Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısından Yaptığı Açıklama

18.05.2016

“Mardin'in Nusaybin ilçesinde şehit düşen güvenlik görevlilerimiz ve Diyarbakır'da patlayıcı yüklü bir kamyonun teröristlerce infilak ettirilmesi sonucu hayatını kaybeden 13 vatandaşımız için Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyoruz.

Bugün, 17-18 Mayıs 1944’te başlayan Kırım Tatar sürgünün de yıl dönümü. 72. Yıl Dönümü vesilesiyle bu süreçte hayatını kaybedenleri de saygıyla, tazimle anıyoruz.

Bildiğiniz gibi, 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan 1944 yılının o gecesinde Kırım Tatar Türkleri kadınıyla, çoluğuyla çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla büyük bir sürgüne mahkum edildiler, kendi anavatanlarından zorla kopartılmak suretiyle bir büyük sürgüne maruz kaldılar. Orta Asya’dan Urallara, Sibirya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmak suretiyle de büyük bir dramın başlangıcı bu tarihte başladı. Süngü ve silahların gölgesinde yük vagonlarıyla çıkarıldıkları bu meçhul yolculuk neticesinde maalesef binlerce masum insan, kadın, çoluk çocuk hayatını kaybetti. Biz Türkiye olarak Kırım Tatarlarının bu acısını hiçbir zaman unutmadık, bu acı hatırayı gelecek nesillere de unutturmama konusunda kararlıyız.

Bu sürgün neticesinde bugün hala 100 binden fazla Kırım Tatarı dünyanın farklı ülkelerinde sürgün hayatı yaşamaya devam etmektedir, bu mezalimin açtığı yaralar hala canlıdır, diridir. Kırım Tatar sürgününden 70 yıl sonra Kırım’ın gayrimeşru bir şekilde ilhak edilmesiyle bu yaralar tekrar canlanmış, tazelenmiştir. Bu süreç içerisinde biz Kırım Tatarlarının yanında olmaya devam edeceğiz.

Kırım Tatar Meclisi’nin de faaliyetlerinin düzmece bir davayla sonlandırılması ve adeta illegal bir yapılanma gibi muamele görmesini de kabul etmediğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Tarihe kara bir leke olarak geçen bu etnik temizliği kınıyor, sürgün sırasında da ebediyete intikal eden bütün Kırım Tatarları soydaşlarımızın aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Gene bildiğiniz gibi 15 Mayıs’ta bir başka yıl dönümü yaşadık. O da, Filistinlilerinin Nakba, yani büyük felaket olarak ifade ettiği, İsrail’in kurulmasından sonra maruz kaldıkları büyük göç hareketidir. Birleşmiş Milletler’in 1950 tarihli raporuna göre, o dönemde Filistinli nüfusunun takriben yarısını teşkil eden 1 milyona yakın Filistinli topraklarından göç etmek zorunda kalmıştır ve bu sürgün felaketi de hala devam etmektedir. Bugün Ortadoğu genelinde 4 milyondan fazla Filistinli mülteci olarak yaşamaya çalışmaktadırlar. Bildiğiniz gibi Ortadoğu barış sürecinin ve Filistin meselesinin de en temel konularından bir tanesi, topraklarından zorla sürülen bu Filistinlilerin geri dönüş hakları meselesidir. Biz bu konuda Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha ifade istiyoruz.

Sporla ilgili iki konuya temas etmek istiyorum. Şampiyonluğunu garantileyen ve geçtiğimiz hafta da ilan eden Beşiktaş’ı bu vesileyle tebrik ediyoruz. Bütün Beşiktaş camiasına, spor camiasına, futbol camiasına hayırlı, uğurlu olsun. Yine bize haklı bir gurur yaşatan Fenerbahçe Basketbol Takımını da Euro Lig’de final oyması ve ikinci gelmesi vesilesiyle de tebrik ediyorum.

Bir diğer konu arkadaşlar, bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler çatısı altında tarihte ilk defa yapılacak olan İnsani Zirve 23-24 Mayıs tarihleri arasında, yani önümüzdeki hafta Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleşecek.

Bu zirve her yönden büyük önem arz ediyor. Zira özellikle her yıl 200 milyondan fazla insanın çeşitli sebeplerle yardıma muhtaç hale düştüğü bir dünyada yardımların daha etkin bir şekilde ulaştırılması, daha krizler ortaya çıkmadan gerekli adımların atılması konusunda bir uluslararası gündeme zaten şiddetle ihtiyaç var idi. Krizlerden etkilenen bu toplulukların yaralarını en azından bir nebze de olsa sarabilmek amacıyla bu insani zirve İstanbul’da gerçekleşecek.

Son yıllarda dünyada yaşanan insani krizlerin yüzde 80’den fazlası doğrudan silahlı çatışmalar, iç savaşlarla ve işgallerle ilgilidir. Dolayısıyla burada bu çatışmaların önlenmesi noktasında uluslararası toplum olarak ne tür tedbirler alınmalı, bu konular bu zirvede etraflı bir şekilde masaya yatırılacak. Suriye’den Filistin’e, Somali’den Myanmar’a, Afrika Sahra Altı ülkelerinden dünyanın değişik bölgelerinde 60 milyona yakın insan bugün dünyada öyle veya böyle bir şekilde çatışma ve şiddet ortamı içerisinde bulunmakta ve yardıma muhtaç hale düşmektedir. Bu 60 milyona yakın insanın da takriben yarısı çocuk yaşı civarındadır, çocuk ve genç nüfustan oluşmaktadır.

Yine doğal afetler de insani yardım konusunu uluslararası gündeme taşıyan konuların başında geliyor. Örneğin son 20 yılda Birleşmiş Milletler’in verdiği rakamlara göre, yılda yaklaşık 220 milyon insan doğal afetlerden olumsuz etkilenmekte ve bunun da dünya ekonomisine maliyeti 300 milyar doları geçmektedir.

Bütün bu hususlar dikkate alındığında insani yardım konusu artık sınır aşan uluslararası bir mesele haline gelmiştir. Tekrar eden, kronik hale gelen bu krizlerin önüne geçmek için ne tür adımlar atılacak, bu konular ilk defa yapılacak olan bu insani zirvede etraflı bir şekilde ele alınacak. Tabii Türkiye’nin bu zirveye ev sahipliği yapması birçok açıdan önem arz ediyor. Son yıllarda hem doner ülke olarak, hem de kendi ülkesinde barındırdığı Suriyeli, Iraklı ve diğer mülteciler bağlamında Türkiye hakikaten insanlığın yüzünü ağartan bir tavır sergiledi. Bu çerçevede de 3 milyona yakın Suriyeli ve Iraklı mülteciye ev sahipliği yapan bir ülke olarak, aynı zamanda insan odaklı ve kalkınma odaklı insani yardım kavramı üzerine bütün çalışmalarını yürüten Türkiye’nin böyle bir zirveye ev sahipliği yapması elbette son derece isabetlidir.

Şunun da altını çizmek isterim: Bu insani zirveye ev sahipliği yapmak için Cenevre, New York ve İstanbul, üç şehir son etapta yarışmıştı. Ve İstanbul, New York ve Cenevre’yi geride bırakarak bu insani zirveye ev sahipliği yapacak. Şu ana kadar teyitler itibariyle zirveye 60’a yakın devlet-hükümet başkanı, ayrıca hemen hemen bu sayıda da bakan düzeyinde katılım bekleniyor. Bunun yanı sıra sivil toplum kuruluşları, uluslararası yardım örgütleri, özel sektör, aynı zamanda krizlerden etkilenen toplulukları temsil eden kişiler bu zirvede olacaklar. 5 ila 6 bin kişinin bu zirveye katılması öngörülüyor. 23 Mayıs sabahı zirvenin açılışı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Ban Ki-Mun ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacak. Tabii zirve münasebetiyle ülkemize gelen pek çok devlet, hükümet başkanıyla da hem kendi aralarında ikili görüşmeler olacak, hem de Sayın Cumhurbaşkanımızın bir dizi görüşmeleri gerçekleşecek. Zirveyle ilgili başka sorularınız olursa onlara da daha sonra değinmek isterim.

Son günlerde de gördüğünüz gibi gerek Türkiye topraklarında yaşanan terör eylemleri, gerekse Türkiye dışından ülkemize yönelik terör saldırıları konusunda zorlu bir dönemden geçiyoruz. Fakat Türkiye bütün imkan ve kabiliyetlerini seferber etmek suretiyle bu terör belası nereden gelirse gelsin, ne şekilde hangi örgüt adı altında olursa olsun bununla mücadele etmeye son derece kararlıdır. Bölücü terör örgütüne karşı yürütülen operasyonları hepiniz yakından takip ediyorsunuz. Fakat özellikle son günlerde Diyarbakır’da yaşanan o hadise, o elim hadise ve orada hayatlarını kaybeden vatandaşlarımızla ilgili birkaç noktanın da altını çizmek isterim.

Bu tabii ki aslında çok daha büyük planlı bir intihar saldırısının önlenmiş halidir. Maalesef orada 13 vatandaşımızı kaybettik, ama çok daha büyük bir patlama olabilirdi, kalabalık bir şehir merkezinde gerçekleşebilirdi, Allah korusun çok daha fazla can kaybı olabilirdi. Bu olay bile, diğerlerinin yanı sıra bölücü terör örgütünün hain, alçak yüzünü bir kez daha göstermiştir. Ama maalesef biz terörle bu şekilde gece-gündüz mücadele ederken, hala birilerinin terör örgütüne, bölücü terör örgütüne söz söyleyememesi, sesini çıkartamaması, birtakım yumuşak ifadelerle olayı geçiştirmeye çalışması da ayrıca ibretamiz bir tabloyu işaret etmektedir.

Son dönemde yine Suriye kaynaklı DEAŞ terör örgütünden gelen saldırılar Kilis bağlamında olsun, diğer alanlarda olsun, benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Eli kanlı, 600 bine yakın insanın ölümüne, milyonlarca Suriyelinin mülteci haline gelmesine sebep olan kanlı Esed rejimine söz edemeyenler, laf edemeyenler kalkıp Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Hükümetini, ordusunu, Genelkurmay Başkanını, askerini suçlayabilmektedirler. Bu kadar arsızca bir saldırıyla da karşı karşıyayız. Bu tür saldırılar aslında terör saldırıları kadar menfurdur. Terör saldırıları kadar alçakça yapılmaktadır. Çünkü böyle bir terör saldırısı dünyanın bir başka yerinde olduğunda sizin siyasi görüşünüz, bakış açınız ne olursa olsun bunları bir kenara koyarsınız. Terörle mücadele konusunda birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmeniz esas hale gelir. Başka ülkelerde de biz bunun örneklerini görüyoruz. Ama maalesef bazıları bir tarafta bölücü terör örgütünün terör eylemleri karşısında sessiz kalabilmekte. Bir kısmı da, eli kanlı Esed rejiminin estirdiği terör dalgası, terör devleti olarak ortaya koyduğu eylemler konusunda maalesef sessiz kalabilmektedir. Bu yetmiyormuş gibi bazı ülkeler hala ülkemizi yabancı terörist savaşçıların geçişine izin vermekle yahut onlara kolaylık sağlamakla itham edebilmektedirler. Ortada tek bir delil dahi yokken bu söylentilerin hala tekrar ediliyor olması da tabii ki başka amaçların gündemde olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin yabancı terörist savaşçılara müsamaha gösterdiği, göz yumduğunu iddia edenler, öncelikle kendi ülkelerindeki radikal, şiddet yanlısı terör örgütlerinin mensuplarını başka ülkelere başka kimliklerle, pasaportlarla nasıl gönderdiklerini. Hatta siz gidin Suriye’de savaşın, iyi olur dediklerini de biz hepimiz biliyoruz ki bununla ilgili kamuoyunda da yayınlanmış birçok haber mevcut bulunmaktadır. Halbuki biz baktığınız zaman DEAŞ terörüyle mücadele konusunda bugün en ön saflarda çarpışan ülkelerden birisiyiz. Geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanımızın da açıkladığı gibi, bugüne kadar 3 bine yakın DEAŞ hedefi vurulmuş, vurulmaya da devam etmektedir. Bin 300’den fazla da DEAŞ terör mensubu etkisiz hale getirilmiştir. Bütün bunlar yaşanırken hala Türkiye’yi DEAŞ terör örgütü mensuplarına veya başka örgütlerine göz yummakla vesaire dile getirmeleri, bu tür iddiaları ortaya atmalarının tabii ki akılla, vicdanla, izanla hiçbir şekilde ilişkisi, ilgisi ve alakası yoktur, bunun altını bir kez daha çizmek istiyorum.

Tabi burada Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yaşanan otorite boşluğu, kaotik ortam, güvenlik sıkıntılarının ülkemize olan maliyetini de bir kez daha görüyoruz. Bundan dolayı da özellikle Suriye’de atılması gereken adımlar noktasında ülkemizin dile getirdiği tezlerin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha görüyoruz. Güvenli bölge meselesini biz defalarca dile getirdik müttefiklerimizle, Amerika Birleşik Devletleri’yle, Avrupa’ya, uluslararası koalisyonla, ama bize hiçbir ikna edici delil, argüman sunmadan bunun olamayacağını, operasyonel zorlukları olacağını, maliyeti olacağını söylediler bugüne kadar. Ama tablo ortada, milyonlarca mülteci hala yollarda kendilerine nefes alacakları bir merci arıyor. Suriye’nin birçok bölgesi terör örgütlerinin cirit attığı bir yer haline geldi ve ülkemize yönelik terör saldırıları hem bir tarafta PKK ve onun Suriye uzantısı olan YPG üzerinden, hem de DEAŞ terör örgütü üzerinden devam ediyor. Dolayısıyla bu konuda bizim uluslararası toplumdan beklentimiz, biz nasıl Paris ve Brüksel saldırılarında açık, net bir tavır sergilediysek, aynı şekilde kendileri de Diyarbakır’da, İstanbul’da, Ankara’da olan saldırılar konusunda açık ve net bir tavır sergilemeliler ve böyle terörü meşrulaştırmaya, şirin göstermeye yönelik tavırlardan da uzak durmalıdırlar. Terörle mücadelenin başarıya ulaşması ancak böyle bir ortak duruş ile söz konusu olabilir. Aynı şey tabi ki iç kamuoyunda terör saldırılarını kendi siyasi amaçları için istismar etmeye çalışanlar için de geçerlidir.

Sizinle yine paylaşmak istediğim bu çerçevede, hemen İnsani Zirveyle ilgili olarak onu da hatırlatayım; BM insani yardım ya da İnsani Zirvenin hemen ardından ülkemiz aynı zamanda En Az Gelişmiş Ülkeler Toplantısına 27-29 Mayıs tarihlerinde Antalya’da ev sahipliği yapacaktır. Bu bildiğiniz gibi dünyanın en az gelişmiş 50’ye yakın ülkesinin bir platformudur, yani BM çatısı altında yürütülen bir çalışmadır ve biz Türkiye olarak bunun sekretaryasını üstlenmiş durumdayız. Bunlar da halk tabiriyle dünyanın garip gurebasına sahip çıkma tavrının en somut göstergelerinden bir tanesidir. Hamdolsun Türkiye olarak da biz bundan gurur duyuyoruz.

Dünyanın bu en yoksul 48 ülkesinin temel meseleleri de 27-29 Mayıs tarihleri arasında Antalya’da ele alınacak ve bu ülkelerin kalkınmaları, güvenliklerinin sağlanması ve onlara daha parlak bir gelecek sağlanması konusunda neler yapılabilir, bununla ilgili adımları da inşallah en kısa zamanda atacağız.

Son olarak gene bugünlerde gündeme gelen 24 Nisan meselesini biz atlatmış idik, fakat bildiğiniz gibi bu Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili konular çeşitli vesilelerle gene gündeme getirilmeye devam ediyor. Son dönemde de aldığımız bilgilere göre, Almanya Federal Meclisi’nde bu konuyla ilgili 2 Haziran’da bir oylamanın yapılacağı bildirilmekte. Bu konuda tabi henüz biz metni görmüş değiliz, o metinde ne tür ifadeler yer alacak, nasıl bir izahatta bulunacaklar ya da hangi tezleri gündeme getirecekler, o metin elimize geçtiğinde daha net, detaylı bir değerlendirme yapma imkanımız olacak.

Fakat şu anda bir prensip olarak şunun altını özellikle çizmek isterim: Soykırım iddiası ciddi bir iddiadır, bununla ilgili tarihi ve hukuki bir delil olmadan konuşmak ancak siyasi istismar yapmak demektir. Bu konuda biz geçen yıl da, bu yıl da çeşitli platformlarda bildiğiniz gibi bu konuyu gündeme getirdik, bununla ilgili Türkiye başka hiçbir ülkenin atmadığı adımları attı.

Birincisi, tabi ki en önemlisi burada Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanken yapmış olduğu bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısıydı. Fakat maalesef ne Ermenistan’dan, ne Ermenistan’ın soykırım tezlerini destekleyen ülkelerden bu çağrıya olumlu bir cevap gelmedi.

Burada çok sabit bir soru soruyoruz biz kendimize, peki siz neden korkuyorsunuz, arşivlerde mi korkuyorsunuz, tarihten mi kaçıyorsunuz, belgelerden mi kaçıyorsunuz? Halbuki böyle bir ortak tarih komisyonu gerçekten 1915 sürecine giden dönemde neler yaşandığını açık bir şekilde objektif olarak ortaya koyabilirdi, hala koyabilir, bu çağrımız hala geçerlidir. Tarihçilerin yapacağı kapsamlı bir çalışmayla o dönemde yaşanan hadiselerin aydınlatılması elbette hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşları için, hem kendi Ermeni vatandaşlarımız için, hem Ermenistan’da yaşayan Ermeniler, hem de Diaspora için önemli bir kazanım olacaktır diye düşünüyoruz. Ki biz bu çerçevede bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın 2014 ve 2015 yıllarında yayınladığı taziye mesajlarında, bildirilerde bize göre son derece adilane, vicdani ve tarihi gerçeklerle örtüşük bir çerçeve ortaya kondu, bunun bir ortak acı olduğu, yani yaşanan hadiselerin, tehcir hadisesinin inkar edilemez bir gerçek olduğu, bunun hepimiz için bir ortak acı teşkil ettiği, ama buna da mutlak bir adil hafıza perspektifinden bakılması gerektiğini söyledik.

Bu tarihi delillerin yanı sıra biliyorsunuz soykırımla ilgili olarak aynı zamanda bir hukuki içtihadın, bir kararın da bulunması gerekiyor, yani bir mahkeme kararının bulunması gerekiyor. Nitekim tarihte baktığınız zaman bugün soykırım olarak kabul edilen, diyelim ki Bosna’da, Srebrenitsa’da yaşanan hadiseler ya da Ruanda’da yaşanan hadiselere baktığınızda, bunlar uluslararası mahkemelerde karara bağlanmış soykırım kararlarıdır. Dolayısıyla hukuki bir delil, bir mahkeme süreci de olmadan 1915 olaylarını bir katliam olarak ifade etmeye çalışmak bir kere her şeyden önce hukukun üstünlüğü ilkesiyle de çelişir.

Bir diğer nokta da, tabi Almanya’da 3 milyona yakın Türk kökenli insan yaşıyor, bunların yaklaşık 1 milyonu Alman vatandaşı, adeta bu vatandaşlarımızı, onlarla beraber Almanya’da ve Avrupa’da yaşayan diğer Türkleri ve Müslümanları adeta karşısına alır bir şekilde bu tür yasa tasarılarının hala gündeme getiriliyor olması da insanın zihinde büyük soru işaretlerine neden oluyor. Bu hususun da altını bu vesileyle çizmek isterim.

Son olarak, bildiğiniz gibi yarın 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Bu vesileyle ülkemizin çeşitli yerlerinde, noktalarında bir dizi etkinlikler yapılıyor ki Gençlik Haftası da başladı, şu anda da devam ediyor. Yarın da Sayın Cumhurbaşkanımızın konuyla ilgili bir dizi faaliyeti olacak burada, ülkemizin değişik yerlerinden gelen gençlerle buluşacak öğlen yemeğinde. Ardından da akşamleyin bir televizyon programında yine ülkemizin değişik noktalarından gelen, ama aynı zamanda yurt dışından ülkemizde bulunan yabancı öğrencilerin de katılacağı bir televizyon programında kendileri gençlerle bir araya gelecekler.

Ben bu vesileyle de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını da tebrik ediyor, hepimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.”

Soru: “Pazar günü yapılacak olan AK Parti kongresinden sonra yeni kabinenin kurulması için acaba Sayın Cumhurbaşkanı Pazar günü o görevlendirmeyi yapacak mı? Ayrıca AK Parti Genel Merkezinde yapılan temayül yoklamalarının bugün Sayın Cumhurbaşkanıyla da paylaşılacağı ifade ediliyor. Bu kapsamda AK Parti Genel Merkezi’nden bir randevu talebi Cumhurbaşkanlığı’na ulaştı mı? Bugün mü olacak, verecek misiniz bu randevuyu?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Öncelikle birinci konuyla ilgili olarak arkadaşlar, orada yaşanan süreci tabi hepimiz takip ediyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi iç istişare süreçleri neticesinde varılmış bir karar, hayırlı olmasını diliyoruz. Sayın Başbakanımız da burada bir görev devir-teslimin olacağını zaten bir önceki hafta yaptıkları basın toplantısında ifade ettiler.

Sayın Cumhurbaşkanımız da Sayın Başbakanımızın yaptığı hizmetlerin milletimizin vicdanında müstesna bir yere sahip olduğunu kendileri de zaten Eyüp’te yaptığı konuşmada, daha sonra da birkaç vesileyle daha ifade ettiler. Ben de bu vesileyle, ben de şahsen tanıdığım, bildiğim, beraber çalıştığım bir büyüğümüz olarak Sayın Başbakanımıza bu vesileyle ben de yaptıkları hizmetlerden dolayı teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum.

Takvim meselesiyle ilgili olarak da yarın Sayın Başbakanımız Sayın Cumhurbaşkanımıza bir veda ziyaretinde bulunacaklar, orada Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız takvimin nasıl işleyeceğini, görev iade sürecinin ve tarihin nasıl olacağını, nasıl şekilleneceğine karar verecekler, onlar o kararı verdikten sonra da biz sizinle, kamuoyuyla bunu paylaşacağız.

İkinci sorunuzla ilgili olarak, bize ulaşan böyle bir randevu söz konusu değil arkadaşlar, bilemiyorum o nereden çıktı.

Soru: “Düşen helikopterle ilgili ilk açıklamalara göre teknik bir arızadan kaynaklandığı belirtildi. Yapılan bazı yorumlar ve yansıyan görüntüler var özellikle sosyal medya üzerinden, bölücü terör örgütü mensuplarıyla füzeyle, roketle düşürdüğüne ilişkin bazı görüntüler yansıdı ve bu füzenin Rusya’nın kullandığı füzelerle benzerlik taşıdığı yine yapılan yorumlara yansıdı ve bu füzelerin normal yollarla elde edilemeyeceği şeklinde de bazı bilgiler ulaştı. Acaba bu konuda size ulaşan bu bilgileri doğrular nitelikte bilgiler mevcut mudur? Sizdeki bilgiler nedir?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bu konuyla ilgili olarak bildiğiniz gibi arkadaşlar, Genelkurmay Başkanlığımız ilk açıklama yapmış idi hadisenin olduğu gün ve o günkü veriler ışığında bu açıklama yapılmıştı. Fakat Genelkurmay Başkanlığımız bu incelemeyi hala sürdürüyor, o inceleme ve soruşturma henüz tamamlanmış değil. O görüntüler de dahil olmak üzere bütün süreç şu anda detaylı bir şekilde inceleniyor. Biz kendileriyle de bu sabah yaptığımız görüşme neticesinde bu soruşturmayla ilgili tabi bütün neticeleri ortaya çıktıktan sonra kapsamlı bir açıklama yapılacak Genelkurmay Başkanlığı tarafından. Şu anda kendileri özellikle bu görüntüler ve diğer konularla ilgili olarak yakın bir zamanda bir açıklama yapmayı planlıyorlar, bu açıklama yapıldıktan sonra Genelkurmay Başkanlığımızın o tetkik açıklamasını esas almak suretiyle konuyu etraflıca değerlendirmek elbette daha isabetli olacaktır.

Soru: “TBMM’deki dokunulmazlık oylamalarından ilk çıkan sonuçlar referandumu işaret ediyor. Cuma günü de geneli üzerinde oylamalar yapılacak ve benzer bir sonuç çıkması durumda Sayın Cumhurbaşkanı referandum yetkisini mi kullanacak, yoksa yeniden iadesi mi söz konusu olacak? İkinci bir sorum da, AK Parti kaynaklarından Haziran ayı başına kadar partili Cumhurbaşkanına ilişkin bir düzenlemenin sunulabileceği yönünde açıklamalar var. Olası bir referandumda halkın önüne hem dokunulmazlık, hem de partili cumhurbaşkanına ilişkin çift sandık konulması gündeme gelebilir mi?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili konu bildiğiniz gibi Mecliste şu anda devam ediyor. Dün ilk oylama yapıldı, Cuma günü asıl büyük oylama, yani Cuma günü de devam edecek öyle ifade edeyim, o tabloyu bir bütün olarak gördükten sonra ancak böyle bir değerlendirme yapmamız söz konusu olabilir. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, Sayın Cumhurbaşkanımızın konuyu referanduma götürme ya da Meclis’e iade etme yetkisi söz konusu. Fakat Cuma günü ortaya çıkacak tabloyu bir bütün olarak gördükten sonra kendileri de bu konuda değerlendirmelerini yapıp Meclis Başkanımızla da görüşerek o trafiği belirleyecekler. O netleştiği zaman onu da sizinle Cuma ya da ilerleyen günlerde paylaşırız.

Soru: “Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Cumhurbaşkanının tavrı çok netti, özellikle tüm siyasi partilere de çağrıda bulundu, Meclis’i bu anlamda göreve davet etti. Bu açıklamalardan hemen sonra CHP Genel Başkanının bir açıklaması oldu, destek vereceğiz getirin şeklinde, ama dün yapılan oylamada görülüyor ki HDP’li milletvekillerinin yanı sıra 103 fire var, bu anlamda da 103 firenin birçoğunun CHP’den olduğu görülüyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz özellikle destek vereceğiz açıklaması sonrası gelen bu fireleri?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Tablo son derece açık, yani ilk yaptıkları açıklama ortada, dünkü tavırları ortada. Tabi ki kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Ama bu dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi neden Türkiye’nin gündemine taşındı, bunu tekrar hatırlamakta fayda var vatandaşlarımızın da bilmesi açısından. Özellikle terörle destek mahiyetinde faaliyetlerde bulunan kişilerle ilgili bu konunun kamuoyu vicdanında bir yaraya dönüştüğü açık bir şekilde ortada ve bu tartışmanın odağında hala bu konu var.

Tabi iktidar partisi burada bir anlamda bir hodri meydan da yaptı, madem bununla ilgili, teröre destek faaliyetleri içeren konularla ilgili dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme geliyorsa, diğer konularda da buyurun bizim korkumuz, endişemiz yok, hepsini kaldıralım dendi, bu noktaya gelindi. Tabi burada demin de ifade ettiğim gibi özellikle terörle mücadele konusunda terör eylemleri kadar onlara destek verilmesi, terörün allanıp pullanması, terörün şirin gösterilmesi, estetize edilmesi de aynı şekilde bir suçtur, dünyanın her yerinde de bununla ilgili yasalar vardır, terörün övülmesi, terörün meşrulaştırılmasıyla ilgili. Dolayısıyla burada bu tartışmanın ana eksenini de kaybetmeden konun bu olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var.

Tabi ki nihai olarak takdir Meclis’indir, yani Meclis nasıl bir yol alacak. Ama Cumhurbaşkanımız bu konuda tavrını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Zannediyorum bu tavır da kamuoyundaki genel eğilimi de çok doğru bir şekilde yansıtmaktadır.”

Soru: “Kilis konusunda Sayın Cumhurbaşkanının hem geçen hafta, hem dün bazı açıklamaları oldu. Kilis’in karşı tarafının temizlenmesi gerektiğini IŞİD unsurlarından, bu konuda Türkiye’ye yardımcı olunması gerektiğini, yardımcı olunmaması halinde de Türkiye’nin bu meseleyi tek başına, kendi başına çözeceğini ifade etti. Şu anda hâlihazırda başta ABD olmak üzere koalisyonla bu konuda yürütülen bir görüşme var mıdır? Türkiye Suriye’de, Kilis’in karşı tarafına tek taraflı bir operasyon ya da bir adıma ne kadar yakın acaba?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Kilis konusunda Sayın Cumhurbaşkanımız bu süreci başından beri çok yakın takip etmektedir. Elbette Kilis’te yaşanan hadiseler hepimizi derinden üzmüştür. Orada 21 vatandaşımızı, Suriyeliler de dahil, insanı kaybettik. Bu olayların durması için iki yönlü bir tedbir paketi üzerinde çalışmalar zaten başladı.

Birincisi; Suriye tarafından DEAŞ teröristleri tarafından atılan roketlerin önlenmesi. Bununla ilgili biz koalisyonla, Amerika Birleşik Devletleri’yle yakın istişareler yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Hatta bugün de Genelkurmay Başkanımız NATO görüşmeleri toplantıları bağlamında Brüksel’de Amerikalı mevkidaşıyla, Avrupalı mevkidaşlarıyla da bu konuları görüşüyorlar şu anda.

Tabi son günlerde aldığımız bu tedbirler neticesinde hamdolsun kısmi bir iyileşmenin olduğunu söyleyebiliriz.

Suriye tarafından gelen bu tehdit daha önce de ifade ettiğimiz gibi bizim baştan beri dile getirdiğimiz bu güvenli bölge meselesinin aslında ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ama geçtiğimiz bir hafta, 10 gün gün içerisinde de biz hem koalisyon hava güçleriyle koordineli bir şekilde, hem de kendi milli imkânlarımızı kullanarak Kilis’e atış yapan bu DEAŞ teröristlerini, roket mevzilerini, roket platformlarını imha ettik ve pek çok zayiat verildi. Bu konudaki mücadelemiz en kararlı bir şekilde devam edecek.

İkinci yönü de bu alınan tedbirlerin, Kilis’te yaşayan vatandaşlarımızın uğradığı zararların telafi edilmesi, gündelik hayatın normale dönmesi için atılması gereken adımlardır. Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımız da bildiğiniz gibi Pazartesi günü İçişleri Bakanımızla birlikte Kilis Valisini, Belediye Başkanını, milletvekillerini kabul ettiler ve bu konu detaylı bir şekilde orada ele alındı. Özellikle altyapıya yönelik tedbirler, esnafın vergi ve SGK borçlarının ertelenmesi, esnafın kamu bankalarından faizsiz kredi kullanması ve aynı şekilde zarar gören vatandaşların zararlarının en hızlı bir şekilde telafi edilmesi için gerekli talimatlar bizzat Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından verilmiştir. İnşallah bu tedbirler Kilis’te uzun bir süredir bu sıkıntıları yaşayan vatandaşlarımıza bir nefes alma imkânı sağlayacaktır. Ama özellikle dediğim gibi sorunun kaynağına dönük olarak attığımız adımlar bundan sonra da kararlı bir şekilde devam edecek. Ve Türkiye’ye yönelik bu tür saldırılar kimden gelirse gelsin, ister YPG’den, ister DAİŞ’ten, ister başka bir örgütten, bunlara sıfır toleransla gerekli karşılık verilmiştir, verilmeye de devam edecektir.

Soru: “Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın nikâh törenine katılmasıyla ilgili bazı yayın organları ve çevreler tarafından eleştiriler söz konusuydu. Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Grup Toplantısında bunu gündeme getirdi. Ek olarak, bunun dışında aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik ağır sözleri vardı. Hem Genelkurmay Başkanı ile ilgili eleştirilere, hem de Kılıçdaroğlu’nun sert sözlerini nasıl değerlendirirsiniz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanlığı da bu konuda bir açıklama yaptı. Böyle bir konunun bu şekilde suiistimal edilmesi hakikaten esef verici bir durumdur. Sanki terörle mücadele eden bu askerler değilmiş, bu generaller değilmiş gibi, gecesini gündüzüne katarak bu tehditleri göğüsleyen bizim bu askerlerimiz değilmiş gibi böyle pervasızca, edep yoksunu ifadelerle Genelkurmay Başkanımıza, Cumhurbaşkanımıza saldırı yapılmasını tabii ki kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Kamuoyu o konuda en doğru hükmü her zaman vermiştir, bundan sonra da verecektir.

Bakın o gün Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamada da ifade edildiği gibi, 13:00’te Çukurca’da hayatlarını kaybeden şehitlerimizin Ankara Kocatepe Camiinde yapılan cenaze törenine katılmışlar ve oradan İstanbul’a gelmişlerdir.

Şimdi o nikâh töreniyle ilgili de bir sürü şey yazıldı çizildi, her halde siz de izlediniz. Son derece sade, Kur’an tilavetiyle başlayıp nikâh töreniyle devam eden son derece basit, sade bir nikâh töreni yapıldı. Burada müzik yok, eğlence yok, hiçbir şey yok. Buraya devlet protokolü çerçevesinde Başbakanımızın, Meclis Başkanımızın, Genelkurmay Başkanımızın, diğer devlet başkanlarının davet edilmiş olması söz konusu. Bu son derece insani bir konuyu bile böyle istismar etmeleri, aslında kendi duruşlarının ne kadar gayri milli olduğunu göstermektedir. Bu tür saldırılarla acaba kimlere hizmet ediyorlar bu insanlar, ona bakmaları gerekir. Genelkurmay Başkanımız, gerek Genelkurmay Başkanı olmadan önce, gerekse Genelkurmay Başkanı olduktan sonra Cumhurbaşkanımızın yakın bir mesai arkadaşıdır, ailece görüşmektedirler, birçok etkinlikte birlikte olmaktadırlar. Ama Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olan terör meselesini de beraber yürütmektedirler. Dolayısıyla burada böyle bir temasın olması, böyle bir insani davetin yapılmış olması, bunun istismar edilmesi, eleştiri konusu yapılması, hakikaten üzerinde düşünülmesi gereken, bu eleştirileri yapanların durduğu yeri göstermesi açısından büyük önem arz ediyor.

Aynı şey Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik galiz ifadeler için de geçerlidir. Edep yoksunu, pervasızca saldırıları siyaset zanneden bir anlayışın maalesef kötü örneklerinden birisini teşkil etmektedir.”

Soru: “Vize muafiyeti konusunda Cumhurbaşkanımızdan en son duyduk bu terör yasalarında kesinlikle bir değişikliğin yapılmayacağını. Avrupa’dan birtakım üst düzey yetkililer de, bunun olmadığı sürece vize muafiyetinin de olmayacağı şeklinde bir açıklama geldi. Şimdi gelen en son noktada, Sayın Bakanın da ziyaretinden sonra müzakereler halen devam ediyor mu, bir ilerleme söz konusu mu veya nasıl bir takvim işleyecek bu konuda? Belki de daha da önemlisi; bu vize muafiyetinde yaşanabilecek bir tıkanma söz konusu olursa, bu hâlihazırda uygulamaya konulmuş olan Türkiye ile AB arasındaki bu mülteci anlaşmasını topyekûn etkilemesi gibi bir durum söz konusu olabilir mi?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen vize sistemine dahil olması, yani Schengen ülkelerine vizesiz gidebilmesi konusu aslında yeni bir konu değil. Öncelikle şunun altını çizelim: 1959’dan, daha sonra da 63’ten beri AB’ye üye olmaya gayret eden bir Türkiye var. 2004 yılında müzakere tarihi alan, 2005 yılından beri de Avrupa Birliği ile resmi müzakere süreci yürüten bir ülkeden bahsediyoruz. Dünyanın bir başka yerindeki alakasız, ilgisiz bir ülkeden bahsetmiyoruz. Aslında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Schengen Vize sistemine çok önceden dahil olmalıydı, bir kere bu büyük bir hataydı, büyük bir ayıptı. Türkiye gibi bir ülke hem birçok Avrupa ülkesiyle NATO ittifakınız var, hem Avrupa’da yaşayan 5 milyona yakın Türk vatandaşı var, hem Türkiye ile Avrupa’nın arasında son derece geniş ekonomik, siyasi, kültürel ilişkiler varken ve biz bir müzakere süreci yürütürken Türkiye’nin Schengen sistemine dahil edilmemiş olması aslında büyük bir kusur. Ama bu kusur bizim kusurumuz değil bu Avrupa Birliği’nin kusuruydu. 2013 yılının sonunda yapılan bir anlaşmayla, biliyorsunuz Geri Kabul Anlaşması çerçevesinde de Schengen sistemine bu yılın Ekim ayında geçilmesi zaten öngörülüyor idi. Daha sonra bu mülteci krizi ortaya çıkınca bunun erkene alınması da bir anlamda yeni teşvik paketinin bir unsuru olarak gündeme getirildi, yani fasılların açılması, 3 milyar avroluk bir finansman aktarılması mülteciler için ve bu Schengen vize sisteminin tarihinin de geriye alınması. Şimdi bu çerçevede süreç son derece başarılı bir şekilde yürütüldü şu ana kadar. Ve bildiğiniz gibi Türkiye-AB Eylem Planı çerçevesinde de mültecilerin Avrupa’ya illegal yollardan geçmesini önlemek amacıyla çok önemli tedbirler alındı. Ve burada bizim, gerek bizim Güvenlik Sahil’in Europol’le yaptığı, Frontex’le yaptığı işbirliği neticesinde, gerek NATO çerçevesinde yürütülen faaliyetler neticesinde illegal geçişler konusunda çok ciddi bir düşüş yaşandı. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında, yani bir 5-6 ay önce günde yaklaşık 6 bin kişi illegal olarak Yunan adalarına ve diğer Avrupa ülkelerine geçmeye çalışırken, bugün bu sayı neredeyse 10’lara, 20’lere düşmüş durumda. Ve bunun bir neticesi olarak da Avrupa’da kısmi bir rahatlama söz konusu oldu. Şimdi bu bire-bir formülü çerçevesinde de, yani Avrupa tarafına geçen her bir Suriyeli mülteci için bir Suriyeli mültecinin legal yollardan, resmi, hukuki yollardan Avrupa’ya gönderilmesi konusu da son derece başarılı bir şekilde uygulanmaya başladı. Bunun meyvelerini gördük, neticelerini gördük. Türkiye burada üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Ama bakın Türkiye’nin yükünde bir hafifleme olmadı, biz hala 3 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyoruz, biz hala bunu kendi milli imkânlarımızla yapıyoruz. Bir 3 milyar avro fondan vesaireden bahsedildi, biz de soruyoruz, yani bu fonlar ne zaman geliyor? Sanki bazen de Avrupa’da öyle bir hava estiriliyor ki, sanki bu Türkiye’ye bir lütuf olarak verilmiş gibi, Türkiye’ye verilmiş bir para gibi yansıtılıyor. Baştan beri, Sayın Cumhurbaşkanımız ilk görüşmelerini yaptı bunun Brüksel’de, çok net bir şekilde biz ifade ettik, olayın kendisi de böyle zaten; bu para Türkiye’ye gelmiyor, bu para Suriyeli mültecilere geliyor. Dolayısıyla aslında bu parayı harcayan, harcayacak olan Avrupa Birliği kendi sokaklarını korumak için bu parayı harcıyor, Türkiye’ye bir yardım, lütuf olsun diye değil; bir kere bunun altını da bir defa daha çizmek isteriz.

Şimdi Schengen meselesiyle ilgili 72 kriter konusuna gelince, bakın biz bunların hepsini tamamladık, hakikaten Meclis’te de çok verimli, hızlı, yapıcı bir çalışma yapıldı ve bu kriterler, yasal düzenleme gerektiren konular hızlı bir şekilde hayata geçirildi. Fakat bir madde var ki, bizim bugün terörle mücadele ettiğimiz işte deminden beri konuşuyoruz, daha bu sabah bakın 1 şehit verdik, geçtiğimiz haftalar-aylar içerisinde verdiğimiz mücadele ortada. Bunlar devam ederken adeta terör örgütlerini teşvik edici, cesaretlendirici birtakım düzenlemeler yapın talebinde bulunması Avrupa Birliği’nin, bir kere Türkiye gerçeğini doğru okumadıklarını gösteriyor. Paris’te saldırı olduğunda nasıl Fransa Hükümeti birtakım ekstra tedbirler aldı ve bunlar hala devam ediyorsa şu anda, olağanüstü tedbirler hala devam ediyorsa, aynı şekilde Brüksel’e bu saldırı olduğunda Belçika Hükümeti nasıl birtakım olağanüstü tedbirler aldıysa ve bunlara da herkes destek verdiyse, terör karşısında bizim aldığımız tedbirlere, mevcut yasalara da herkesin saygı duyması gerekir. Onun da ötesinde Türkiye’ye destek olması gerekir. Çünkü Türkiye’nin güvenliği Avrupa’nın güvenliğidir, bunu açık bir şekilde gördük. Dolayısıyla bu tabloyu yok sayarak birtakım faraziyelerden hareketle ya da birtakım marjinal görüşleri esas alarak Türkiye gerçeğini doğru okumadan yapılan bu tavsiyelerin elbette bizim nezdimizde bir karşılığı yok. Biz şu anda terörle çok ciddi bir mücadele veriyoruz. Burada terör örgütüne nefes aldıracak, terör destekçilerini sevindirecek, onları cesaretlendirecek bir düzenleme içerisine girmemiz elbette söz konusu değil.

Bu konuyla ilgili Cumhurbaşkanımızın açıklamaları oldu bildiğiniz gibi. Avrupa Birliği Bakanımız Sayın Volkan Bozkır konuyla ilgili geçen hafta Strazburg’da ve Brüksel’de görüşmeler yaptılar. Şimdi tabii Avrupa Komisyonu’nun bu konuda nasıl bir yol izleyeceğini hep birlikte göreceğiz. Biz bu meselenin çözülmesini istiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Haziran’da ya da Ekim’de Schengen Vize sistemine girmesini elbette arzu ediyoruz. Daha da ötesinde Türkiye-AB Eylem Planının hayata geçirilmesi için şu anda biz zaten elimizden geleni yapıyoruz, bu konuda bir tavır değişikliği, politika değişikliği söz konusu değildir. Ama terörle mücadele konusunda Türkiye’yi ilzam eden, Türkiye gerçeklerini ıskalayan yaklaşımları da elbette bu noktada kabul etmemiz mümkün değildir.”