün birimlere bugüne kadar gerekli bütün bilgilendirmeleri yaptık. Dolayısıyla ortada bir bilgi eksikliği sorunu yok. Ortada bir zihniyet sorunu var, ortada bir bakış açısı sorunu var. Özellikle de bu tür açıklamaların kurmuş olduğumuz üçlü mekanizma toplantısının ilkinin hemen öncesinde, ki yarın başlayacak biliyorsunuz, 8-9 Mart’ta Washington’da başlayacak bu toplantılar, yapılması da açıkçası bu üzerinde mutabık kaldığımız konuların ciddiyetine gölge düşürmektedir. Bizim çağrımız, Pentagon’un şu sözcüsü, bu sözcüsü, kimin söylediği çok önemli değil, terör örgütünü meşrulaştırmaya dönük bu tür çabalarından artık vazgeçsinler. Tavırlarını net bir şekilde ortaya koysun.

Bir diğer konu da, böyle bir terör örgütünün bir mensubuna bir askeri sıfatla atıfta bulunmak, bir terör örgütünü meşru bir devletle eşit tutmak demektir. Yani bu devletler hukuku açısından da ortada büyük bir skandalın olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla biz bu konuda onların dediğim gibi şu sıfatla, bu sıfatla ifade etmeleri bizim için çok bir anlam ifade etmiyor. Biz sahada kendi ulusal güvenliğimiz çerçevesinde, önceliklerimiz çerçevesinde bu mücadelemize bundan sonra da devam edeceğiz.

SORU: Efendim, bu noktada Doğu Akdeniz’deki petrol arama sorunu. Daha önce İtalya’nın ENI Şirketi, petrol arama şirketi bir gemi göndermiş, Türk Silahlı Kuvvetleri o gemileri engellemişti, gemi geri döndü. Şu sıralarda Amerika Birleşik Devletleri’ne ait ExxonMobil şirketi başka bir petrol gemisini yola çıkarmış durumda. Bu noktada 6. Filonun da gemiye eşlik ettiği yönünde iddialar söz konusu. İddialar doğru mu?Türkiye takip ediyor mu durumu? Doğru ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin pozisyonu ne olacak? Bir engelleme söz konusu olur mu?

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Şimdi arkadaşlar, bildiğiniz gibi Doğu Akdeniz’de bu hidrokarbon, petrol, doğalgaz vesaire aramalarıyla ilgili aslında kurulmuş bir rejim var, bir düzen var. Buna göre özellikle Kıbrıs’ın güneyinde bölümlere ayrılmış münhasır ekonomik bölgeler var. Şimdi burada hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, hem Güney Kıbrıs tarafının ortak bir çalışmayla bu arama vesaire faaliyetlerini yapması yönünde bizim baştan beri ortaya koyduğumuz bir prensip var. Şimdi bu ilkeyi Rum tarafı sıkça ihlal ediyor, bunlar bizim münhasır ekonomik bölgelerimiz diyor. Onlara ait bölgelerle ilgili bizim zaten bir sorunumuz yok. Bizim tespit ettiğimiz, kendi münhasır ekonomik bölgelerimizle çakıştığı yerler var. Buralarda bir hukuksuzluk olduğu zaman, bir ihlal olduğu zaman da biz her zaman devreye girdik. Her yönden girdik; hukuki yönden girdik, siyasi yönden girdik ve diğer alanlarda girdik. Bundan sonra da bu ilkemiz değişmeyecek bizim. Şimdi son olarak bu ExxonMobil arama gemisinin oraya gelmesi meselesiyle ilgili bir sürecin ilerlediğini biliyoruz ama 6. Filo henüz oraya gelmiş değil, bunun henüz intikali gerçekleşmiş değil. Bu yönde bize de haberler geldi. Şimdi bu çerçevede de bizim girişimlerimiz devam ediyor. Biz bugüne kadar nasıl Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarını gerek karada, gerek denizde, gerekse Doğu Akdeniz’de haklarını hukukunu nasıl koruduysak, bundan sonra da haklarını korumak için gerekli bütün girişimleri yapmaya devam edeceğiz. Ayrıca, bizim uhdemizde olan, bizim tasarruf hakkımız olan bölgelerde arama çalışmalarına da biz devam edeceğiz, sondaj çalışmalarına da devam edeceğiz.

Ama buradan tekrar bir çağrı yapmak isterim: Gelin Doğu Akdeniz’i bir çatışma ve ihtilaf bölgesi değil bir uzlaşı ve ortak fayda bölgesi haline getirelim. Bunun için de Kıbrıs Türk Tarafıyla Rum Tarafı otursun bu çizdiğimiz çerçevede ki daha önce bunlar defalarca konuşuldu, bu çerçeve ortaya kondu, bu çerçevede ortak bir çalışma yapsınlar, biz de Türkiye olarak buna destek verelim. Bunun içinde Yunanistan olabilir, başka ülkeler olabilir, bununla ilgili bir sorunumuz bizim yok. Siz egemenlik haklarını ihlal edecek bir şekilde birtakım gayrikanuni yollardan oralarda arama çalışmalarına girerseniz bunun tabi ki sonuçları olur ve Türkiye de gerekli adımları atmaktan hiçbir zaman çekinmez.

 

SORU: Salih Müslim’le ilgili bir süreç yaşandı Çekya’da. Türkiye’nin geçici tutuklama talebi oldu, ancak serbest bırakıldı. Ardından Almanya’ya geçtiği anlaşıldı ve Türkiye yeniden geçici tutuklama ve iade talebinde bulundu. Bununla ilgili olarak bütün Avrupa Birliği ülkeleri nezdinde bir girişim yapıldığını anlıyoruz. Bu kapsamda Türkiye daha önce Interpol’e Salih Müslim’le ilgili olarak kırmızı bülten çıkartılması başvurusunda bulunmuştu 2016 yılında. Bu başvuruya olumlu yanıt verilmedi mi Interpol tarafından kırmızı bülten çıkartılmasına? Verilmediyse gerekçe nedir? Ayrıca, başka teröristler var mı Interpol’ün bu şekilde kırmızı bülten çıkartmadığı?

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Şimdi Salih Müslim veya diğer kişilerle ilgili bizim uluslararası anlaşmalar çerçevesinde talep hakkımız vardır. Bu Avrupa Birliği’yle ta 70’li yıllarda, yanlış hatırlamıyorsam, yaptığımız anlaşmalar çerçevesinde bunları iade etmek isteyen ülkeler gerekli hukuki gerekçelere sahip bulunmaktadır. Yani bu dediğiniz şahıs olur, başka birileri olur, ki vardır, yani dönem dönem çıkar. Bunların bir kısmı siyasi suçludur, bir kısmı adi suçludur, bir kısmı uyuşturucudur, bir kısmı başka konularla ilgilidir. Mesela 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ’cülerle ilgili, oraya kaçan FETÖ’cülerle ilgili de bu tür girişimlerimiz oldu. Bunlar aynen devam edecek. Bu kişileri, Türkiye’nin hakkında kırmızı bülten çıkarttığı bu kişileri iade etmek için bu ülkelerin elinde dediğim gibi yeteri hukuki gerekçe ve zemin bulunmaktadır. Bunun dışında yapılacak yorumlar, oyalamalar, geciktirmeler ya da hukuki içtihat, ne diyelim, çabaları kararın daha ziyade siyasi olduğunu gösterir hukuki olmaktan ziyade. Şimdi madem biz terörle mücadele ediyoruz, gerek Avrupa Birliği ülkeleriyle, gerek Amerika Birleşik Devletleri’yle, gerek Ortadoğu veya diğer ülkelerle bu tür bir talepte bulunduğumuz zaman bunun hukuki gerekçelerini zaten oluşturup gönderiyoruz. Kırmızı bülten gayriciddi bir mesele değil. Bu ciddi olarak çalışılan, dosyaya ilgili bütün bilgilerin, belgelerin konularak hazırlandığı bir taleptir bu. Biz de bunu ciddiye alıyoruz. Bunu Interpol’e ya da başka bir ülkeye gönderdiğimizde bunun tabii ki işleme konmasını beklemek en doğal hakkımız. Çünkü anlaşmalar zaten bunu gerektiriyor.

Şimdi bu dediğiniz şahısla ilgili işte Prag’da tutulması, bırakılması, Almanya’da ortaya çıkması vesaire, aslında burada Avrupalıların da oturup düşünmesi lazım. Yani Türkiye gibi bir müttefiklerinin terör örgütünün mensubu olarak gördüğü, ilan ettiği bir kişiye Avrupa sokaklarında, başkentlerinde böyle elini kolunu sallayarak imkân ve fırsat vermeleri ne anlama geliyor, bunu kendilerine sormaları gerekiyor. O zaman Türkiye buna tepki gösterdiği zaman, yani “niye Türkiye bu konularda böyle sert tepki gösteriyor” diye bir tavır içinde de olmamaları gerekiyor. Çünkü dediğim gibi hukuk çerçevesinde aslında ellerinde yeteri kadar imkân, yeteri kadar hukuki zemin zaten var. Dolayısıyla, bizim beklentimiz, temennimiz tabii ki önce Çekya Cumhuriyeti’nden iadesiydi. Şimdi Almanya’yla ilgili bu süreç yürütülüyor. Bildiğiniz gibi Dışişleri Bakanımız da dün bugün orada, gerekli görüşmeleri yaptı. Buna da devam edeceğiz, yani bu kişiler nereye giderse gitsin, Avrupa’ya gider, başka yere gider, bunlarla ilgili hukuki süreçleri biz izlemeye devam edeceğiz.

Interpol ayağıyla ilgili olarak da, arkadaşlarımız hem Adalet Bakanlığı, hem İçişleri Bakanlığı, hem Dışişleri Bakanlığı’ndaki ilgili birimlerimiz onlarla yakın mesai içerisindeler. Çünkü onların da belli mekanizmaları var takip edilmesi gereken; bu dosyaların hazırlanması, Interpol sistemi içerisine girmesi vesaireyle ilgili. Bununla ilgili çalışmalar da devam edecek.

Bizim beklentimiz, dediğim gibi bu uluslararası anlaşmalar çerçevesinde bu suçların ivedilikle Türkiye’ye iade edilmesi.

 

SORU: Doğu Guta konusunda bahsettiniz, dün Sayın Cumhurbaşkanının da Rusya Devlet Başkanı Putin’le bir görüşmesi oldu. Doğu Guta’daki bu saldırıların, ateşkesin sağlanması konusunda ve saldırıların sona ermesi konusunda Rusya’dan bir güvence, Putin tarafından Sayın Cumhurbaşkanına verildi mi?

Bir diğer sorum da, Amerika’yla kurulan üçlü mekanizma ilk toplantılarını yapacak. Türkiye’nin bu aşamada kısa, orta ve uzun vadede beklentileri neler, öncelikli beklentileri neler?

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Şimdi Doğu Guta’daki temel problem bildiğiniz gibi arkadaşlar, orada belli terör unsurları var, Nusra gibi. Bunların Doğu Guta’dan çıkartılması halinde Doğu Guta’nın da çatışmasızlık bölgesi olarak tayin edilmesi ve bu kapsama alınması mümkün hale gelecek. Şimdi bu terör gruplarının ayrıştırılıp bu bölgeden, Doğu Guta’dan çıkartılmasıyla ilgili bir müddettir devam eden bir çalışma var. Bu tam manasıyla hayata geçirilemedi. Rejim de bunu bahane göstererek Doğu Guta’ya saldırmaya devam etti. Dün Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuyu Sayın Putin’le detaylı bir şekilde konuştu. Yani bu grupların buradan çıkartılması, insani yardımların ulaştırılması, bir insani yardım koridorunun açılması konularında ve özellikle de bu ateşkes süresinin uzatılması konusuyla ilgili epey detaylı bir görüşme yaptı. Sayın Putin de bu konuyla ilgili gerekli talimatları vereceğini söyledi. Yani önümüzdeki günlerde inşallah biz bunun somut neticelerini göreceğimizi umut ediyoruz. Ama dediğim gibi, yani yaklaşık 400 bin kişinin yaşadığı bir bölgede, farklı grupların bu kadar iç içe geçtiği meskûn mahallerde, çok böyle spesifik olarak bugün şu saatte bu iş çözülür demek de zor, kolay değil. Özellikle Milli İstihbarat Teşkilatımız Hakan Bey bu konuyu bire bir takip ediyor, hem Ruslarla, hem İranlılarla, hem muhalefet kanadıyla. Çünkü bütün o unsurların bir araya getirilip bu operasyonun başarılı bir şekilde yapılması gerekiyor ki tam bir ateşkes sağlansın ve insani yardımlar ulaştırılsın. Biz, dediğim gibi, umarım Sayın Putin’in verdiği talimatlar çerçevesinde bu önümüzdeki birkaç gün içerisinde ciddi bir, en azından sakinleşmenin gerçekleşmesini bekliyoruz. Nitekim bugün Cumhurbaşkanımızın öğleden sonra Sayın Ruhani’yle yapacağı telefon görüşmesinde de temel konumuz bu olacak; bunun hayata geçirilmesiyle ilgili, bu 2401 sayılı kararın hayata geçirilmesiyle ilgili.

İkinci sorunuz üçlü mekanizmayla ilgili. Şimdi o konuda arkadaşlarımız Washington’a, işte gittiler ya da bugün gidiyorlar. Zaten bizim beklentimiz belli, biliyorsunuz. Yani iki tane temel konumuz var: Birisi bu PYD’ye verilen destek, diğeri de FETÖ meselesi. Onun yanında tabii ki terörle mücadele, ikili ilişkiler gibi başka konular da var, ama işin özünde bu iki tane konu var. Bu vesileyle şunu da söyleyeyim: Zaman zaman, işte Türkiye Batı ekseninden uzaklaşıyor, Amerika’yla ilişkilerini bozdu, işte çok gerildi vesaire gibi yorumların yapıldığını görüyoruz bazen siyasiler tarafından, bazen yorumcular tarafından. Bakın şunu söyleyeyim: Bu iki konu Amerika Birleşik Devletleri için taktik konular olabilir. Yani Suriye’de YPG’ye, PYD’ye verilen destek onlar açısından taktik bir nitelik arz ediyor olabilir. Ama bizim için artık bunlar stratejik beka konusu haline gelmiştir. Yani 30 küsur yıldır Türkiye’ye karşı savaşan bir terör örgütünün Suriye koluyla iş tutmak ve onlara orada bir hayat alanı açmak Türkiye için stratejik maliyeti olan bir konudur. O yüzden Türkiye bu konuda çok net bir tavır almıştır. Bundan sonra da bundan asla vazgeçmeyecektir. Görüşmelerde de arkadaşlarımız zaten bu konuyu açık bir şekilde ortaya koyacaklar.

Şimdi bizim yaptığımız görüşmeler çerçevesinde de bizim onlara sunduğumuz alternatif YPG/PYD dışında diğer aktörlerle bu DEAŞ’la mücadele, stabilizasyon, işte yerel bölgelerde, şehirlerde, kasabalarda güvenliğin sağlanması, hayatın normale dönmesi, bunları YPG/PYD dışındaki gruplarla yapabilirsiniz. PKK’lı olmayan Kürtlerle, Türkmenlerle, Araplarla ve diğer gruplarla yapabilirsiniz. Aslında biz bunun örneğini de gösterdik. Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesinde 2200 küsur kilometrekarelik bir alan bildiğiniz gibi temizlendi ve orada şu anda ne PYD/YPG var, ne DEAŞ var, ne de rejim var. Ve orayı yerel halk kendisi yönetiyor, kent konseyleri üzerinden ve hayat normale dönmeye başladı. 150 binden fazla Suriyeli bu bölgeye, Cerablus, El Rai, Dabık vesaire bölgelerine geri döndüler. Ha demek ki bu olabiliyor. Yani ilk YPG konusundaki beklentimiz zaten bu. Arkadaşlarımız bunu da ifade edecekler zaten orada, ama detay çalışılacak. Yani YPG’nin, Fırat’ın doğusuna çekilmesi, Münbiç’ten ayrılması, bütün o konuştuğumuz konular. FETÖ konusunda da beklentimiz malum, biliyorsunuz. Yani iade talebi dahil olmak üzere FETÖ’nün hem Türkiye’de işlediği suçlar, hem de Amerika’da işlediği suçlarla ilgili, yani bu vize sahtekârlığı, para aklama, okullar üzerinden yürütülen diğer operasyonlar, bir sürü şey var. Bunlarla ilgili Amerika Birleşik Devletleri’nin artık adım atması. Dolayısıyla bu konuyu da arkadaşlarımız detaylı bir şekilde konuşacaklar, umarım beklediğimiz yönde olumlu neticeler alırız. Bu bir ikinci oyalama taktiği olarak tezahür ya da tecelli edecek olursa, tabii ki bu ilişkiler üzerinden tekrar olumsuz bir havanın esmesine de sebep olacaktır.

 

SORU: Kamuoyunda tartışılan iki başlık: Özellikle seçim konusunda bir erken seçim olacak mı? Bununla ilgili Abdülkadir Selvi bugün Sayın Cumhurbaşkanıyla Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu görüşme sonrası izlenimlerini yazdı. Orada yüzde 80 seçimin ilan edildiği tarihte olacağını, yüzde 20’lik bir payın da herhalde bir erken seçim tahmini olarak Devlet Bahçeli’nin ağzından kurmaylarına paylaştığı bir bilgiyi yazdı. Bu noktada bir erken yerel seçim veya genel seçim ihtimali söz konusu mu?

Diğer sorum da, yine tartışmalı bir başlık, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanının Başdanışmanı Yiğit Bulut’un yapmış olduğu bir açıklama oldu. Tıpkı otoyol ihalelerinin iptal edildiği gibi Sayın Cumhurbaşkanının şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle de ilgili bir devreye girme ihtimalinin, devreye girebileceğinin işaretini verdi. Bununla ilgili neler paylaşabilirsiniz?

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Arkadaşlar, Sayın Cumhurbaşkanımız müteaddit kereler çeşitli vesilelerle ifade ettiler. Şu anda gündemimizde erken seçim yok. Seçim 2019 yılında hem yerel seçimler Mart’ta, hem de genel seçimler Kasım ayında gerçekleşecek. Şu anda bununla ilgili farklı bir durum söz konusu değil. Yani o yüzde 80-20 oranlarını arkadaşlar nasıl tespit ettiler bilmiyorum. Onun matematiğini nasıl çalışıyorlar, o konuda bilgi sahibi değilim. Ama Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Başbakanımızın yaptığı açıklamalar açık ve net ortada. Dolayısıyla bir erken seçim olur, olacak beklentileri ya da söylentileri üzerinden, özellikle Zeytin Dalı Harekâtı devam ederken, ekonomimiz belli bir istikrar yakalamışken böyle bir zihin bulandırıcı bu tür spekülasyonlara itibar etmemek gerekir. Yani devletin başındaki büyüklerimizin, Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Sayın Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar açık ve net. Dolayısıyla bunu böyle her gün kurcalayıp bir erken seçim yapmaya ya da yaptırmaya çalışmak da çok bana mantıklı ve makul gelmiyor. Ama dediğim gibi net olarak şu anda böyle bir şey gündemimizde söz konusu değil.

Şeker fabrikalarıyla ilgili Sayın Başbakanımızın da dün bir açıklaması oldu, biliyorsunuz. Aslında gayet güzel, kapsamlı, net bir açıklama yaptı. Bu fabrikalar iyi işletilmediği için, zarar ettiği için özelleştiriliyor. Daha önce de bu tür fabrikalar, şeker fabrikaları da dahil olmak üzere benzer kurumlar özelleştirildi ve bunlar gayet başarılı bir şekilde özelleştirildi. Kâra geçtiler, herhangi bir mağduriyet söz konusu olmadı. Yani orada çalışan işçilerimizle ilgili de bildiğiniz gibi onlara da bir opsiyon verildi; isteyen fabrikada devam edebilir, isteyen başka kurumlara hemen geçebilir. Dolayısıyla, çalışan işçilerimiz açısından da herhangi bir mağduriyet söz konusu değil. Zaman zaman gıda güvenliğiyle ilgili konular gündeme geliyor, getiriliyor. Bakın gene geçmişte de bununla ilgili Tarım Bakanlığı’nın çok katı kuralları uyguladığını biz biliyoruz. Yani orada vatandaşımızın gıda güvenliğini, yani şeker üzerinden tehlikeye sokacak herhangi bir uygulamayı, herhangi bir üretime müsamaha göstermesi, kabul etmesi zaten söz konusu değildir hiçbir zaman. Yani bunu kim hangi gerekçeyle söylüyorsa delilleriyle ortaya koyması gerekir. Dolayısıyla, bu fabrikaların özelleştirilmesinin, dediğim gibi, temel amacı verimlilik açısından, üretkenlik açısından daha iyi bir noktaya taşınmalarıdır. Bunların özelleştirilmesi gıda üretimiyle ilgili, gıda güvenliğiyle ilgili mevzuatın dışına çıkacakları anlamına asla gelmez. Tam tersine özel şirketler de, özel kurumlar da bu kurallara, kanunlara tabidirler, yani dolayısıyla bu süreç bu çerçevede ilerleyecek. İnşallah güzel neticelerini de verimlilik açısından, üretkenlik açısından hep birlikte görürüz.

 

SORU: Üçlü bir zirve yapılması planlanıyordu Astana süreci kapsamında, İstanbul’da. Bunun tarihi netleşti mi acaba? Nisan ayı başındaydı. Bir de, bununla birlikte Suriye’nin kuzeyinde, özellikle Afrin’deki sivillerle ilgili AFAD ve Kızılay’ın bir kamp hazırlığı, 170 bin kişilik bir kamp hazırlığı içerisinde olduğunu biliyoruz. Bu hazırlıklar ne seviyede? Paylaşırsanız memnun olurum.

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Astana zirvelerinin devamı mahiyetindeki üçlü zirve İstanbul’da, Nisan ayı başında yapılacak. Tarih tam kesinleştiği zaman, arkadaşlar hala çalışıyorlar onun lojistiğini, sizinle paylaşırız. Ama o toplantıyı biz çok önemsiyoruz. Hem bu Suriye’deki genel gidişat, hem Doğu Guta meselesi ve diğer konularla ilgili önemli neticelerin alınacağı bir zirve olacak. Onunla ilgili hazırlıklarımız da devam ediyor.

İdlib tarafında bir kamp kurulmasıyla ilgili çalışmalarımız da devam ediyor, astında daha önce de biz bu konuyu gündeme getirmiştik. Biliyorsunuz yani İdlib’de çok büyük bir nüfus yoğunluğu var. Yani şu anda iki milyondan fazla insan oraya göç etmiş veya yaşıyor şu anda orada. Şehrin nüfusu iki katını aşmış durumda. Özellikle Atme’de, yani hemen bizim sınırın sıfır noktasında birkaç yüz bin mültecinin çok zor şartlarda, yani hiçbir şey olmadan açıkçası birkaç yıldır yaşamaya, yaşama tutunmaya çalıştığını biliyoruz. Dolayısıyla, onların da en azından şartlarını biraz daha iyileştirmek maksadıyla bir kamp kurulması çalışması var. Ama önceliğimiz tabii orada güvenliğin sağlanması. Yani güvenlik sağlandığı andan itibaren Atme’de olur, başka yerler de olur, bu kampların kurulmasıyla ilgili çalışmalarımız hemen hayata geçecek. Ama biz hazırlıklarımızı yaptık. Çünkü İdlib çatışmasızlık bölgesi olarak Türkiye’nin sorumluluğunda olan bölge ve bildiğiniz gibi şu ana kadar da altı gözlem noktasını Türk Silahlı Kuvvetlerimiz orada tesis etmiş durumda. Altı tane daha kaldı, onlarla birlikte 12’ye çıkacak. Ama bu mültecilerin, sivillerin özellikle daha iyi şartlara kavuşturulması için bir kamp çalışmamız da orada devam ediyor. Tabii beklentimiz, inşallah yani bizim temennimiz, İdlib’de olsun, Afrin’de olsun ve diğer bölgelerde olsun güvenliğin sağlanıp orada hayatın normale dönmesiyle birlikte bu mültecilerin ülkelerine geri dönmesidir. Aynen Fırat Kalkanı Harekât bölgesinde olduğu gibi, nasıl 150-160 bin insan geri döndüyse Afrin’den gelenler de dönsünler. Ama onların güvenliği bizim birinci önceliğimizdir. Bu sağlandığı andan itibaren biz onların ülkelerine dönmeleri için de gerekli kolaylığı, yardımı da yapacağız.

SORU: Amerikan Başkanı Trump’ın da bir açıklaması var son dönemde, Mayıs ayı ortasında İsrail Tel Aviv’deki Büyükelçiliği Kudüs’e taşıyacağına yönelik. Kendisinin de hatta katılacağı beyanatı var. Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler bünyesinde atılımlarda bulundu bu kararın geçersizliği konusunda. Yeni atılımlar, yeni girişimler gelecek mi?

 

CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ İBRAHİM KALIN: Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması konusunda bir süreci hep beraber yaşadık, biliyorsunuz. Ve Amerika bu konuda yalnız kaldı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 128 ülke bu karar aleyhine karar aldı. Dolayısıyla ortaya çok ciddi bir küresel mutabakat çıktı. Ve burada da Sayın Cumhurbaşkanımız hakikaten çok önemli bir liderlik rolü oynadı, ki biz bunu her yerde de, gittiğimiz her yerde de görüyoruz. Bazen insanlar mesela Afrika’da bunun bir yansıması olmuş mudur diye düşünebilir. İnanın gittiğimiz zaman biz bunu Mali’de de, Moritanya’da da, Senegal’de de, her yerde gördük, görüyoruz. Dolayısıyla bu konuda bir küresel vicdanın, hassasiyetin oluştuğunu çok net bir şekilde ifade edebiliriz.

Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uygulamasıyla birlikte kesinlikle bir küresel tepki tekrar gelecektir. Yani ülkelerden gelecektir, STK’lardan gelecektir, kamuoyundan gelecektir. Bu adım Filistin barış sürecini daha da çıkmaz hale getirecektir ki zaten şu anda maalesef yürüyen bir Ortadoğu barış süreci de yok. Yani iki devletli çözüm lafzen dile getiriliyor, ama bunun hayata geçirilmesiyle ilgili atılan tek bir adım bile yok. Tam tersi İsrail Devleti yeni yerleşim politikalarıyla iki devletli çözümü imkânsız hale getirmek için elinden geleni yapıyor. Dolayısıyla bu sürece hiçbir şekilde katkı vermeyecek, daha da içinden çıkılmaz bir hale getirecek. Ama Amerika’ya yönelik, Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik tepkileri de daha da artıracaktır. Dolayısıyla bizim yine buradan çağrımız, zaman varken, vakit varken bu anlamsız, bu lüzumsuz işten feragat etmeleri, uzak durmalarıdır. Bunu yapmaları halinde elbette Türkiye olarak bizim, İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın, diğer İslam ülkelerinin, Arap Ligi ülkelerinin birtakım adımları olacaktır. Şu anda bununla ilgili çalışmalar da devam ediyor. Nasıl o süreçte konu ta BM’ye kadar götürüldü ve netice alındıysa, bununla ilgili de bizim hem ülkeler olarak, hem İslam İşbirliği Teşkilatı olarak atacağımız birtakım adımlar olacaktır. Bu konuda Amerikan yönetimine biz tekrar sağduyu çağrısı yapmak isteriz.”