Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

28.12.2015

 

“Sayın Cumhurbaşkanımız yılın son resmî ziyaretini yarın Suudi Arabistan'a gerçekleştirecek. Bu ziyarette özellikle savunma sanayii, karşılıklı ticaret, ithalat, ihracat ve yatırımlar bağlamında ikili ilişkilerin, bölgesel konular etraflı şekilde ele alınacak. Suudi Arabistan ile son dönemde ivme kazanan ilişkiler açısından bu ziyaret önem arz etmektedir. Bölgedeki diğer konular, Suriye, Filistin, Irak başta olmak üzere güvenlik diplomasisiyle ilgili temel başlıklar da bu ziyarette ele alınacak.

Bir diğer önemli konu yine bu bağlamda Sayın Cumhurbaşkanımızın temas trafiği çerçevesinde İslam İşbirliği Teşkilatı Liderler Zirvesi’ne 14-15 Nisan tarihlerinde Sayın Cumhurbaşkanımız başkanlık ve ev sahipliği yapacaklar. İstanbul’da yapılacak bu zirvenin gündemiyle ilgili de çalışmalarımız şu anda devam ediyor. Özellikle İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı temel siyasi, toplumsal, ekonomik sorunlar ele alınacak.

‘Bir ortak gelecek vizyonu etrafında neler yapabiliriz’; bu konular bu zirvede masaya yatırılacak. Ayrıca terörle mücadele, mezhepler arası ilişkiler, İslam ülkeleri arasında işbirliğinin artırılması gibi konular da bu zirvede ele alınacak. Sayın Cumhurbaşkanımızın konuyla ilgili davet mektupları da gönderilmeye başlandı, bununla ilgili çalışmalar yoğun bir şekilde devam ediyor.

Bir diğer önemli konu; bildiğiniz gibi geçtiğimiz Cuma günü Ukrayna’daki çatışma bölgelerinden kaçmak zorunda kalan Ahıska Türklerinin Türkiye’ye intikal sürecini başlattık. Bu, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu yıl içinde Ukrayna’ya yaptığı ziyaret sırasında gündeme gelen bir konuydu ve bu çerçevede kendilerinin talimatı, Başbakanlığın da koordinasyonunda bu intikal ve iskân sürecini başlatmış bulunuyoruz. İlk olarak 116 aile Ukrayna’dan Erzincan’a intikal ettiler. Bunların devamı da gelecek, 3 bin civarında Ahıskalı kardeşimizi Türkiye’de inşallah iskân edeceğiz.

Zira bunlar özellikle Donetsk, Luhansk gibi çatışma bölgelerinde evlerinden barklarından edilen, adeta sokakta kalan kardeşlerimizden oluşuyor. Türkiye, tabii bizim geniş coğrafyamızda bu kardeşlerimize her zaman sahip çıkmıştır, bundan sonra da sahip çıkmaya devam edecektir.

Gündemimizdeki tabii bir diğer önemli konu, Sayın Cumhurbaşkanımızın da evvelki günkü hitaplarında dile getirdiği bu terörle mücadele konusu. Bildiğiniz gibi bu konuda devletimiz, Hükümetimiz tam bir kararlılık içerisinde ve devletin bütün kurumlarıyla eşgüdüm içerisinde teröre karşı etkin bir mücadele veriyor. Son dönemde tabii bazı kayıplarımız oldu. Dün de üç uzman şehidimizi kaybettik. Öncelikle onlara ve diğer bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.

Tabii hiçbir ülke vatandaşlarının bir terör örgütü tarafından terörize edilmesine, saldırıya uğramasına, evinin-barkının işgal edilmesine asla izin vermez. Hiçbir demokratik ülke ne adına olursa olsun sokaklarında hendek kazılmasına izin vermez. Hiçbir ülke bir terör örgütünün siyasi hesapları nedeniyle toplum içerisinde husumet ekmesine asla izin vermez. Yine hiçbir demokratik ülke, hiçbir toplum terör, şiddet, siyasi hoyratlık ve şehir eşkıyalığı yaparak mevzi kazanmaya çalışan terör örgütlerine ve onların uzantılarına müsaade etmez.

Bu bağlamda zaman zaman dile getirilen ve dün en açık ifadesini bulan ‘ayrılma, ‘bölünme’, ‘özerklik’, ‘özyönetim’, ‘kanton yönetimi’ vesaire gibi fantezilerin de demokratik olgunluk içerisinde hareket eden toplumlarda bir karşılığının olmadığını ifade etmek isteriz. Başkalarının ölümü üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışanların sonu bellidir, bundan sonra da farklı olmayacaktır. Bu çerçevede terör örgütünün yaptığı cinayetler ortadayken bunları adeta aklamaya çalışan, terörü, şiddeti estetize etmeye, güzel göstermeye, şirin göstermeye çalışanların da abesle iştigal ettikleri ortadadır.

Daha da hazin olanı, tabii ki terör örgütü son dönemdeki hem Türkiye içindeki terör faaliyetleriyle, hem de yurt dışındaki propaganda faaliyetleriyle aslında bölgede önüne gelenin hizmetine girmeye hazır bir taşeron olduğunu ilan etmektedir. Türkiye karşıtlığını siyaset yapmak zannedenler, ancak başka ülkelerin ve örgütlerin birer piyonu olduklarını ilan etmektedirler. Bunların ne bizim toplumumuzda ne Türkler, ne Kürtler, ne toplumumuzun diğer katmanları, kesimleri arasında herhangi bir karşılığı elbette yoktur. Türkiye’nin birlik ve beraberliğine kasteden bu tür girişimler bugüne kadar akamete uğramış, boşa çıkartılmıştı. Bundan sonra da boşa çıkacaktır. Bu çerçevede de özellikle Güneydoğu’da 3-4 noktada devam eden terörle mücadele operasyonları kapsamlı bir şekilde devam edecektir, bundan hiç kimsenin en ufak bir tereddüdü, şüphesi olmasın.

Tabii terörle mücadele eden bir ülke olarak Türkiye aynı zamanda bölgedeki terör sorunuyla da yakından irtibatlıdır. Zira Suriye’de yaşanan savaş çerçevesinde ortaya çıkan güvenlik riskleri bizim ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir. Özellikle Suriye bağlamında yaşanan insani dramın devam ettiğini hepimiz biliyoruz. 370 binden fazla insanın ölümünden sorumlu olan bir rejimi ayakta tutmak için mücadele edenler tarihin yanlış tarafındadır. Zaten bugün itibariyle de insanlığın vicdanında mahkûm edilmişlerdir.

Fakat özellikle bir noktanın altını çizmek isterim; Suriye savaşının ortaya çıkarttığı şer aktörlerinden birisi olan DAEŞ’le mücadele bahanesiyle bölgede yeni bir siyaset inşa etmeye çalışılıyor; bu çok açık. Farklı ülkeler, örgütler DAEŞ’le mücadele, DAEŞ terörüyle mücadele bahanesiyle Suriye’de farklı bir siyaseti, Suriye üzerinden farklı bir bölge siyasetini hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda DAEŞ’le mücadelede gerçekten kimin samimi olup olmadığını da her gün daha net bir şekilde görüyoruz.

Burada özellikle bir noktanın altını ısrarla çizmek isterim, çünkü bu doğrudan Suriye siyasi geçiş süreciyle de ilgili bir konu olması hasebiyle önem arz ediyor. Bugün DAEŞ’i bahane ederek Suriye’de Esad rejimini ayakta tutmaya çalışan, onun ömür süresini uzatmaya çalışanlar aslında bilerek ya da bilmeyerek, doğrudan ya da dolaylı bir hesabın parçası olarak veya olmayarak DAEŞ’in emellerine hizmet etmektedirler. Bugün Esad rejimi ayakta kalsın diye mücadele edenler, aslında DAEŞ’le mücadelede samimi olmadıklarını, tam tersine DAEŞ canavarı üzerinden kendilerine siyasi alan açmaya çalıştıklarını da açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar.

Burada örneğin Suriye bağlamında özellikle yine DAEŞ’le mücadele bahanesiyle Rusya’nın yaptığı hava saldırılarına baktığımızda, -evvelsi gün Sayın Başbakanımız da bunu açıkladı- 4200 civarında yapılan hava saldırılarının sadece 191 tanesi doğrudan DAEŞ hedeflerine yönelik olmuştur. 30 Eylül’de Rusya’nın başlattığı hava saldırıları bugüne kadar yüzlerce sivilin de ölümüne neden olmuştur.

Ortada DAEŞ’le mücadele değil Esad rejiminin verdiği koordinatlar çerçevesinde ılımlı Suriye muhalefetine ve sivillere yönelik bir harekât yürütülmektedir. Bunun DAEŞ’le mücadeleyle, terörle mücadeleyle en ufak bir ilgisi yoktur. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi özellikle Türkmen Dağı, Bayırbucak Türkmenlerinin de bulunduğu Türkmen Dağı, Cisri Şuur-İdlib hattı üzerinde DAEŞ vesaire yoktur, buradaki insanların DAEŞ’le bir ilgisi yoktur. Bunlar onurlu, özgür bir şekilde yaşamaya çalışan Suriye vatandaşlarıdır. Bunların bir kısmı Bayırbucak Türkmenleri olması itibariyle bizimle de özel ilişkileri var. Ama buraya dönük askeri operasyonlarının, hava saldırılarının DAEŞ’le mücadeleyle uzaktan-yakından en ufak bir ilgisi yoktur.

Buna mukabil Türkiye’nin DAEŞ’le mücadele bağlamında neler yaptığına baktığımızda ortada çok daha net bir tablonun olduğunu görüyoruz. Bugüne kadar 123 ülkeden 34 bin kişiye takriben ülkeye giriş tahdidi konulmuştur. Yani bu insanların DAEŞ terörüyle ilişkili olduğu şüphesinden hareketle ülkemize giriş yasağı konulmuştur. Aynı şekilde 89 ülkeden yaklaşık 2800 şüpheli sınır dışı edilmiştir. Yine bu çerçevede Türkiye’de yapılan operasyonlar çerçevesinde de 1000 civarında kişi tutuklanmış ve bunların önemli bir kısmı şu anda yargılanmaktadır, yargıya sevk edilmiştir, adli süreçleri devam etmektedir.

Zaman zaman hala dile getirilen ‘Türkiye DAEŞ’le mücadele etmiyor’ ya da ‘yabancı terörist savaşçıların geçişine izin veriyor’ gibi iftira ve yalanların ne kadar asılsız, temelsiz olduğunu görmek açısından bu rakamları tekrar hatırlatmakta fayda görüyoruz. Türkiye, DAEŞ’le mücadelede uluslararası koalisyonun bir parçasıdır. Hava sahasını ve üslerini uluslararası koalisyona açmıştır ve DAEŞ’e karşı yürütülen operasyonlar aynı zamanda bizim hava sahamız ve üslerimiz üzerinden yürümektedir. DAEŞ’le mücadeleye Suriye bağlamında, Irak bağlamında biz destek veriyoruz, vermeye de devam edeceğiz.

Özellikle Irak’ta son günlerde gündeme gelen Başika Kampı’yla ilgili tartışmayı da bu bağlamda ele almak gerekir. Türkiye, eğitimci askerlerini, muharip değil eğitimci askerlerini buraya yine Irak Hükümeti’nin ilgili bakanlarının bilgisi dahilinde, Musul Valisi’nin bilgisi dahilinde DAEŞ’le mücadele için göndermiştir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bizim hiçbir ülkenin toprak bütünlüğü ya da egemenliğiyle ilgili en ufak bir tereddüdümüz, sorunumuz yoktur.

Hatta tam tersine hatırlarsanız, 2008-2009-2010 yıllarında ‘Irak artık bölünsün, parçalansın, böyle yürümüyor’ denildiği zamanlarda da Irak’ın toprak bütünlüğünü en fazla savunan ülke Türkiye olmuştur ve bu ilkesel duruşumuz elbette değişmemiştir. Bu konuyla ilgili Irak Hükümeti’yle yürüttüğümüz müzakereler devam ediyor, bu sorunun çözümü ve daha doğru bir çerçeveye oturtulması için de ilgili birimlerimiz temaslarını sürdürüyorlar.

Yine DAEŞ’le mücadele bağlamında bildiğiniz gibi Suudi Arabistan’ın başkanlığında başlatılan bir ‘İslam Ülkeleri Koalisyonu’ gündeme geldi, bununla ilgili de bir çalışma başlatıldı. Burada özellikle bunun iki temel ayağının olduğunu ifade etmek isterim.

Birincisi, askeri, güvenlik ve istihbarat noktasında işbirliğinin arttırılması… İkinci olarak da, terörle, özellikle DAEŞ, El Kaide gibi İslam inancını istismar eden örgütlerle dini, fikri ve toplumsal düzeyde mücadele bağlamında iki önemli ayağa sahiptir bu.

Her ülke DAEŞ ve El Kaide gibi terör örgütleriyle kendi bireysel imkânları çerçevesinde bildiğiniz gibi mücadele ediyor; ama bunlar arasında tam bir koordinasyonunun sağlanması, ortak stratejilerin geliştirilmesi ayrıca önem arz ediyor. İkinci olarak da, dini, fikri ve toplumsal düzeyde bu tür örgütlerin inancımıza yönelik istismar faaliyetlerini önlemek ayrıca önem arz ediyor. Bu bağlamda da bir dizi faaliyet şu anda planlanıyor.

Tabii burada demin ben bazı rakamlar verdim, 123 ülkeden 34 bin kişi sadece Türkiye’ye girerken yasak konulup gönderilen kişiler.... Şu soruyu sormak lazım: ‘Acaba bu insanların geldiği bu kadar ülke DAEŞ’le mücadele konusunda nasıl bir mücadele ortaya koyuyor, ne tür tedbirler alıyor, kaç kişiyi sınır dışı etmiş, ne kadar istihbarat paylaşımı yapıyor?’ Bunları da hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var. Zira tek taraflı olarak Türkiye’ye yönelik bu tür ithamları zaman zaman duyuyoruz, hala duymaya da devam ediyoruz. Bunları ret ettiğimizi bir defa daha ifade etmek isterim. Suriye’yle ilgili bazı detay konular da var ama, isterseniz sizin sorularınızla devam edelim.

Bu arada tabi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’yle ilgili de daha önce ifade etmiştim ama, yine hatırlatmakta fayda var. Bildiğiniz gibi, Külliyemiz vatanlarımızın ziyaretlerine açıldı, yoğun talebi karşılamak için de arkadaşlarımız gerekli çalışmaları yaptılar. Burası milletin evi olarak bütün vatandaşlarımıza açıktır. Vatandaşlarımız internet sayfamız üzerinden başvurmak suretiyle burayı ziyaret edebilirler. Arkadaşlarımız konuyla ilgili gerekli çalışmaları yaptılar ve inşallah bu sayıyı arttırarak devam ettireceğiz.

Soru: Bölünme, ayrılık, özerlik açıklamaları için ‘fantezi’ dediniz. Ancak Selahattin Demirtaş çok iddialı cümleler kurdu, ‘Gelecek yüzyılda bir Kürdistan olacak, bundan kaçış yok, geriye dönüş yok, korkunun ecele faydası yok’ dedi. Bu cümlelere yorumunuz ne olur? İkinci sorum; Suriye’nin kuzeyinde Fırat’ın batısına YPG’nin geçtiği yönünde iddialar var, bu doğru mudur, doğruysa Türkiye ne yapmayı planlıyor?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: İkinci sorunuzdan başlayayım. Bu Tişrin Barajı’nın DAEŞ’ten geri alınmasıyla ilgili yürütülen operasyon bağlamında bu haberler basına yansıdı; farklı rivayetler var bu konuda, geçip geçmediği konusunda. Orada biliyorsunuz, Demokratik Suriye Birlikleri ya da Güçleri adı altında Suriyeli farklı gruplardan oluşan bir grup yaptı bu operasyonu. Tabi DAEŞ’in buralardan uzaklaştırılması bizim için olumlu bir şeydir, buna bir itirazımız yok. Ama daha önce de ifade ettiğimiz gibi, PYD, YPG veya benzeri bir yapının Cerablus’da olsun, Tel Abyad’da olsun, Tişrin Barajı civarında olsun, Fırat’ın batısında veya başka noktalarda fiili bir durum yaratması asla kabul edilemez. Biz bu konuda tavrımızı açık, net bir şekilde daha önce de ifade ettik, müttefiklerimizle de bunu paylaştık. Zira bu ileride telafi mümkün olmayan yaraların açılmasına neden olacaktır.

Eğer bunlara birileri bugün ‘DAEŞ’le mücadele’ vesaire başlığı altında göz yumarsa, yarın daha önce Irak’ta konuştuğumuz şekilde Suriye’yi birarada tutmak mümkün olmaz. Burada etnik kimlik temelli, mezhep temelli, din temelli çok derin ayrışmalar olur. Zaten Suriye’nin şu anda yaşadığı temel sorun da buradan kaynaklanıyor. Yani rejimin kendi kimliğini bütün Suriye toplumuna empoze etme gayreti Suriye’yi bu noktalara getirdi.

Benzer bir şeyi bir başka etnik grup, bu Kürt olur, Arap olur, Türkmen olur hiç fark etmez; üzerinden yapmaya çalışmak sadece Suriye’deki bölünmeyi derinleştirir. Bunun Suriye’ye istikrar getirmeye, DAEŞ’le mücadeleye de herhangi bir katkısı söz konusu olmaz.

Bu bağlamda birinci sorunuza geleyim: Türkiye topraklarının mayası bellidir arkadaşlar. Daha önce de bu topraklarda bu tür çok operasyon denenmiştir ve bunların hepsi boşa çıkmıştır. Bugün bu fantezileri dile getirenler, milletin kendilerine 1 Kasım’da verdiği ya da açtığı siyasi krediyi bu şekilde dağa ipotek ederek örgütün vesayetinde siyaset yaptığını zannedenler aslında en büyük kötülüğü kendilerine oy veren o insanlara yapıyorlar.

Bizim tabi ki milli iradeye saygımız var, o partiye oy verenlere de saygımız vardır. Ama zannediyorum bu yapılan son açıklamalar her fırsatta terör örgütüne arka çıkma çabasını da bu vatandaşlarımız da gayet iyi, açık ve net bir şekilde görüyorlardır.

Bu planlar tutmayacaktır, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye kimsenin gücü yetmez; ne siyasi manada, ne fiziki manada, ne de sosyolojik manada. Bunlar sadece dağdan aldıkları talimatları şehirde tekrar ederek siyaset yaptıklarını zannederler. Bununla mevzi kazandıklarını zannederler. Ama Türkiye toplumu da bir bütün olarak Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Çerkez’iyle neyi nasıl gördüğünü de hepimiz biliyoruz. Sur’da, Cizre’de yaşanan hadiseleri biliyoruz; orada kamu düzenini kurmak ve vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini korumak için kahramanca mücadele eden askerlerimize oradaki vatandaşlarımızın nasıl sahip çıktığını, nasıl kapılarını açtığını da biliyoruz.

Ama o alçak terör örgütü mensuplarının o kapıları kırarak insanların mahremini hiçe sayarak, o insanları aşağılayarak onlar üzerinden güya siyaset ve terör yapmaya çalıştıklarını da herkes biliyor. Yapılan açıklamaları, vatandaşların yaptığı açıklamaları da biliyorsunuz. Hamdolsun, vatandaşlarımız artık bu konuda çok daha özgüvenli hareket ediyorlar, öyle terör örgütünün eşkıyalıklarına falan da boğun eğmiyorlar, eğmeyecekler. Çünkü devlet ve millet bu insanların yanındadır, onların mağduriyetini gidermek için, de her tür tedbir alınmıştır eğitiminden esnafına, ticaretinden kamu görevlisine kadar. Bu konuda devlet üzerine düşen bütün görevi yapacak ve inşallah bu terör belasından eninde sonunda bu ülke kurtulacaktır. Kurtulduğu zaman da bugün bu fantezilerini dile getirenler kendilerini nerede bulacaklar, o ada ayrı bir sorudur, onu da hep birlikte göreceğiz.

Soru: İsrail’le varıldığı belirtilen bir mutabakat söz konusu, bunda son durum nedir? İmza aşaması sanıyorum bekleniyor. Bir de, o mutabakatta yer alan bazı maddeler var, Mavi Marmara saldırısında ölenlerin ailelerine ödenecek tazminat konusu, Hamas’ın askeri kanadından bazı isimlerin sınır dışı edilmesi ve enerji konusunda bazı birtakım anlaşmalar yansıdı. Bunların ne kadarı doğru, nasıl bir mutabakattan bahsediyoruz ve son durum nedir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Arkadaşlar, bu konuyla ilgili devam eden bir müzakere süreci var. Mavi Marmara hadisesi olduğundan beri, biz önce 9, sonra 1 vatandaşımızı daha kaybettik biliyorsunuz, 10 vatandaşımızın şahadetinde bugüne kadar hep aynı şeyi söyledik, bugün de aynı şeyi söylüyoruz. O da şudur: İsrail 3 şartı yerine getirmediği müddetçe Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir normalleşme olmayacaktır. Yani mefhum-u muhalifinden değerlendirdiğinizde, yani cümleyi tersinden kurduğunuzda bu şu demektir: 3 şart yerine geldiğinde ilişkilerin normalleşmesi için bir zemin oluşacak demektir.

Bildiğiniz gibi birinci şart yerine getirildi, özür dilendi. İkinci şart, yani tazminatla ilgili bir mesafe alındı; ama henüz imza koyacak noktaya gelmiş değiliz, bununla ilgili müzakereler devam ediyor. Ama bir de üçüncü şart var, yani bu Gazze ablukasının kaldırılması, hafifletilmesi, yani Gazze’ye giden insani yardımların oluşturulması noktasında da bir üçüncü şartımız var. Türkiye bunlardan vazgeçmiş değil, bu şartları değiştirmiş değil.

Burada tabii İsrail basını üzerinden böyle bir sızdırma yapılmış olması bu müzakerelerle ilgili, haklı olarak kamuoyunda bir tepkiye yo açtı. Bu bizim arzu ettiğimiz, planladığımız bir şey de değildi. Bunlar İsrail tarafının bir sızdırması olarak ortaya çıktı. Ama dediğim gibi, biz baştan beri bu müzakerelerin, görüşmelerin olduğunu ifade ettik; zaten bu sorunu çözmek için elbette bir müzakere yapılması gerekiyor. Dolayısıyla, burada yeni, çok şaşılacak farklı bir şey söz konusu değil. Ama Türkiye’nin özellikle Filistin konusunda, Filistin halkının özgürlük mücadelesi, adalet ve onur mücadelesi konusundaki tutumu da açık ve net bellidir. Anlaşma imzalansa da, imzalanmasa da Türkiye Filistin halkının kendi devletine kavuşana kadar bu mücadelesinin yanında olmaya devam edecektir. İki devletli formül hayata geçene kadar Türkiye bu konuda üzerine düşen görevi yapmaya devam edecektir. Bu noktada bizim pozisyonumuzda herhangi bir değişiklik söz konusu değil.

Zaten baktığınız zaman Mavi Marmara hadisesinden önce de, sonra da Türkiye dünyada Filistin halkına hem Gazze’de, hem Batı Şeria’da, ama özellikle Gazze’de, çünkü onlar daha büyük bir mağduriyet içerisindeler, adeta bir açık hava hapishanesi içerisindeler. Türkiye en fazla yardım gönderen ülke olmuştur, bu pozisyonumuz da değişmedi, imkânlar ölçüsünde biz bu yardımları ulaştırmaya devam ediyoruz. Bu müzakereler elbette devam edecek; ama Türkiye’nin Filistin’in bağımsızlığı, özgürlüğü ve Filistin halkının onuru ve asaleti konusunda pozisyonunda en ufak bir değişiklik söz konusu değildir.

Bu anlaşma yapılınca biz Gazze’de yaşanan insan hakları ihlallerini görmezden geleceğiz ya da Batı Şeria’da yaşanan işgalleri görmezden geleceğiz gibi bir şey asla söz konusu değildir. Biz işgal politikalarına dün karşı olduğumuz gibi bugün de karşıyız, anlaşma imzalandıktan sonra da, -ne zaman imzalanırsa- karşı olmaya elbette devam edeceğiz. Çünkü Ortadoğu’da Filistin sorunu çözülmeden kalıcı bir barışın tesis edilmesi mümkün değildir. Bu konudaki pozisyonumuz da çok nettir.

Tabi son 3-3,5 yılda Ortadoğu’nun ve dünyanın dikkati ağırlıklı olarak Suriye meselesine kaydığı için Filistin konusunun unutulduğu zannedilebilir. Unutulmuş değil; o konu orada bütün sıcaklığıyla yaşamaya devam ediyor. Bizim umudumuz, tabi ki İsrail tarafının bu işgal politikalarından bir an önce vazgeçmesi, iki devletli formülü hayata geçirmesi, böylece hem İsrail vatandaşlarının, hem Filistin vatandaşlarının özgürlük ve güven içerisinde yaşamasını sağlayacak bir siyasi modelin orada hayata geçirilmesidir.

Soru: Ek olarak sormak istiyorum, İsrail kaynaklı bu haberler gündeme geldikten sonra Hamas’ın siyasi Büro Şefi Sayın Halid Meşal, hem Cumhurbaşkanımızla, hem de Başbakanla biraraya geldi. Bu müzakerelere Filistin kanadı nasıl bakıyor, onlar nasıl destek veriyor? O konuda da görüşlerinizi alabilir miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bildiğiniz gibi, Halid Meşal bu haberler çıktıktan birkaç gün sonra geldi, burada Sayın Cumhurbaşkanımızla, Başbakanımızla görüşmeler yaptı. Orada da bu konu elbette gündeme geldi. Kendileri Türkiye’nin, Filistin halkına verdiği destekten dolayı duydukları memnuniyeti ve teşekkürlerini ifade ettiler. Zaten bu konuda bütün Filistin taraflarının, Fetih olsun, Hamas olsun, Gazze’dekiler olsun, Batı Şeria’dakiler olsun, Türkiye’nin samimiyeti konusunda en ufak bir tereddütleri söz konusu değil, bunu da her fırsatta zaten sağ olsunlar ifade ediyorlar.

Bu süreçle ilgili de gerek Gazze’nin, gerek Batı Şeria’nın, yani Sayın Mahmud Abbas’ın da, Sayın Halid Meşal’in de yaklaşımları son derece olumludur. Burada Filistin halkının nefes almasını sağlayacak her girişime onlar da destek vereceklerini ifade ettiler. Zaten bu müzakerelerin amacı da, ikili ilişkilerin normalleşmesi kadar ayın zamanda Filistin halkının nefes almasını sağlayacak tedbirlerin hayata geçirilmesidir.

Soru: Geride bıraktığımız haftada Türkiye bir siber saldırıya maruz kaldı; bazı devlet kuruluşlarının, finans kuruluşlarının ve bankaların sitelerine erişim sağlanamadı. Saldırının boyutu nedir, bu konuda hangi önlemler alındı? Saldırının nereden geldiği noktasında herhangi bir tespit söz konusu mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bu konuda sadece Cumhurbaşkanlığı olarak bizim birimlerimiz değil, Başbakanlık, ilgili diğer bütün devlet kurumları, aynı zamanda özel sektör, bildiğim kadarıyla bir dizi bankalar ve diğer kuruluşlar da yoğun bir siber saldırıyla karşı karşıya kaldılar. Fakat hamdolsun bu geri püskürtüldü, gerekli tedbirler alındı. Gerek bizim kurumumuzla ilgili, gerekse diğer kurumlarla ilgili ciddi bir sıkıntı yaşanmadı.

Bunun kaynakları, nereden geldiğiyle ilgili tabi farklı görüşler, teoriler ortaya atıldı. Hatta bunu üstlenen bir grup ortaya çıktı, ‘biz yaptık, biz yapıyoruz’ vesaire dediler. Bununla ilgili çalışmalar devam ediyor arkadaşlar. Şu anda bizim ilgili bütün kurumlarımız, yani BTK’dır, kendi buradaki bilişim birimimizdir, diğer bütün bu konuyla ilgili birimlerimiz Başbakanlık ve diğer kurumlarda şu anda kapsamlı bir çalışma yürütüyorlar.

Bir; bir daha bu tür saldırıların önlenmesi için alınabilecek ilave tedbirler neler olabilir? İki; bunları kaynağında tespit edip kesebilir miyiz? Çünkü Türkiye içinden, Türkiye dışından olabilir bu tür saldırılar, burada herhangi bir zaaf, boşluk var mıdır? Şu ana kadar olmadı; yani hizmetler, internet hizmetleri vesaire gayet başarılı bir şekilde, yani o saldırı boşa çıktı şu anda. Ama olabilecek, gelecek muhtemel saldırılara karşı da gerekli tedbirleri arkadaşlarımız en kapsamlı şekilde alıyorlar.

Tabii siber güvenlik konusu önemli, sadece devlet kurumları açısından değil, özel şirketler, özel kurumlar, bireyler açısından da önemli. Bireysel bilgilerin mahremiyeti, korunması açısından da büyük önem arz ediyor. Bu konuda devletimiz, hükümetimiz biliyorsunuz ciddi yatırımlar yaptı geçtiğimiz yıllarda. Türkiye’de her yıl internet kullanıcı sayısı artan bir ülke; dolayısıyla bu konudaki tedbirleri en kapsamlı şekilde biz almaya ve artırmaya devam edeceğiz.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanının 2016’nın ilk yarısında acaba öngörülen bir Amerika ziyareti var mı; birinci sorum bu. İkinci sorum da, Sayın Cumhurbaşkanına ‘ağabey’ diye hitap eden Sayın Kırgız liderin Türkiye-Rusya arasındaki krizde Türkiye’nin özür dilemesini Sayın Cumhurbaşkanı nasıl değerlendirmiştir acaba? Bir de üçüncü soru olarak; Sayın Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu’na başkanlık ediyordu, yakın zamanda böyle bir organizasyon var mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: 2016 yılı içerisinde Sayın Cumhurbaşkanımızın birçok yurt dışı ziyareti olacak. Bir dizi Afrika seyahati olacak Şubat ayının başında. Bir Amerika seyahati de planlanıyor, ama henüz tarih üzerinde çalışmalar devam ediyor. Bildiğiniz gibi Maryland’de kurulan bir cami ve bir külliye var, onun açılışıyla ilgili inşallah 2016 içerisinde karşılıklı mutabık kalacağımız bir tarihle gidip inşallah onun açılışını da yapacağız. Orası hakikaten mimarisiyle, fonksiyonlarıyla Türkiye’nin de medarıiftiharı bir proje oldu. İnşallah oradaki hem Türk Müslüman topluluğuna, hem de Amerikalı Müslüman topluluğa güzel hizmetler verecek bir merkez. İnşallah yakın bir zamanda, ama dediğim gibi henüz tarih kesinleşmedi, onun üzerinde çalışıyoruz, bir ziyaretimiz olup orada açılışı da yapacağız.

Bakanlar Kurulu’yla ilgili, tabi ki belli periyotlarla bildiğimiz gibi Sayın Cumhurbaşkanımız Bakanlar Kuruluna başkanlık ediyor. Şu anda kesin bir tarih yok; çünkü daha henüz kesinleşmedi. Ama o da yakın bir zamanda belirlendiğinde onu sizinle paylaşırız.

Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın açıklamasına gelince, en hafif tabiriyle son derece talihsiz bir açıklama. Burada Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından da, kendi ulusal angajman kuralları açısından da haklı ve meşru olduğunu bütün dünya biliyor, bütün dünya kabullenmiş durumu. Biz burada Rus uçağına karşı, özellikle Rusya’ya karşı yapılmış herhangi bir hasmane tavır içerisinde olmadık. Biliyorsunuz zaten 24 Kasım günü yaşanan o hadiseden bugüne kadar, bir aydan fazla bir süre oldu, bizim devlet olarak, millet olarak ortaya koyduğumuz tavır ortadadır. Son derece ciddi, samimi, sorunu çözmeye yönelik, ama vakur bir duruş sergiledik.

Buna mukabil Rus tarafının tahrik edici, kara propagandaya yönelen seviyesiz açıklamaları maalesef devam etti. Biz yine bu sorunun müzakere yoluyla diplomatik kanallardan çözülmesinden yanayız. Bu konuda bizim kapattığımız herhangi bir kapı söz konusu değil. Elbette karşı taraf da buna olumlu cevap verirse, biz gerekli adımları atar ve bu ilişkilerin normalleşmesi için yapılması gerekenleri de birlikte yaparız. Çünkü bu gerilimin ne Türkiye’ye, ne Rusya’ya bir faydası olmadığı kanaatindeyiz. Ama bu dediğim gibi böyle bir şey olsa bile mesela Suriye konusunda Rusya’yla yaşadığımız görüş farklılıklarını ortadan kaldırmaz. Bu konudaki eleştiri hakkımız mahfuzdur ve bu konudaki itirazlarımızı da biz ifade etmeye devam edeceğiz.

Soru: Benim de üç sorum olacak. İlk sorum, İsrail Refah Bakanı’nın sözleriyle ilgili. İsrail topraklarının bir bütün olduğunu ve Filistin diye bir devletin hiçbir zaman olamayacağını ve Filistinlilerin de çevre ülkelere dağılması gerektiğini söyledi. Türkiye ile İsrail arasında böyle bir görüşme varken bu açıklamaları nasıl değerlendirmek gerekiyor, bu birinci sorum. İkinci sorum; Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanının özgürlük referandumu talimatı verdiğiyle ilgili haberler var. Türkiye acaba böyle bir şeye nasıl bakar Kürt Bölgesinin Irak’tan ayrılması konusuna? Üçüncü sorum da Başika kampıyla ilgili olacak. Şu anda gelinen nokta nedir, ne kadar askerimiz kaydırılmıştır, yine eğitimler aynı kampta mı devam edecek, yoksa başka bir kamp üzerinde bir uzlaşı sağlandı mı?

Soru: Bir de saldırı olduğu dün bir haber vardı, iddia vardı, 4-5 askerin yaralandığı, doğru mudur efendim bu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Hepsini toparlayarak cevap vereyim: Öncelikle İsrail’den gelen açıklama tabii doğrudan Türkiye’ye yönelik bir açıklama değil; fakat maalesef en azından İsrailli bazı yetkililerin Filistin halkına, Filistin topraklarına ve iki devletli çözüm formülüne nasıl baktığını ortaya koyması açısından son derece endişe verici bir açıklamadır bu.

Filistin halkı diye bir şeyin olmadığını, Filistin Devleti diye bir şeyin olmayacağını iddia ettiğiniz zaman, bu sizin varlık gerekçenizi de sorgulanır hale getirir. Bunu iddia edenler olmuştur; geçmişte de bazı Siyonistler, ‘Filistin halkı diye bir halk yoktur, ne zaman İsrail Devleti kuruldu, Araplar Filistin halkı diye bir halk icat ettiler’ diye. Bu konuda maalesef kitap yazanlar bile olmuştur.

Bu tabii en hafif tabiriyle trajikomik bir yaklaşımdır, Filistinliler yüzlerce yıldır o topraklarda yaşıyorlar, o coğrafyanın insanları olarak orada yaşıyorlar. Atalarının-dedelerinin mezarları orada, zeytin ağaçları orada, eserleri orada... Yani böyle bir tartışmayı ortaya atmak dahi abesle iştigaldir. Çünkü dediğim gibi, bunu sorgularsanız size de ‘Peki siz nereden geldiniz?’ diye sorarlar, bu tartışmanın sonu gelmez. Bugün önemli olan, iki devletli çözüm formülü etrafında bir an önce İsrail’in güvenlik talepleri kadar Filistin’in güvenlik ve özgürlük taleplerini de karşılayacak bir formülün hayata geçirilmesidir.

İkinci sorunuz, Kürt Bölgesi Irak bağlamında bağımsızlık referandumu ya da özgürlük referandumu meselesiyle ilgili olarak da, demin de ifade ettim; biz Irak’ın bütün sorunlarının Irak’ın toprak bütünlüğü, birlik-beraberliği çerçevesinde çözülmesi gerektiği kanaatindeyiz. Maalesef tabii şu anda Irak’ta ciddi bir yönetim zafiyeti var. Yani Irak topraklarının bir kısmının DAEŞ işgali altında bulunuyor olması, Bağdat siyasetinin son 5-6-7 yıldır özellikle bütün Iraklıları, Sünni, Şii, Arap, Türkmen, Kürt vesaire kucaklayacak formüller üretememiş olması, orada bu tür arayışları da tetikliyor.

Bizim tabii bu konudaki yaklaşımımız son derece net. Gerek Kürt Bölgesi’yle ilgili olsun, gerek Bağdat’la Ninova Sünni Bölgesi, yani hangi kısmına bakarsak bakalım; Irak’ın mutlaka bu sorunların Irak’ın toprak bütünlüğü içerisinde çözülmesi gerekir. Bizim bütün katkımız, çabamız da bu yönde olmuştur.

O manada biz Bağdat’la ilişki kurarken hep Erbil’le de ilişki içerisinde olduk. Çünkü Irak’ta yaşayan Kürtler de bizim için komşumuzdur, müttefikimizdir, kardeşimizdir. Ama Bağdat’ta, Irak’ın genelinde yaşayan Iraklı vatandaşlar da bizim kardeşlerimizdir, bizim komşularımızdır, adeta kader birliği yaptığımız insanlardır. Onlar arasındaki bu sorunların, gerilimlerin azaltılması için de biz elimizden gelen çabayı gösteririz. Ama dediğim gibi, bunun Irak’ın toprak bütünlüğü içerisinde olması büyük önem arz ediyor.

Son olarak yine Irak bağlamında bu Başika meselesiyle ilgili geçen gün Savunma Bakanımız da bu konuda Meclis’te bir bilgilendirme yaptı biliyorsunuz, o çerçevede devam ediyoruz. Bizim orada askerlerimiz eğitim amaçlıdır, bugüne kadar Peşmerge ve Musul gönüllüleri başta olmak üzere yaklaşık 2500 kişiye eğitim vermiştir. Bu eğitim çalışmaları da DAEŞ’le mücadele kapsamında devam etmektedir. Bizim amacımız, orada dediğim gibi herhangi bir ülkenin egemenlik hakkının ihlali asla değildir. Türkiye gibi bir ülke kalkıp bir başka ülkeye asker gönderirken herhalde bunu kendi kafasına göre yapmaz. Bu daha önce de ifade ettiğimiz gibi Irak Savunma Bakanı’yla, Musul Valisi’yle, Bağdat’taki diğer yetkililerle görüşmek suretiyle müzakere edilmiş, neticelendirilmiş bir yardım faaliyetidir.

Buraya Irak Sayın Cumhurbaşkanı geldiğinde de, Sayın Irak Başbakanı geldiğinde de bu konular konuşuldu. Tabii bizim kanaatimiz, bunu üçüncü aktörlerin tahrik ettiği, Türkiye-Irak ilişkilerini germek için bunu bir mesele haline getirdiğidir. Ama umarım Iraklılar da bu konuda bizim samimiyetimizi gördükten sonra, bu mücadelede sağladığımız katkıları gördükten sonra bu krizi de inşallah en kısa sürede aşacağız.

Soru: Yeni saldırı iddiası…

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Onunla ilgili Genelkurmay Başkanlığımızın çalışması devam ediyor. Direkt bizim askerlerimize dönük değil tabii. Geçen sefer de biliyorsunuz, ama o bölgedeki DAEŞ sınırına yakın olduğu için ara-ara birtakım çatışmaların, gerilimlerin olduğunu biliyoruz. Tabii bu bile aslında bizim son yaptığımız tahkimatın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Tabii dediğim gibi çok akışkan bir zemin var şu anda. Ramadi’de yürüyen bir mücadele var. Biliyorsunuz Irak Ordusu Ramadi’yi dün DAEŞ’ten kurtardığını, bu sabah itibariyle kurtardığını da ilan etti. Eğer bu haber de doğruysa ve onların anlattığı şekilde hakikaten Ramadi bütünüyle DAİŞ’ten temizlendiyse bu sevindirici bir gelişmedir. O çerçevede de biz Irak’taki o gelişmeleri yakın bir şekilde takip etmeye devam edeceğiz.

Peki, çok teşekkürler, iyi günler diliyorum.”