Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

08.06.2016

“İstanbul ve Mardin'de meydana gelen terör saldırılarında hayatını kaybeden polis ve sivil vatandaşlarımız için başsağlığı diliyorum. İstanbul'da meydana gelen saldırıda 6 polis, 5 sivil, toplam 11 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu sabah da aynı hunharca ve alçakça tarzda yapılan saldırıda 2 polisimiz şehit oldu, 2 sivil vatandaşımız da hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Ama aslında bu bütün Türk milletine karşı yapılmış bir saldırıdır, bu manada da bütün milletimizin başı sağ olsun. Bu saldırı şüphesiz Türk’üyle, Kürt’üyle bütün Türk milletine yapılmış bir saldırıdır. Ve bu tür saldırılar şekli, zamanı, ne olursa olsun bizim terörle mücadele azmimizi de asla kırmayacaktır.

Dün de Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında burada Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılan güvenlik toplantısında bu konu etraflı bir şekilde ele alındı. Şu anda uygulanan tedbirler, bundan sonra alınacak ilave tedbirler konusunda da detaylı çalışmalar yapıldı. Zaten ilgili birimlerimiz, İçişleri Bakanlığımız, Milli İstihbarat Teşkilatımız, Genelkurmay Başkanlığımız ve ilgili bütün diğer mülki ve güvenlik birimleri, bu konuda yoğun bir çalışma içerisindeler.

Tabii teröristlerin bir Ramazan sabahı bu saldırıyı gerçekleştirmiş olması da onların gerçek karakterini de ortaya koyuyor. Bu saldırıların ne hak mücadelesiyle, ne Kürt vatandaşlarımızın haklarıyla, sorunlarıyla uzaktan-yakından en ufak bir ilgisi yoktur. Aslında bölücü terör örgütü başından beri kendi çıkarlarını ve sapkın ideolojisini Kürtlerin talepleriymiş gibi empoze ederek kendine bir meşruiyet alanı yaratmaya çalışıyor. Fakat bunu yaparken en fazla da Kürtlere zarar veriyor, bu ülkenin birlik beraberliğine zarar vermeye çalışıyor. Ama bu ülkeyi kana bulamaya çalışan bu tür örgütlerin hiçbir hayat hakkının olmayacağını bir kez daha kararlı bir şekilde ifade ediyoruz.

Tabii bu tür örgütler hiçbir zaman sadece kendi başlarına, kendi dinamikleriyle ayakta duran örgütler değillerdir. Bunlar mutlaka aynı zamanda uluslararası örgütlerin, aktörlerin piyonları olarak da faaliyet gösterirler. Bölücü terör örgütünün de bütün karakteri, organizasyon şeması, faaliyet şekli bunu zaten teyit ediyor. Kimin maşası, kimin piyonu olduğu da çok açık bir şekilde görülmektedir.

Bu noktada tabii terörle mücadele konusunda Türkiye’ye destek açıklaması yapan dost ve müttefik ülkelere buradan tekrar bir çağrı yapmak istiyoruz. Şüphesiz halisane ve samimi bir şekilde yapılan taziye mesajlarını, terörü kınama mesajlarını memnuniyetle karşılıyoruz. Ama işin samimiyeti ve ciddiyeti açısından bazı konuları artık daha açkı ve net bir şekilde konuşmamız gerekiyor.

Basit bir soru sorayım; bugün bize PKK terörünü kınayıp bize destek mesajı açıklayan Avrupalı dostlarımız acaba Avrupa’nın genelinde PKK’nın kaç tane paravan örgütü olduğunu biliyorlar mı? Yılda acaba kaç milyon avro para toplanarak bu bölücü terör örgütüne Avrupa üzerinden ulaştırılmaktadır? Hangi yayın kuruluşları, STK’lar, kurumlar üzerinden ne tür örgüt faaliyetleri yapılmaktadır? Biz bunları biliyoruz ve biz bunları detaylı dosyalar halinde Avrupalı dostlarımıza, müttefiklerimize her görüşmemizde iletiyoruz. Ama netice almaya geldiği zaman bizim önümüze hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü gibi değişik gerekçeler konuyor. Hâlbuki tırnak içinde kendi teröristlerine karşı mücadele söz konusu olduğunda, en son Fransa’da ve Belçika’da gördüğümüz gibi Avrupa ülkelerinin ne tür tedbirler aldığını açık bir şekilde gördük, görüyoruz. Dolayısıyla bu çifte standardın, ikiyüzlülüğün artık son bulması gerekiyor.

Aynı şekilde yine bize destek açıklaması yapan, ama bölücü terör örgütünün Suriye’deki uzantısıyla iş tutmaya devam eden Amerika Birleşik Devletleri’ne de burada bir çağrımız var. Gerçekten terörle mücadele konusunda samimiyseniz, Türkiye’nin yanında iseniz, bu örgütün şu veya bu koluyla, şu veya bu uzantısıyla ilişki kurmaktan artık vazgeçmeniz gerekir. Ve burada da terör örgütleri arasında hiçbir ayrım yapmadan, terörün hiçbir türü arasında ayrım yapmadan teröre karşı topyekûn bir mücadele verilmesi esastır. ‘PKK terörü şuraya kadar iyidir’, ‘DAEŞ terörü böyle kötüdür’ tarzı değerlendirmelerin ne akılla, ne vicdanla, ne de siyasi etikle bağdaştırılması mümkün değildir.

Terörle mücadelede de eğer toplu ve kararlı, sistematik, tutarlı bir mücadele verilecekse, bu herkesin katılımıyla ve eşit standartların uygulanmasıyla olacaktır. Türkiye’de biz terörle mücadele konusunu gündeme getirdiğimiz zaman bizim karşımıza ‘ifade özgürlüğü’ gibi konuları gündeme getirenler öncelikle terör belasının kendilerine ne tür sorunlar çıkarttığını görmeleri gerekir. Ben bir örnek vereceğim, bakın daha dün çok sıcak bir hadise olması hasebiyle; bir Amerikan vatandaşı DAEŞ terör örgütüne katılma teşebbüsünde bulunduğu için 12 yıl hapse mahkûm edildi. Bakın, örgüte katıldı, suç işledi, bomba patlattığı, insanları öldürdüğü için değil, DAEŞ terör örgütüne katılma teşebbüsünde bulunduğu için tutuklandı ve 12 yıl hapse mahkûm edildi.

Bizce bu doğru bir tedbirdir, buna bir itirazımız ya da eleştirimiz söz konusu değil. Belki muhtemelen ileride olabilecek birtakım terör saldırıları böylece önlenmiştir. Demek ki terörle mücadele söz konusu olduğunda en sert tedbirler en katı bir şekilde uygulanabiliyor. Ve bu kamu düzeni ve terörle mücadele başlığı altında meşru görülüyor, makbul görülüyor. Bizim buna bir itirazımız yok. Bizim tek talebimiz, burada Türkiye’ye de adil davranılmasıdır. Terörle mücadele konusunda bu tür olaylar olduğunda Batılı ülkelerin aldığı tedbirleri alkışlayan, Türkiye aynı tedbirleri aldığı zaman ‘baskıcı olmakla, hukukun üstünlüğünü ihlal etmekle’ eleştirmelerini elbette kabul etmemiz mümkün değildir.

Bu çerçevede de son dönemde yine gündemde olan bu Terörle Mücadele Yasası, Geri Kabul Anlaşması ve Schengen vize sistemine Türk vatandaşlarının geçmesi meselesiyle ilgili konuya da değinmek isterim. Biz bu meseleyi de bu çerçevede değerlendiriyoruz. Avrupalı dostlarımızın Türkiye’nin terörle mücadele kapasitesini azaltacak ya da zaafa uğratacak hiçbir talebin içinde bulunmamaları gerekir. Çünkü bugün Türkiye’yi vuran terör yarın Avrupa’yı vurur ki bunun örneklerini de gördük.

Dolayısıyla Türkiye’ye terörle mücadele konusunda zaaf yaratabilecek birtakım tavsiye ve telkinlerde bulunmak yerine, Avrupalı dostlarımızın terörle mücadele konusunda tavizsiz bir şekilde Türkiye’nin yanında durması gerekir. Bu çerçevede de AB Geri Kabul Anlaşması ve Terörle Mücadele Yasası çerçevesindeki müzakerelerin de teknik heyetler düzeyinde devam ettiğini bir kez daha ifade etmek isterim. Bu konuda olumlu bir süreç ilerliyor, biz de bu sorunun çözülmesi taraftarıyız. Ama dediğim gibi terörle mücadele konusunda Türkiye’yi zaafa uğratacak bir adım atmamız elbette mümkün değil.

Dün ve bugün yaşanan hadiseler zaten bu konudaki haklılığımızı bir kez daha teyit etmiş durumda. Ama öte yandan Türk vatandaşlarının Schengen vize sistemi içerisinde vizesiz bir şekilde dolaşmasını sağlayacak düzenlemenin yapılması için de gerekli müzakereleri şu anda yürütüyoruz. Önümüzdeki günlerde bu konuda somut adımların atılmasını ve olumlu bir netice alınmasını da bekliyoruz.

Geçtiğimiz hafta bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın üç ülkeyi kapsayan bir Afrika ziyareti olmuştu; Uganda, Kenya ve son olarak da Somali. Bunun altını bir cümleyle çizmek isterim; Türkiye’nin 2005 yılından beri uyguladığı Afrika açılımının bir devamı olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın Afrika ülkelerine yaptığı ziyaretler devam ediyor. Bundan sonra da bu ziyaretler farklı şekillerde devam edecek. Ama özellikle bu gittiğimiz ülkelerde Türkiye’ye gösterilen teveccüh hakikaten hat safhada ve bu çok memnuniyet verici, hepimizin için gurur kaynağı olan bir konu.

Çünkü bütün Afrikalılar ister Doğu Afrika’da olsun, ister Batı Afrika’da, ister Sahra Altında, ister Sahra Üstünde, Kuzey Afrika’da olsun her gittiğimiz yerde bize söyledikleri; ‘Türkiye’nin gizli bir ajandası yok, Türkiye’nin yardım modeli gerçek bir model’dir. Afrikalıların elinden tutan, onlara eşit muamele yapan bir yardımlaşma modelidir. Hamdolsun Türkiye’nin bu coğrafyada veya herhangi başka bir coğrafyada emperyalist bir geçmişi de olmadığı için, zaten Afrika ülkeleriyle bir gönül bağımız var, bunu daha güçlü, siyasi, ekonomik, diplomatik ilişkiler haline getirmek için de çalışmalarımız bundan sonra devam edecek.

Son olarak dönüşte bildiğiniz gibi günübirlik bir Somali ziyaretimiz oldu, orada da hakikaten bütün milletimizin yüzünü ağartacak bir işe imza atıldı ve 80 dönümlük bir arazi üzerine çok güzel bir Türk Büyükelçiliği yapıldı. İnanın sadece biz ziyaret ettiğimiz için değil, orada bulunan bütün yabancı misyonlar, bütün Somalililer oraya gıptayla bakıyorlar. Başka ülkelerin konteyner gibi, liman gibi yerlerde çok geçici bir diplomatik misyon kurduğu bir yerde Türkiye’nin yurt dışındaki metrekare itibarıyla en büyük diplomatik misyonunu Somali’de yapmış olması da Somali’ye ve Afrika’ya verdiği önemi gösteriyor.

Bu bağlamda tabii, o da ilginç tevafuk oldu, Afrika dönüşünden ziyaretimizin hemen sonrasında Muhammed Ali’nin vefat haberi geldi. Buradan tekrar ailesine taziyelerimizi iletiyoruz, Allah gani gani rahmet eylesin. Hayattayken ne kadar efsane bir figür idiyse, vefatından sonra da bütün insanlığın adeta gündeminde kalmayı başarmış bir insan Muhammed Ali. Onun hatırası, temsil ettiği değerler bizim için de büyük önem arz ediyor. Çünkü gerek çok büyük başarılı bir sporcu ve boksör olması, gerek bir sivil haklar ve insan hakları mücadelesi öncüsü olması, gerekse Amerika, Afrika İslam’ının en önde gelen figürlerinden biri olması hasebiyle Muhammed Ali Türk halkının da gönlünde yer etmiş bir insandı. Hepimiz, belki genç nesiller hatırlamaz; ama bizim büyüklerimiz hep anlatırlar, sabahın 4’ünde kalkıp Muhammed Ali’nin maçlarını nasıl izlediklerini. Hepimizde güzel izler bırakmış bir güzel insandı Muhammed Ali, Allah rahmet eylesin.

Bu taziyelerimizi iletmek ve onun hatırasına olan hürmetimizi ifade etmek için de bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımız yarın inşallah Louisville Kentucky’de yapılacak olan cenaze namazına katılacaklar. Bu program çerçevesinde tabi yapılacak bir dizi program var, Perşembe ve Cuma günü onlara katılma imkânımız olacak. Ama asıl dini tören, yani cenaze namazı yarın kılınacak ve oradaki diğer Müslüman temsilcilerle birlikte, ailesiyle birlikte bu cenaze namazına katılacağız, ardından akşamleyin de orada bulunan Amerikan Müslüman toplumunun önde gelen liderleriyle, temsilcileriyle, ayrıca Ahıska Türkleriyle Kentucky civarında bir iftar yemeğimiz olacak inşallah.

Son olarak bildiğiniz gibi Alman Federal Parlamentosu’nda alınan 1915 Kararıyla ilgili tartışma devam ediyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, hukuki zemini olmayan, tarihi gerçeklerle bağdaşmayan, siyasi sorumsuzluk örneği olan bu kararı tanımadığımızı bir kez daha ifade ediyoruz.

Ama ilginç olan şudur: Mecliste yapılan tartışmaların tutanaklarına baktığınız zaman, bazı milletvekillerinin Türkiye konusunda, Osmanlı konusunda, bizim tarihimiz konusunda ne kadar büyük bir cehalet, husumet ve önyargı içerisinde olduklarını da esefle gördük. Bu da not edilmesi gereken bir konudur.

Parlamentoya getirilen, bu kadar ciddiyet arz eden bir konunun böylesine gayriciddi, tarihi gerçeklerden uzak ve tamamen hasmane bir tutumla ele alınması da hakikaten çok düşündürücü. Bizim açımızdan değil Alman Parlamentosu açısından düşündürücü bir durumdur. Onların kirli tarihlerinin bizim tarihimizi kirletmesine asla izin vermeyiz. Bizim kendi tarihimizle yüzleşemeyeceğimiz hiçbir şey yok hamdolsun. Ama bu karar aynı zamanda Almanya’da yaşayan 3 milyondan fazla Türk’e de verilmiş çok kötü bir mesajdır, bunun da altını çizmek isteriz. Buna karşı da dediğimiz gibi biz gerekli tedbirleri almaya devam edeceğiz, gerekli tepkileri vermeye devam edeceğiz. Bu çerçevede bildiğiniz gibi Berlin Büyükelçimiz istişareler amacıyla Ankara’da bulunuyor. Bu Parlamento kararının bir hükmü yok bizim dediğimiz açıdan. Değimiz gibi, ama Alman Hükümetinin bu Parlamento kararının kendileri açısından bağlayıcı olmadığını ifade edecek bir tutum içinde olmalarını bekliyoruz, bunu ifade etmek isterim.

Son bir defa da şunu söylemeden geçemeyeceğim: Alman Federal Meclisi yalan yanlış tarih bilgisiyle ve sorumsuzluk örneği olan böyle bir siyasi gündemle Türkiye’ye yüklenmek yerine, kendisi PKK terör örgütünün Almanya’daki örgütlenmesine son verecek, Neo-Nazi cinayetlerini önleyecek birtakım tasarıları gündemine alabilir. Bu, Alman toplumuna da, Türkiye-Alman ilişkilerine de daha iyi katkı verecektir şüphesiz.

Son olarak Suriye’yle ilgili bir hususu sizinle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Suriye’deki durum, özellikle Halep ve civarında giderek kötüleşmeye devam ediyor. Tabii bir yandan da yaklaşık 4 gün önce, 1 hafta önce başlayan bir Münbiç operasyonu var, eş zamanlı olarak bu süreçleri yakın bir şekilde takip etmeye devam ediyoruz.

Şimdi Suriye’de çatışmasızlık ortamının sağlanması amacıyla yapılan anlaşmalar maalesef Esed rejimi tarafından sistematik bir şekilde ihlal ediliyor. Bu yüzden de Cenevre müzakereleri bildiğiniz gibi askıya alınmış durumda. Son toplantı 18 Nisan’da yapılmış idi, Suriye muhalefetini temsilen Müzakere Yüksek Kurulu 18 Nisan’da rejimin siyasi geçiş süreci konusunu tartışmayı reddetmesi üzerine bu görüşmelerden çekilme kararı aldı ve o tarihten beri de maalesef yeni bir müzakere toplantısı yapılma imkânı ortaya çıkmadı.

Birleşmiş Milletlerin özel temsilcisi De Mistura 17 Mayıs tarihinde Viyana’da yaptığı toplantıda, bir sonraki toplantıyı, müzakereleri yeniden başlatmak için 30 Mayıs’ta yapacağını ilan etti. Ama şu ana kadar da bu toplantının yapılacağına dair herhangi bir işaret gelmiyor. Çünkü sahadaki durum giderek kötüleşiyor, rejim her tür hak ihlalini ve anlaşmanın maddelerinin ihlalini de gerçekleştirmeye devam ediyor. Tabii bu şartlarda muhalefetin de müzakerelere devam etmesi imkânsız görünüyor.

Halep ve civarında yaşanan hadiseler de elbette bizim için büyük endişe kaynağıdır. Zira burada yaşanacak gene bir toplu katliam oradan yüzbinlerce insanın Türkiye’ye doğru göç etmesine neden olacaktır. Bununla ilgili tabii ki bizim tedbirlerimiz var. Açık kapı politikamızı uygulamaya devam edeceğiz. Ama yaşanan insanı dramı dünyanın daha net bir şekilde görmesi lazım. Böyle dönem dönem Suriye’de yaşananları görüp üzülüp ah-vah edip ondan sonra tekrar Suriye meselesini unutmak maalesef son 3-4 yılın bir rutini haline geldi, Bunun, meseleyi çözmediğini de birçok defa gördük. Türkiye, burada yükü en fazla üstlenen ülkelerden birisi olarak gene uluslararası topluma bu insani ve siyasi, ahlaki çağrıyı yeniliyor. Artık dünyanın Suriye’de yaşanan bu insani krizi, siyasi krizi görmesi ve bunu çözmek için daha kararlı, daha samimi, daha dürüst adımlar atması gerekiyor.

Ben bu sözlerle, kendi mülahazalarıma son vereyim, sizin sorularınız varsa onlarla devam edelim.

Soru: Alman Parlamentosu’nun kararının ardından sizin de söylediğiniz gibi Büyükelçi istişareler için Ankara’ya geldi. Sayın Cumhurbaşkanı atılacak ilave adımların ve yol haritasının belirleneceğini söylemişti. Türkiye tepki olarak hangi somut alanlarda hangi adımları atmayı planlıyor? İkinci bir sorum da; Sayın Başbakan, bu sabah Midyat saldırısını PKK’nın düzenlediğini açıkladı. Dünkü İstanbul saldırısının sorumlusu belli oldu mu? Arkasında kimin ya da hangi örgütün olduğuna dair bir bilgi var mıdır acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi Almanya Federal Parlamentosu’nun aldığı bu kararla ilgili alınacak tedbirlerle ilgili bir çalışma şu anda yapılıyor. İlgili birimlerimiz, Dışişleri Bakanlığımız başta olmak üzere bir eylem planı hazırlıyorlar. Bu tekmil edildiği zaman Başbakanımıza, Cumhurbaşkanımıza arz edilecek. ondan sonra zaten detaylar ortaya çıktıkça bunları da sizinle paylaşacağız.

İkinci sorunuzla ilgili olarak, benim anladığım Sayın Başbakanımızın yaptığı açıklamadan; saldırının faili olarak işaret ettiği yer İstanbul’daki saldırıydı. Midyat’taki saldırı henüz tabii çok yeni, bütün verileri topladıktan sonra bir açıklama yapmamız ancak söz konusu olabilir. Ama dün İstanbul’da meydana gelen saldırıyla ilgili bütün veriler, bütün işaretler bölücü terör örgütünü işaret ediyor. O çerçevede yeni bilgiler geldikçe bunları tabii ki sizinle de paylaşmaya devam edeceğiz.

Soru: Almanya’nın da Türkiye’de bir üs kurmak için talebi olmuştu. Dün burada yapılan güvenlik zirvesinde bu görüşüldü mü? Türkiye, Almanya’ya bu yönde nasıl bir cevap verecek?

Diğer sorum ise; Kilis’e daha önce roketli saldırılar yapılıyordu, bu sabah gelen haberle uçaksavar mermileriyle bir saldırı yapıldığını öğrendik. Cumhurbaşkanı’nın da bir açıklaması vardı Kilis’e yönelik, ‘gerekirse kendi göbeğimizi kendimiz keseriz’ şeklinde. Son yapılan saldırıların ardından Suriye’ye bir kara harekâtı hazırlığı var mı?

Bir diğer sorum ise; Rusya medyasında ve Rus Savunma Bakanlığı’nın internet sitesinde; Türkiye’den Suriye’ye geçen tırlarda, DAEŞ’in kontrolüne geçen bölgelerde silah taşındığı iddiası var. Bir İngiliz basınında yer alan bir iddia da; DAEŞ’in üniformalarının Antakya’da dikildiği, kumaşlarının İstanbul’dan gittiği, Türkiye’ye gelen Suriyeli çocukların da o tekstil fabrikasında bu üniformaları diktiği yönünde. Size bu yönde bilgiler geldi mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi isterseniz birinci soruyla başlayayım. Not almaya çalıştım; ama inşallah atlamamam, size sorarım gerekirse. Öncelikle Almanya’nın İncirlik’te müstakil bir üs kurma diye bir talebi söz konusu değil arkadaşlar. Burada söz konusu olan; DAEŞ’le mücadele uluslararası koalisyonu bağlamında İncirlik Üssü’nün kullanılmasıyla ilgili bir taleptir ki zaten bu şu anda filen yapılıyor. Şu anda Almanya’nın bu koalisyon çerçevesinde iki tane uçağı zaten İncirlik Üssünü kullanmakta. Ama bunlar muharip uçak değil daha ziyade istihbarat toplamak ve ikmal amaçlı gelmiş olan uçaklar. Belki bu sayının artırılmasına yönelik personelin kalma yeri vesaire konusuyla ilgili bir trafik olabilir Genelkurmay Başkanlığımızla ve Dışişleri Milli Savunma Bakanlığımızla. Ama öyle müstakil ayrı bir üs kurulması diye bir şey söz konusu değil.

Şimdi bu DAEŞ üniformalarının Antakya’da yapıldığı, oradan Rakka’ya gittiği şeklinde dün son derece gayri ciddi bir haberi biz de gördük. Aslında detaylarına baktığınız zaman, belki gazeteci olarak bunu sizin biraz daha tetkik etmeniz daha isabetli olur. Giden muhabirin, fotoğrafçının yaptığı ilk açıklamalara, sonraki haberin şekline vesaire baktığınız zaman, açıkçası çok ısmarlama bir algı operasyonu gibi görülüyor. Böyle bir şey söz konusu değil arkadaşlar.

Rusya tarafının dile getirdiği iddiaya gelince; maalesef Rus tarafı bu Rus uçağının düşürülmesinden beri Türkiye aleyhine bu tür aslı-astarı olmayan açıklamalar yapmayı bir alışkanlık haline getirdi. Bunu ispat etsinler, DAEŞ’in kontrolünde olan bölgelere Türkiye’den silah gönderildiği, kamyonların silah götürdüğü… Hatırlayın, bu mesele Türkiye’de kimler tarafından ne şekilde gündeme getirildi, sonuçları da ortada. Dolayısıyla burada Rus propagandası maalesef gene böyle yalan-yanlış bilgilerle Türkiye’ye karşı bir karalama kampanyası yapmaya çalışıyor. Bunun ciddiye alınacak bir tarafı yok.

Kilis meselesine gelince; daha önce bildiğiniz gibi DAEŞ terör örgütü menşeli roketler Kilis’e düşüyordu, bir müddettir orada bir sakinlik vardı, şimdi bu sabah tabii tekrar uçaksavar mermilerinin düştüğünü gördük. Bununla ilgili gerekli bütün tedbirler alınıyor.

Bildiğiniz gibi arkadaşlar, o roket saldırıları başladığı zaman da biz gerek kendi kara kuvvetlerimizin imkân ve kabiliyetleriyle, gerekse de uluslararası koalisyonun havadan verdiği destekle oradaki onlarca DAEŞ hedefini yerle bir ettik ve DAEŞ’le mücadele kapsamında da şu ana kadar 3000’den fazla DAEŞ hedefi Suriye’nin farklı noktalarında vuruldu ve 1400 civarında DAEŞ’li terörist bertaraf edildi, etkisiz hale getirildi. Bunlara karşı da mücadelemiz en kararlı bir şekilde devam edecek. Türkiye’nin hem içeride, hem dışarıda, hem PKK, hem DAEŞ, hem DHPKP-C, hem YPG ve benzeri terör örgütlerine karşı mücadelesi en kararlı bir şekilde devam edecektir.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanı Meclis’te kabul edilen dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili anayasa değişikliği teklifini onayladı. Cumhurbaşkanının yasal süre olan 15 gün sonuna kadar kullanmasıyla ilgili özellikle muhalefetten bazı eleştiriler söz konusu. HSYK Kararnamesi’ni beklediği eleştirisi, bunlardan bir tanesi. Cumhurbaşkanlığı olarak bu eleştirilere nasıl cevap veriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Böyle bir planlama söz konusu değil. Cumhurbaşkanımız 15 günlük yasal süre hakkını kullanmıştır. Zaten biliyorsunuz o Cumhurbaşkanımıza imzaya geldiği gün biz Afrika seyahatine çıktık, yani aynı güne denk geliyor. Tabi ki bunun bir müzakere süreci oluyor, burada da, değerlendiriliyor. İlgili hukuk birimleri tarafından Cumhurbaşkanımıza görüşleriyle arz ediliyor, ondan sonra kendileri uygun gördükleri bir zamanda bunu imzalıyorlar. Zaten o sürenin 4-5 günü biz Afrika’daydık, geldikten sonra da kendisi değerlendirmelerini yaptıktan sonra imzaladı. Bunun başka bir konuyla ilişkilendirilerek takvimlendirildiğini düşünmek bana biraz çok spekülatif geliyor.

Soru: İlk sorum, Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili diploma tartışması üzerine. Sayın Cumhurbaşkanı Marmara Üniversitesi’nde katıldığı törende üniversite rektörüne de bir çağrıda bulunmuştu, ama tartışmalar bitmedi. Cumhurbaşkanlığı olarak bu tartışmaları noktalayacak bir adım atacak mısınız ya da nasıl noktalanacak?

İkinci sorum; Sayın Cumhurbaşkanının Afrika ziyaretinde Milli istihbarat Teşkilatı Müsteşarının Tokyo’ya Büyükelçi olarak atandığı gündeme gelmişti. Kulislerde yerine konuşulan isimlerden biri de sizdiniz. Bu konuda da bu tartışmaları noktalayacak bir açıklamanız olacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Ülkemizin bu kadar meseleyle uğraştığı bir dönemde, aslında pek de ciddiyete alınmayacak şeyler bunlar. Cumhurbaşkanımızın diploması meselesinin ne amaçlarla sürekli köpürtülüp gündeme getirildiği ortada. Şimdi ilginç olan, sağda-solda pek de ciddiye alınamayacak mecralarda gündeme getirilen bu konunun daha farklı ciddi olmasını beklediğimiz kişiler tarafından dillendiriliyor olması. Bu konuda aslında biz daha önce de açıklama yaptık, Sayın Cumhurbaşkanımızın diplomasının kopyaları basınla paylaşıldı, internette var girerseniz bulursunuz, yıllıklarda yayınlandı. Bütün bunların üzerine bir de Sayın Rektör geçen hafta bir açıklama yaptılar zaten bu konuyla ilgili. Hani bundan öte ne yapmamızı bekliyorlar? Yani 10 milyon tane çoğaltıp o diplomayı herkesin adresine mi gönderelim?

Bu konuda eğer ciddi, samimi bir gayretleri varsa bunu üniversitenin yaptığı açıklamayı da esas alarak değerlendirirler. Yani bunun aslı-astarı olmayan bir şey olmadığını da kendileri görürler aslında. Ama biraz dert başka benim anladığım kadarıyla. Bugünlerde hem Türkiye’de belli çevrelerde, hem de Avrupa’da, Erdoğan saldırganlığı, Erdoğan karşıtlığı, Erdoğan saldırmak prim yapıyor. Birileri bunun üzerinden içinde Tayyip Erdoğan’ın olduğu, bir şekilde eleştiri konusu olabilecek mevzuları gündemde tutarak kendilerine prim yapmaya çalışıyorlar.

Demin ben Alman Parlamentosundan örnek verdim, 1915 olaylarının tartışıldığı bir oturama bakın, müzakere tutanaklarına bakın Mecliste, Tayyip Erdoğan’ı tartışıyorlar sürekli. Hani konu 1915’ti, hani bugünkü Türkiye’yi sanık sandalyesine oturmak gibi bir niyetiniz yoktu, hani tarihle yüzleşmekti esas olan? Onları bir kenara bırakın, Tayyip Erdoğan saldırganlığı merkezli bir tartışma yürüyor.

Üstelik de burada Cumhurbaşkanımızın başbakanlığı döneminde, daha sonra cumhurbaşkanı olarak bu konuda attığı adımların hiçbirisi gündeme bile getirilmiyor. Yani 1915 olaylarıyla ilgili, tehcirle ilgili, ortak acı konusundaki açıklamalarımız, Osmanlı Ermenilere dilediğimiz taziye, acılarımızı paylaştığımızı ifade etmemiz, onların taşınmaz mülklerinin iadesi, alınan bu kadar tedbir, Akdamar Kilisesi’nin restore edilmesi, hepsi bir kenara bırakılıyor, böyle aslı-astarı olmayan konular üzerinden gündem yapılıyor. Açıkçası bana sonarsanız bu diploma tartışması da bundan çok farklı değil.

İkinci konu da buna çok benziyor, yani Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarımız Sayın Hakan Fidan görevinin başındadır. Aslında biz bunu da daha önce müteaddit kereler açıkladık. Benden burada bir defa daha teyit edeyim, o gün de zaten birlikteydik, beraberdik o ziyarette. Görevinin başındadır, dün buradaki toplantıda da Sayın Müsteşarımız bizimle beraberdi.

Bu tür spekülasyonları kimler çıkartıyor ona bir bakmak lazım. Amaç ne? Sayın Hakan Fidan’ı yıpratma operasyonudur bu. Ama burada Hükümetimizin, Cumhurbaşkanımızın tavrı son derece nettir. Görevinin başında, görevini de iyi yapan bir Müsteşarımız vardır. Bu tür yıpratma operasyonlarıyla, bu tür ismini ikide bir gündeme getirip yalan yanlış haberlerle, ‘kararnamesi çıkmış, şuraya gönderiliyormuş’ gibi algı operasyonlarıyla kendilerince Hakan Fidan’ı yıpratmaya çalıştıklarını zannediyorlar, başarılı olamayacaklar.

Soru: Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir canlı yayın programında PKK ve DHKP-C’yle ilgili ilginç bir itirafta bulundu. Kılıçdaroğlu, ‘biz hapiste yatan PKK’lıya da gittik, DHKP-C’liye de gittik, hiç ayrım yapmadık’ dedi. Bugün de İstanbul’daki şehit cenazesinde yine tepki çekti Kılıçdaroğlu ve kendisine boş kurşun atıldı. Neler söylemek istersiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Olayın kendisi yeteri kadar açık, Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları da ortada. Yani hala Türkiye’de bu cümleler kurulabiliyorsa terör örgütleriyle ilgili, terör mensuplarıyla ilgili, bunun takdirini tabii millete bırakmak gerekir. Fakat şunu da söylemem lazım: Terörle mücadele konusunda bir tarafta hükümeti eleştirirken, öbür tarafta da kendilerinin böyle açıklamalar yapmaları veya birilerinin gene adeta terör faaliyetlerini teşvik edici, meşru gösterici, şirin gösterici tavırlar içerisinde bulunması elbette abeste iştigaldir.

Bu çerçevede bu dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde de biliyorsunuz hep bu konu gündeme geldi. Şimdi Avrupa’nın bütün meseleleri bitmiş gibi bir bakıyorsunuz birtakım Avrupalı siyasiler de bunu sürekli gündem yapıyorlar. ‘Efendim, dokunulmazlıklar niye kaldırılıyor, böyle bir şey olabilir mi?’ Hâlbuki biz kendilerine dosya halinde örneklerini koyduğumuz zaman önlerine hiçbir cevap veremiyorlar. Yani Avrupa’da dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili örneklere kendileri bir baksınlar, sizler de gazeteciler olarak bir bakın. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, İspanya’da, İtalya’da, Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde hangi milletvekillerinin dokunulmazlıkları hangi gerekçelerle kaldırılmış o kadar bir önemli benzerlikler var ki birebir terör destekçisi olduğu için, falanca faaliyete katıldığı için vesaire. Şimdi bunlar söz konusu olduğunda Avrupa’da bu hukukun üstünlüğü çerçevesinde izah ediliyor. Türkiye’de olduğu zaman, yani şimdi bu insanların eline silahı biz mi verdik? Falanca cenazeye gidin, falanca terör örgütünü, terör mensubunu övün, onları idealize edin, romantize edin diye biz mi söyledik? Kendileri yaptılar bunları. Hukuk çerçevesinde de bu konu Parlamentoya geldi ve bu konuda bir karar alındı. Yani dolayısıyla bundan sonra da inşallah hukuki süreç içerisinde bu yürüyecektir. Ama dediğim gibi milletimiz burada terörle mücadele konusunda kimin nerede durduğunu çok açık bir şekilde görüyor.

Soru: Münbiç operasyonu konusunda bir sorum olacak. Münbiç bölgesine Amerika Birleşik Devletleri destekli operasyonda daha çok YPG güçlerinin yer aldığı anlaşılıyor. Dün Sayın Çavuşoğlu, ‘Amerika Birleşik Devletleri bize bu operasyondan sonra YPG güçleri bu bölgeden ayrılacak garantisi verdi’ dedi. Bu garanti Ankara’yı ikna etti mi? Fırat’ın batısında bu YPG güçlerinin kalması durumunda operasyonun tamamlanmasının ardından Ankara’nın tepkisi ne olacak acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Burada Münbiç çevresinde yürütülen operasyonu bildiğiniz gibi Suriye Arap Koalisyonu yönetiyor ve bunun bünyesinde bulunan da Münbiç Askeri Konseyi tarafından yürütülüyor. Bunlar ağırlıklı olarak Münbiçli Araplardan oluşan bir kuvvettir. Şimdi tabii ki Münbiç ve çevresinin DAEŞ terör örgütünden temizlenmesi bizim de desteklediğimiz bir hedeftir. Çünkü biz DAEŞ’e karşı bütün sınırımızda bu operasyonun yapılması için aslında uzun bir süredir çağrıda bulunuyoruz ve bunun Cerablus ya da Mare-Harcela hattı dediğimiz hat üzerinde de bir an önce hayata geçirilmesi için biz Amerikalılarla ve diğer koalisyon ortaklarıyla uzun bir süredir görüşüyoruz. Dolayısıyla nihai hedefi itibariyle Münbiç’in DAEŞ’ten temizlenmesi bizi de rahatlatacak bir şeydir. Çünkü orada önemli bir tedarik hattı, intikal hattı kesilmiş olacak; o noktada bizim bir sorunumuz yok.

YPG güçlerinin buraya katılması meselesine gelince, bizim şu ana kadar gördüğümüz ve Amerikalılarla konuştuğumuz konu şudur: YPG’liler Münbiç’in içine girmeyecekler, onlar geriden lojistik destek sağlayacaklar, çünkü zaten YPG’lilerin Münbiç’e girmesi orada da çok ciddi başka etnik gerilimleri tetikleyecek bir gelişme olacaktır. Tabii biz süreci yakından takip ediyoruz, bunu izlemeye devam edeceğiz, nasıl bir süreç yaşanacağını. Ama bu konuda bizim YPG konusundaki tavrımız da açık ve nettir, o konudan herhangi bir geri dönüş söz konusu değildir.”