Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

26.02.2016

“Bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımız, başbakanlığı döneminde, 2011 yılında her türlü güvenlik risklerini de göze alarak açlıkla, terörle, kuraklıkla mücadele eden Somali’ye bir ziyaret düzenledi ve Ramazan ayında gerçekleşen o ziyaretin ardından Somali adeta dünya haritasına tekrar konmuş oldu.

Bu süre zarfında Türkiye’nin Somali’ye yaptığı yardımlar yaklaşık yarım milyar doları buldu, Türk şirketlerinin Somali’de yaptığı yardımlar da yaklaşık 100 milyon doları aştı. Geçen yılın Ocak ayında Sayın Cumhurbaşkanımızın yine Somali’ye yaptığı ziyaret sırasında bu 4 yıllık süre içerisinde yaşanan değişimi bizzat yerinde görme imkanımız oldu.

Bu yıl da inşallah önümüzdeki kısa vadede Sayın Cumhurbaşkanımızın bir Doğu Afrika seyahati kapsamında bir Somali ziyareti planlanıyor. Yine burada yürüyen projeler, eğitimle ilgili, sağlıkla ilgili, altyapıyla ilgili, havalimanı, deniz limanı ve diğer konularla ilgili çalışmaları da yerinden izleme imkanı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi dünyadaki en büyük büyükelçiliğimizi şu anda Somali’de kurmuş bulunuyoruz. Bunun da çalışmaları hemen hemen tamamlandı ve Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyareti sırasında da inşallah bu büyükelçiliğin açılışını, zatı devletleri gerçekleştireceklerdir.

Bu noktada yine bir noktanın altını çizmek isterim; Türkiye’nin Somali’ye yaptığı yardımlar da yeni bir Türkiye insani yardım modelinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu konuda hakikaten hızlı karar verebilme, yardımları direkt sahibine ulaştırma, lokmayı paylaşmanın yanında ‘balık tutmayı öğretmeyi’ de içeren bir yardım modeli geliştirildi ve bunun sonuçlarını da hamdolsun görmeye başladık.

Ama tabii Somali’de daha yapılması gereken çok şey var, uluslararası toplumun burada inisiyatif alması, Somali halkını açlığa, yokluğa, teröre terk etmemesi gerekiyor. Bizim Afrika’ya açılım politikamız bağlamında Somali’yle olan ilişkimiz, yardımlarımız da bundan sonra devam edecek.

Yine bu çerçevede bu Afrika’ya açılım politikamızın bir devamı olarak, 29 Şubat-4 Mart tarihleri arasında, yani bu Pazar başlamak üzere Sayın Cumhurbaşkanımızın Fildişi Sahilleri, Gana, Nijerya ve Gine’yi kapsayan bir resmi ziyareti olacak, bu ziyaret kapsamında da ikili ilişkiler, anlaşmalar, iş forumları yapılacak. Sayın bakanlarımızın ve bürokratların yanı sıra kalabalık bir iş adamları heyeti de Sayın Cumhurbaşkanımıza eşlik edecekler. Böylece Batı Afrika Bölgesi’nde daha önce ziyaret edilmemiş ya da çok uzun zaman önce ziyaret edilmiş bu Afrika ülkelerini de ziyaret ederek Türkiye-Afrika ilişkilerini daha da geliştirmenin gayreti içerisinde olacağız.

Bu çerçevede yine bizim insani yardımlar noktasında bildiğiniz gibi bir önceki hafta, 16 Şubat günü bildiğiniz gibi Yemen Cumhurbaşkanının Türkiye’ye bir ziyareti olmuştu. Burada da Türkiye-Yemen ilişkileri ele alandı. Ama o çerçevede özellikle Yemen’e yaptığımız insani yardımların dün itibarıyla Aden’e ulaştığını tekrar ifade etmek isterim. 6 bin tonluk bu insani yardım Cumhurbaşkanımızın da direktifleriyle Yemen’e gönderdiğimiz aslında ilk yardım konvoyu diyebiliriz. Bundan sonra da bu insani yardımlar devam edecek. Orada bir sahra hastanesi kurulması, yaralıların tedavi edilmesiyle ilgili de çalışmalarımız devam edecek.

Bugün 26 Şubat, bildiğiniz gibi aynı zamanda Hocalı katliamın da yıl dönümü. 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesinde Hocalı şehrine düzenlenen saldırıda bildiğiniz gibi toplam 613 Azerbaycan vatandaşı Ermeni işgalciler tarafından katledilmişti. Yine bu saldırı sırasında 76’sı çocuk 487 kişi yaralanmış, 1275 kişi de esir alınmıştı, o olaylar sırasında kayıp olan 150 kişinin akıbeti de hala meçhul. Sivil halka yönelik bu insanlık dışı saldırıyı burada bir kez daha kınıyor, Azerbaycan halkının yanında olduğumuzu tekrar ifade ediyoruz.

Aynı zamanda Yukarı Karabağ meselesinin çözümüyle ilgili olarak adeta artık bir durma noktasına gelmiş olan Minsk sürecinin de bir an önce başlatılması ve soruna diplomatik bir çözüm bulunmasıyla ilgili çağrımızı da yineliyoruz. Yine bu süreçte de hakkaniyetli ve kalıcı bir çözüm noktasında Azerbaycan’ın yanında olduğumuzu, ama diplomatik süreçlerin de derhal devreye sokulması gerektiğini tekrar hatırlatmak istiyoruz. Bu vesileyle tekrar Hocalı katliamında hayatını kaybeden Azerbaycanlı kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Suriye’yle ilgili bildiğiniz gibi bu gece itibarıyla Münih ateşkesi çerçevesinde yeni bir sürecin başlaması hedefleniyor. Bizim de katıldığımız ve desteklediğimiz Cenevre görüşmeleri bağlamında bildiğiniz gibi geçtiğimiz Aralık ayında Birleşmiş Milletler 2254 sayılı kararı çerçevesinde çatışmaların durdurulması ve siyasi geçiş sürecinin sağlanması kararı alınmış idi. Fakat maalesef o tarihten bu yana Esad rejimi ve destekçilerinin karadan ve havadan yaptığı saldırılar yüzünden ne 2254 nolu BM maddesi uygulanabildi, ne insani yardımlar ulaştırılabildi, ne de herhangi bir ateşkes sağlanabildi.

Tabii geldiğimiz noktada Münih’te yapılan görüşmeler neticesinde kısmi diyebileceğimiz bir ateşkesin sağlanması noktasında mutabık kalındı ve bu ateşkes bu gece 12:00 itibarıyla yürürlüğe girecek. Biz prensip olarak bu ateşkesi destekliyoruz, bu kararın alınmasında Türkiye de aktif bir rol oynadı. Fakat şu ana kadar yaşananları dikkate aldığımız zaman, Cenevre görüşmeleri ve sonrasında, hatta Münih anlaşmasının uygulanması tarihine giderken, yani bu gece itibarıyla dahi Rus uçaklarının bombardımanlarının, Esad güçlerinin karadan yaptığı saldırıların devam ediyor olması ateşkesin geleceği konusunda bizi ciddi endişelere sevk etmektedir.

Ziya Paşa’nın meşhur bir sözü vardır biliyorsunuz ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’; biz somut olarak sahada ne yapıldığını görmek istiyoruz.  Umarız bu gece başlayacak olan bu ateşkes hem çatışmaları durdurur, hem sivil ölümleri önler, hem de Suriye halkının Halep gibi, İdlib gibi farklı bölgelerde acil ihtiyaç duyduğu insani yardımların ulaştırılmasına imkan sağlar. Fakat maalesef şu an itibarıyla dahi Halep’in kuzeyinde, Azez’de, Tel Rıfat’ta, İdlib’de, Türkmen Dağı bölgesinde saldırıların devam ettiği haberleri gelmektedir. Şu ana kadar rejim bu tür müzakereleri, daha önce hatırlarsanız Viyana görüşmelerini, Cenevre görüşmelerini, hep daha fazla zaman kazanmak, mevzi kazanmak için bir araç olarak kullandı. Umarız bu sefer farklı bir netice ortaya çıkar. Ama sahada kötüye giden gidişat maalesef bu konuda çok da umutlu olmamamıza imkan sağlıyor.

Öte yandan, özellikle Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından PKK iltisaklı PKK’nın Suriye kolu olan PYD, YPG gibi örgütlerin sahadaki hareketliliği ve artık açıkça rejim saflarına geçmiş olması da bizim için ayrı bir endişe kaynağıdır. Bu noktada Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden durumlar ortaya çıktığı müddetçe, Suriye’nin neresinden gelirse gelsin, ister DAİŞ’ten gelsin, ister YPG, PYD gibi örgütlerden gelsin, Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanır, angajman kurallarını uygular.

Bu noktada şunun altını açık bir şekilde çizmek isteriz: Biz müttefiklerimizle, dost ülkelerle her konuyu müzakere ederiz, istişare ederiz, ama Türkiye’nin ulusal güvenliği asla bir müzakere ve pazarlık konusu değildir.

PKK ile PYD ve YPG arasında, öbür taraftan bu örgütlerle Esad rejimi arasında bulunan ilişkiyi görmek istemeyenler aslında başka bir hesabın içindeler. Bu ilişkinin derinliği, boyutları, aslında bu ülkelerin kendi istihbarat raporlarında da tescil edilmiştir. Fakat sahadaki birtakım fırsatları değerlendirmek adına DAEŞ’le mücadele bahanesiyle bu ilişkinin adeta yok sayılması bizim açımızdan yok hükmündedir.

Şunun altını da çizmek isterim: Zaman zaman uluslararası basında Türkiye’nin ‘Suriye’deki Kürtlerin kazanımlarından rahatsız olduğu, bunun için PYD ve YPG gibi örgütlere karşı tavır aldığı’ şeklinde asılsız, hiçbir akıl, mantık ölçüsüyle bağdaşmayan yorumların yapıldığını görüyoruz. Şunun altını ısrarla tekrar çiziyoruz: Bizim Suriye Kürtleriyle bir sorunumuz yok, bizim sorunumuz Suriye’deki terör örgütleriyledir. Bizim mücadelemiz ne Suriye Kürtleriyledir, ne Irak Kürtleriyledir, ne coğrafyadaki başka Kürtlerledir. İran veya Türkiye, bizim mücadelemiz PKK’nın güdümünde bir devlet oluşumuna doğru giden süreçle ilgidir. Türkiye sınırının hemen güneyinde PKK güdümlü bir devlet yapılanması, devlete benzer bir yapı, otonom yapı, kanton türü şeylere elbette izin vermez.

Hatırlayın, daha dünyada hiç kimse Suriye Kürtlerinin adını ağzına bile almazken, Sayın Cumhurbaşkanı 2009, 2010, hatta 2011 senesinde Suriye Kürtlerinin haklarının tanınması için Suriye rejimine çağrıda bulunmuş, kimlik kartlarının verilmesi için çaba sarf etmiştir. Düne kadar Suriye Kürtlerinin adını bile ağzına almayan çevrelerin şimdi onların temsilcisiymiş gibi ortaya çıkan birtakım terör örgütlerini yanlarına çekerek kullanmaları, ortada çok açık bir çıkar hesabının olduğunu göstermektedir.

Hatırlayın, baba Hafız El Esad Suriye Kürtlerine nasıl muamele etmişti? O dönemde de gene o Kürtlere sahip çıkan Türkiye olmuştu. Hatta gene hatırlayın, 80’li ve 90’lı yıllarda Türkiye aleyhine kullanmak için Suriye topraklarını PKK’ya açan da Hafız Esad idi, Beşar Esad’ın babasıydı. Oğlu da şu anda çok farklı bir politika izlemiyor. Daha düne kadar Kürtleri adeta yok sayan, ezen bir rejim, şimdi onları kendi kirli savaşında kullanmak için yanına çekmeye çalışıyor. Biz bu oyunun farkındayız, elbette buna müsaade etmeyiz.

Bu noktada terörle mücadele dost ve müttefik ülkeleri kendi yanında görmeyi talep etmek Türkiye’nin en doğal hakkıdır, bu konuda en ufak bir tereddüt söz konusu değildir. Bu konuda farklı düşünceleri olan, tereddüt yaşayan ülkeler varsa bunlarla bizim farklı düşünmemiz de elbette kaçınılmazdır ve doğaldır. Buradan Türkiye’nin ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda bizim geri adım atmamız hiçbir şekilde söz konusu değildir. Bugün şu veya bu bahaneyle terör örgütlerine göz yumanlar ve onlarla iş tutanlar yarın bu terör örgütlerinin kendilerine karşı silah doğrultacağından emin olabilirler. Biz bunun geçmişte çok örneklerini gördük, Ortadoğu coğrafyasında gördük, Balkan coğrafyasında gördük, başka yerlerde gördük, Afrika’da, Asya’da gördük, bu oyuna gelmemek gerekir.

Türkiye burada nasıl DAEŞ’le mücadele meşru bir mücadeleyse ve benzer terör örgütleriyle, Nusra’dır, El Kaide’dir vesaire, meşru mücadeleyse, Türkiye’nin PKK’yla ve onun Suriye uzantısı olan terör örgütleriyle mücadelesi de meşrudur, haklıdır. Nitekim Türkiye’nin Suriye konusunda yaptığı uyarıların ne kadar haklı olduğunu da son 3-4 yıllık süreç ve yaşanan dram açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu noktada mülteciler meselesiyle ilgili de son durumu sizinle paylaşmak isterim. Türkiye üzerindeki bütün ağır yüklere ve güvenlik risklerine rağmen Suriye mültecilerine ve Irak mültecilerine yönelik açık kapı politikasını devam ettirmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanken formüle ettiği açık kapı politikası neticesinde binlerce, on binlerce Suriyeli insanın hayatı kurtarılmıştır. Hamdolsun mükafat olarak bu bile Türkiye’ye yeter. Ama biz üzerimize düşen bu görevi en iyi şekilde yerine getirmeye devam edeceğiz. Şu anda 2.7 milyonu aşan mülteciler kamplarda kalıyor, şehirlerimizde kalıyor, sıfır noktasında sınırda kalan mülteciler var, ama onların ihtiyaçlarını karşılamak, minimum insani şartlara kavuşmalarını sağlamak için gerek devletimiz, gerek sivil toplum kuruluşlarımız, vatandaşlarımız, belediyelerimiz yoğun bir mücadele içerisinde devam ediyorlar.

Fakat şunun altını da tekrar çizmek isteriz ki; ‘Suriye mültecilerine kapını aç’ ya da ‘Mülteci akımını engelle’ diyen ülkeler, Suriye’de hava bombardımanlarını, Esad rejiminin karadan yaptığı saldırıları durduramadıkları müddetçe bu mülteci krizinin daha da derinleşeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu çerçevede Avrupa Birliği’yle yürütülen müzakereler neticesinde bir AB eylem planı biliyorsunuz hayata geçiriliyor. Şu anda bunun detayları çalışılıyor, projeler hazırlandı AB tarafına iletildi, iletiliyor. Bunlar da çok yakın bir zamanda hayata geçecek ve umarız Suriyeli mültecilerin daha insani şartlara kavuşması noktasında sahada bir fark yaratır diye ümit ediyoruz.

Bu noktada bir diğer konu, yine son günlerde gündemimizi yoğun bir şekilde işgal eden terörle mücadele meselesidir. Bu konuda aslında uzun uzun izahat yapmaya gerek yok, çözüm sürecini kimin sabote ettiği ve silah bırakma çağrılarına rağmen, bırakınız silah bırakmayı terörü ve şiddeti daha fazla azdıran tarafın kim olduğu bellidir. PKK terör örgütü çözüm sürecini de sabote ederek, suiistimal ederek, istismar ederek silah bırakmayacağını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Buna karşı her demokratik hukuk devletinin yaptığı şeyi yapmaktadır Türkiye Cumhuriyeti. Kamu düzenini korumak, vatandaşlarını korumak için terörle mücadele etmektedir. Operasyonlar bu bağlamda da devam edecektir.

Özellikle 17 Şubat Ankara saldırısından sonra da, gerek başkentimize, gerek diğer şehirlerimize yönelik olabilecek muhtemel saldırılara karşı da ilave tedbirler alınmıştır, en üst düzeyde de bu konu ilgili makamlarımız tarafından takip edilmektedir.

Tabi 17 Şubat Ankara saldırısı terörün vahşi ve çirkin yüzünü bir kez daha göstermiştir. Fakat saldırıdan sonra terör eylemini savunanlar, onların taziyelerine gidenler, o teröristten bir kahraman çıkartamaya çalışanlar da aynı şeklide kendi alçak, hain, çirkin yüzlerini göstermişlerdir. Hele hele siyaseti buna alet ederek ya da benzer kavramların arkasına sığınarak terörü estetize etmek, romantize etmek dünyanın hiçbir ülkesinde kabul edilebilir bir şey değildir.

Bakın, Ankara saldırısında bizim 28, daha sonra bir vatandaşımız vefat etti, 60’ın üzerinde de yaralı insanımız var. Şimdi bu saldırıyı yapan terör örgütü mensubuyla, bu canlı bombayla Suriye’de ya da Irak’ta veya dünyanın başka bir yerinde kafa kesen, toplu intihar saldırısı yapan, araçlı bombalı saldırılar yapanlar arasında ne fark var? Şimdi siz bunlar arasında böyle bir ayrım ve hiyerarşi kurmaya çalıştığınız zaman bir kere dürüst davranmamış olursunuz, tutarlı davranmamış olursunuz. Siyaseti ve medyayı ve benzer kavramları terörü meşrulaştırmak, şirin göstermek için kullananlar ne demokrasiye, ne bu millete ve vatana, ne de evrensel değerlere bağlı olmadıklarını açık bir şekilde ifade etmektedirler.

Bu noktada terörle mücadele noktasında Türkiye Cumhuriyeti’ne, hassaten de Sayın Cumhurbaşkanımıza saldıranlar ister siyasetçi olsun, ister gazete yorumcusu olsun, ister raportör olsun, ister falanca gazetenin başyazarı olsun neticeyi değiştirmez. Bunlar açıkça terör örgütünün propagandası yapmaktadır. Avrupa’da veya başka yerlerde benzer saldırılar olduğunda Türkiye nasıl açık, net bir tavır almış ve terörü lanetmiş ve bunu somut adımlarla göstermişse, aynı tavrı Türkiye’nin de müttefik ülkelerden, dost ülkelerden ve farklı çevrelerden beklemesi gayet doğaldır.

Bu noktada terörle mücadelenin öncelikli amacı, kamu düzenini kurmak, ülkemizin birlik ve beraberliğini sağlamaktır. Bunu ‘Kürtlerle mücadele, Kürtleri ortadan kaldırma, kazanımlarından rahatsız olma’ gibi lanse etmeye çalışanlar, sadece ve sadece terör örgütünün propagandasını yapmaktadırlar. Birileri Türk hükümetini beğenmeyebilir, Cumhurbaşkanımızı beğenmeyebilir; ama bu asla ve asla terör örgütlerini desteklemeyi, onlara arka çıkmayı meşrulaştırmaz. Bu hususun açık, net bir şekilde artık görülmesi gerekmektedir. Türkiye bir hukuk devletidir ve terörle mücadelede özgürlük, demokrasi, hukuk ve güvenlik dengesini de en iyi şekilde kurmanın gayreti içerisindedir, bunun dışındaki teşebbüslere elbette müsaade edilmeyecektir.

Peki, ben bu başlıklarla yetineyim. Sizin sorularınız varsa onları cevaplayalım, buyurun…

……

Soru: Dün Anayasa Mahkemesi Can Dündar ve Erdem Gül’e ilişkin olarak hak ihlali kararı verdi ve tahliyeler sabaha karşı gerçekleşti. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu kararı ve tahliyeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Tabii bu karar bir beraat kararı değil; tahliye kararı, tutuksuz yargılanmayla ilgili bir karar, dava devam ediyor. Burada konunun hassasiyeti açısından şunun altını çizmek isteriz: Dünyanın başka ülkelerinde de bu tür casusluk davaları, devletin gizli belgelerini sızdırma davaları yapıldı, yapılıyor biliyorsunuz.

Hatırlayın, Wikileaks hadisesi olduktan sonra dünyanın farklı yerlerinde, Amerika’da, İngiltere’de ne tür tedbirlerin alındığını gördük. Yani Julian Assange neden hala Ekvator’un Londra’daki büyükelçiliğinde hala sığınmış bir şekilde bulunmaktadır yaklaşık 3-3,5 yıldır; bunu düşünmek lazım. Aynı şekilde bu Wikileaks belgelerini ilk defa sızdıran Bradley Manning bildiğiniz gibi 35 yıl hapse mahkum oldu ve şu anda hapiste cezasını çekiyor. Neden bu cezalar verildi? Aynı şekilde gene bu bağlamda Edward Snowden’ın şu anda Rusya’da bir yerde gizlendiğini biliyoruz. Amerikan yönetiminin de bu kişilere karşı davalar açtığını ve buldukları yerlerde yakalayıp derhal mahkemeye çıkartacaklarını ve büyük ihtimalle çok büyük ağır cezalar alacaklarını da biliyoruz.

Şimdi bu tür benzer davalarda Batılı ülkeler bu tür tedbirler aldığında, bu hukukun üstünlüğü çerçevesinde terörle mücadele ya da devletin güvenliği noktasında alınan tedbirler olarak tarif edilirken, Türkiye’de yapılan muamelenin başka yerlere çekilmesi elbette kabul edilemez. Burada devletin güvenliğine tehdit teşkil eden bu tür olaylarda hukuki sürecin hukuka uygun bir şekilde devam etmesi esastır. Dava devam edecek, biz de tabi ki hukuki bir süreç olduğu için bunu yakından takip edeceğiz.

Soru: Bugün bir gazeteye bir haber yansıdı Cumhurbaşkanlığıyla ilgili. Oluşturulacak yeni konseylerden bahsedildi. Ekonomi konseyinin 50 kişilik bir konsey olacağı, 35 kişinin özel sektörden alınacağı gibi bilgiler var. Öncelikle nasıl bir konseyden söz ediliyor bununla ilgili bilgi verebilir misiniz? Ayrıca önümüzdeki sürece ilişkin de enerji, adalet, temel hak ve özgürlükler gibi yeni konseylerin de hayata geçirileceği belirtiliyor, bunlarla ilgili de bilgi verir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Arkadaşlar, Sayın Cumhurbaşkanımız bu konularla ilgili ta Başbakanlığı döneminden, hatta Belediye Başkanlığı döneminden beri istişareye önem veren bir siyasi liderdir. Cumhurbaşkanı olduktan sonra da bu konularda ekonomik, dış politika, enerji, eğitim, kültür, güvenlik, insan hakları vesaire konularında da toplumun farklı kesimleriyle, meslek kuruluşlarıyla, üniversitelerle, STK’larla bildiğiniz gibi yoğun istişareler yapmaktadır. Burada yaptığımız toplantılar, Beştepe sofraları, kendisinin özel gündemli toplantıları hep bu amaca matuf olarak yapılmıştır.

Bu bahsettiğiniz konuyla ilgili olarak henüz tam kararı verilmiş, kesinleşmiş bir yapı söz konusu değil. Bu yürütülen istişareler, değerlendirmeler çerçevesinde bir karar verildiği zaman bunu zaten sizlerle paylaşacağız. Ama burada dediğim gibi öncelikli amacımız bu tür istişareleri devam ettirmek, bazen bunları daha yapılandırılmış, daha sistematik bir formatta yürütmek, bazen daha esnek bir formatta yürütmek olacaktır.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanı da dokunulmazlıklarla ilgili çağrıları olmuştu geçtiğimiz günde muhtarlar toplantısında. HDP’lilerle ilgili dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili Cumhurbaşkanlığının beklentileri nelerdir? Az önce bir haber geldi, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu hakkında Sayın Cumhurbaşkanına hakaretten fezleke hazırlandığı belirtildi, hem de bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bu siyaset çatısı altında ve siyasetçi kimliği kisvesi altında teröre verilen destek konusu daha önce de gündeme geldi. Ben de demin işaret ettim arkadaşlar, hiçbir demokratik ülkede böyle bir şeyin kabul edilmesi, hatta düşünülmesi dahi mümkün değildir, yani bunun çok örnekleri var. Yani İspanya’dan tutun, Batasuna Partisi'ne destek veren, ona destek çıkan milletvekillerinin durumundan, Amerika’da El Kaide türü terör örgütlerine destek verenlerin ya da Fransa’da Charlie Hebdo saldırısından sonra teröristleri övenlere ne tür soruşturmalar yapıldığı, yüzlerce kişinin gözaltına alındığı kimliği ne olursa olsun siyasetçi, gazeteci vesaire ne tür tedbirler alındığını biliyoruz. Şimdi burada açıkça Meclis çatısı altında sorunların çözümü konuşulurken, orada siyasetin alanını değil, terör örgütünün alanını yaymaya çalışan bir yaklaşım var, bunun kabul edilmesi elbette mümkün değil. Tabi nihai karar, takdir, Meclis’indir. Bu konuda, bununla ilgili de zaten Meclis’te yürütülen bir çalışma var, müzakere var bu son günlerde de biraz hızlandı, biz de onların neticesini görmek isteriz.

Sayın Kılıçdaroğlu’yla ilgili fezleke konusunda bu tabii gene Meclis’in takdirinde olan bir konudur. Fakat şunun altını çizmek isterim: Bir kere yalan, iftira, hakareti siyaset yapmak ya da basın özgürlüğü diye takdim etmeye çalışmak kabul edilebilir bir şey değildir. Biz daha öncede ifade ettik, eleştiriye her zaman açığız, bu konuda bir endişemiz yoktur. Yapısal olabilir, daha sert eleştiriler olabilir bunlar yapılabilir. Bunlar müzakereci demokrasinin en doğal unsurlarıdır ve bunları etkin bir şekilde kullanmak da isteriz. Biz eleştiriden hiçbir zaman kaçmadık. Belli bir konudaki politikamızla ilgili olabilir, yaklaşımlarımızla ilgili olabilir, bunlardan istifade etmek isteriz.

Ama siz kalkıp her gün Cumhurbaşkanına hakareti siyaset yapmak diye takdim ederseniz, Cumhurbaşkanını ilzam etmeyi, yalan, yanlış, sahte, hayal haberlerle küçük düşürmeye kalkmayı gazetecilik, basın özgürlüğü, vesaire diye takdim etmeye kalkarsanız bunun tabi ki bir karşılığı olur. Bunu kabullenmemiz mümkün olmaz, buna elbette biz itiraz ederiz. Burası Cumhurun başıdır, Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Karşılıklı saygı içerisinde her konuyu müzakere ederiz, ama iş yalan, iftira ve hakarete döndüğü zaman bununla ilgili de net tavrımızı alırız.

Soru: Benim iki sorum olacak. İlki; CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir röportajında ‘PYD’nin terör örgütü olduğunu düşünüyor musunuz?’ sorusuna verdiği bir yanıt var: ‘Biz terör örgütü değiliz’ diye net ve somut bir açıklama yapıyorsa elbette biz bu açıklamaya önem veririz’ diyor Kemal Kılıçdaroğlu, bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci sorum: DAEŞ’le mücadele kapsamında Suudi Arabistan uçaklarının bugün buraya geleceği söylenmişti, koalisyonla işbirliği konusunda son durum nedir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi eğer terör konusunda terör örgütlerinin beyanlarını esas alacaksak bu bizi çok absürt bir noktaya götürür. O zaman El Kaide’ye soralım, ‘siz terör örgütü müsünüz’ diye. Onlar da desinler ki, ‘Hayır biz terör örgütü değiliz.’ O zaman biz ‘Evet El-Kaide terör örgütü değilmiş’ mi diyeceğiz ya da DAEŞ’e soralım, ‘Siz bir terör örgütü müsünüz?’ Onlarda bize, ‘Yok biz terör örgütü değiliz’ deseler, biz bu sefer ‘Evet DAEŞ terör örgütü değilmiş’ mi diyeceğiz? Aynı mantıkla PKK’ya soralım.

Şimdi bakın arkadaşlar, burada PKK hem Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri’nin terör örgütleri listesinde bulunan, bizim 30 kusur yıldır mücadele ettiğimiz bir terör örgütüdür. PYD ve YPG’nin 2003 yılında doğrudan PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın talimatıyla kurulduğunu herkes bilinmektedir, bunlar açık kaynaklarda bulunan bilgilerdir. PYD ve YPG’nin tüzüğüne, organizasyon yapısına, eylem biçimlerine baktığınız zaman bütün bunların PKK tarafından ve şu anda da Kandil üzerinden koordine edildiğini herkes bilmektedir.

Daha ilerisi, Türkiye tarafına geçince PKK kimliğini taşıyan, Suriye tarafına geçince YPG kimliğini taşıyan militanların, teröristlerin olduğunu da herkes bilmektedir. Şimdi bütün bunlar ortadayken hala ‘YPG bir terör örgütü mü, değil mi bir de onlara soralım, onların beyanatı esas alalım’ derseniz burada terörle mücadelede kendinizi zaafa düşürürsünüz. DAEŞ’le mücadele bağlamında uluslararası koalisyonun bir üyesi olarak Türkiye bildiğiniz gibi yoğun bir mücadele veriyor.

Daha önce Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi aslında DAEŞ’le mücadele konusunda sahada Türkiye kadar mücadele eden bir başka ülke bulmak hakikaten zor. Bakın size birkaç rakam vereyim, daha önce de paylaşmıştım, ama hatırlatmakta fayda var. Türkiye şu ana kadar DAEŞ’le mücadele bağlamında, sadece DAEŞ terör örgütüyle mücadele bağlamında 105 ülkeden yaklaşık 37 bin kişiye ülkeye giriş yasağı koydu. Yaklaşık 3700-3800 kişi sınır dışı edildi ve yaklaşık 1500-1600 kişi de bizzat tutuklandı. Bunların içerisinde Avrupa vatandaşları olanlar var, Kuzey Afrika’dan gelenler var, Türk vatandaşları var, başka yerlerden gelenler var, bunlara karşı son derece etkin bir mücadele yürütüyoruz.

İkinci olarak, gene bu DAEŞ’le mücadele kapsamında bildiğiniz gibi İncirlik Üssü’nü koalisyon uçaklarına açtık. Bu mücadelenin son bir aşaması olarak da Suudi Arabistan uçakları da İncirlik Üssünden kalkarak DAEŞ hedeflerini vurmak üzere dün itibariyle -birkaç gün içerisinde de diğerleri tamamlanacak- İncirlik Üssü’ne gelmeye başladılar.

Bu bizim DAEŞ’le mücadelede uluslararası ortak koalisyonuna verdiğimiz desteğin, oradaki konumumuzun somut ifadelerinden biridir. Dolayısıyla, hala birilerinin ‘Türkiye DAEŞ’e karşı yeteri kadar mücadele etmiyor, sınırlarını kapatmıyor’ gibi ifadelerin ne kadar anlamsız, boş olduğunu da somut bir şekilde gösteren örneklerden birisidir.

Soru:

ABD’nin terör örgütlerine bakışının tartışıldığı bu günlerde özellikle YPG ve PYD noktasında Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu çok dikkat çekici bir karar aldı, Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak tanımlayan yasa tasarısını 17 oyla kabul etti. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Öncelikle şunu söyleyeyim, tabi bu yasa tasarısı bir alt komisyonda, Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Bunun Amerika Birleşik Devletleri nezdinde yasalaşması için daha 3-4 kademeden daha geçmesi gerekiyor. Fakat o komisyonda kabul ediliyor olması bile oldukça düşündürücü. Hele böyle bir dönemde Müslüman Kardeşler örgütünün en azından son 30-40 yılda hiçbir terör eylemine karışmadığını bildiğimiz halde böyle bir tasarının gündeme getirilmesi demek ki başka gündemlerin izlendiğini ispat ediyor.

Tabii siz bu tür örgütleri, yani terörle, şiddetle ilişkisini koparmış, arasına mesafe koymuş, hatta Mısır’da seçimlere katılıp Cumhurbaşkanlığı seçimin kazanmış bir örgütü terör örgütü ilan ederseniz bu sadece DAEŞ gibi El-Kaide gibi radikal şiddet yanlısı örgütleri sevindirir. Çünkü onlar dönüp derler ki, ‘Bakın sizin izlediğiniz demokratik, barışçıl siyaset yolu yol değil.’ Dolayısıyla, onlara bir malzeme verilmiş olur. Yani bizim açımızdan dediğim gibi süreci takip edeceğiz, daha henüz birkaç aşamadan daha geçmesi gerekiyor. Ama belki bu vesileyle İslam ülkelerinde ve özellikle de Arap dünyasında demokratikleşme süreciyle ilgili olarak Batılı ülkelerin verdiği son derece kötü sınavı tekrar tartışma imkanı doğar diye düşünüyorum. Mısır’da darbeye darbe diyemeyenler ve şimdi o darbenin devamı olan rejimle her türlü işi yapanlar bir tarafta da demokrasiden, insan haklarından, basın özgürlüğünden bahsediyorlar. Bu çelişkiler öyle kolay izah edilebilir çelişkiler değil.

Soru: Türkiye, Suriye’deki krizin çözümü için koalisyonla birlikte kapsamlı bir strateji içinde bir kara operasyonun yapılması gerektiğini ifade ediyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sayın Obama’yla son görüşmesinde bu konu gündeme geldi mi acaba? Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry bir B planından bahsetti, bu bahsedilen B planı koalisyonun ortak gerçekleştireceği bir kara operasyonu olabilir mi, gelinen son nokta nedir acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Arkadaşlar, biz Suriye’ye bir kara operasyonu konusunda herhangi bir bağlayıcı açıklamada yapmadık, böyle bir hazırlığımız da söz konusu değil. Hep üzerinde durduğumuz konu uluslararası koalisyonla beraber hareket edeceğimiz yönündedir. Dolayısıyla, bizim o yönde ne tek taraflı olarak, ne de -bazen Suudi Arabistan’la deniyor- başka ülkelerle böyle bir planımız söz konusu değil. Bizim dediğimiz, DAEŞ’le mücadelede sadece havadan yapılan bombardımanların yeterli olmadığı, saha hakimiyetini sağlamak üzere hür Suriye ordusu gibi sahada bulunan muhaliflerin desteklenmesi gerektiği konusudur. Ne Türk askerinin, ne Suud askerinin, ne Amerikan askerinin bu manada Suriye topraklarına girmesini gerektiren bir durum yok. Ama oradaki muhaliflere destek verilmediği müddetçe bu hava operasyonları ki işte 1,5, 2 yıldır devam ediyor netice alınıp alınmadığını hep birlikte görüyoruz. Bunların neticeye götüren adımlar olmadığını, yeterli olmadığını ifade ettik, bu konudaki görüşümüz de değişmedi.

Soru: Ankara Gar’ı saldırısından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan DDK’ya bir talimat vermişti bunun araştırılmasıyla ilgili olarak. Bunda ne aşamaya gelindi acaba? Çünkü bu talimatın üzerinden kısa süre geçmesine rağmen yeni bir patlama yaşandı malum geçtiğimiz günlerde. Bununla ilgili yeni bir talimat alabilir miyiz ve raporlar ne zaman çıkar acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: DDK o çalışmasını devam ettiriyor. Bildiğiniz gibi DDK’nın görevi kamu kurumların, devlet kurumlarının bu konuda yaptığı çalışmaları incelemek, denetlemek ve bir rapor halinde de Sayın Cumhurbaşkanımıza arz etmek… Bu konudaki çalışması devam ediyor. Tabii hem Ankara Gar saldırısı, hem 17 Şubat saldırısı, hem de diğer İstanbul saldırıları bağlamında da güvenlik konseptimizle ilgili çok kapsamlı değerlendirmeler yapıldı. Yeni tedbirler, ilave tedbirler gündeme getirildi ve bunların neticelerini de en kısa zamanda göreceğimizi tabi ki bekliyoruz, umut ediyoruz.

Bu konuda güvenlik birimlerimiz, istihbarat birimlerimiz son derece yoğun ve koordineli bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Bu tür olaylar yaşandıktan sonra tabii ki bunları tekrar gözden geçiriyoruz; bir zaaf var mı, bir yerde bir boşluk var mı diye. Biliyorsunuz bu çerçevede İçişleri Bakanlığı’nın da yürüttüğü bir çalışma var. Müfettişler görevlendirildi, özellikle son 17 Şubat saldırısıyla ilgili. Tabii bir de bunun yanında önlenen, engellenen birçok saldırılar var, saldırı hazırlıkları var diyelim. Belki bunların hepsi basına yansımıyor, hepsi kamuoyuyla paylaşılmıyor, ama bu konuda Türkiye’nin güvenliği noktasında, güvenlik birimlerimizin, polis, asker, jandarma, istihbarat birimlerimizin, Milli İstihbarat Teşkilatımızın ilgili bütün birimlerin yoğun bir şekilde çalıştığını ifade etmek isterim.

Soru: Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu’nun bahsettiği yeni güvenlik konsepti dahilinde, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin çevresinde, içinde yeni güvenlik tedbirleri alındı mı, alındıysa nelerdir, paylaşabilir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Çok spesifik olarak yeni güvenlik tedbirleri gündeme gelmedi, zaten bizim Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’yle ilgili uygulanan son derece etkili bir güvenlik protokolü var. Yani giriş, çıkışlar, çevre, geçişler vesaire bütün bunlarla ilgili, bu güvenlik tedbirleri uygulanmaya da devam edecek. Tabii bizim arzumuz bu tür sıkıntıların ülkemizin hiçbir köşesinde yaşanmamasıdır, yani ister Ankara’da olsun, ister Sur’da olsun, ister Antalya’da olsun, ister İstanbul’da olsun. Hatta daha da ileriye gidelim Suriye’de olsun, Irak’ta olsun.

Ama şu da bir gerçek ki arkadaşlar, terör küresel bir sorun ve onunla mücadele de küresel işbirliğini gerektiriyor. Dünyanın hiçbir ülkesi hangi ölçekte olursa olsun ‘Ben terörden tamamen masunum, beni etkilemez, terör saldırıları bize ulaşmaz.’ Diyemez, bunun örneklerini gördük. Daha geçtiğimiz Kasım ayında biz G-20 Zirvesi’ne başlamadan bir gün önce Paris’in göbeğinde terör saldırıları oldu, Amerika’da oldu. Dolayısıyla, burada terörle mücadelede bölgesel ve küresel işbirliği çok büyük önem arz ediyor. Umarız terörden tamamen arındırılmış daha güzel, daha aydınlık günleri hep birlikte görürüz.”