Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

09.12.2015

“Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin vatandaşların ziyaretine açılması konusu ile ilgili çalışmalar tamamlandı. İnternet üzerinden yapılan başvuruların değerlendirilmesi sürüyor. Bu ziyaretlerin ilki Cuma günü, Halkla İlişkiler Başkanlığı koordinasyonunda ve rehberliğinde gerçekleştirilecek. Zaten şu ana kadar bildiğiniz gibi muhtarlarımız, sanatçılarımız, bilim adamlarımız, sporcularımız, tabii ki bürokratlarımız, hükûmet yetkilileri, devlet yetkilileri Külliyeye belli bir program ve rutin içerisinde gelmekteydiler. Ama vatandaşlarımıza açmak suretiyle de burada Cumhurbaşkanlığı millet kaynaşmasını biraz daha güçlendireceğimize inanıyoruz. Bu ziyaretler çerçevesinde de ziyaretçilerimiz, rehberlerimizin eşliğinde Külliyenin hem değişik mimari özelliklerini, hem burada yapılan faaliyetleri yakından izleme imkânı bulacaklar.

Gündemdeki diğer birkaç konuya geçecek olursam, özellikle Suriye krizi bildiğiniz gibi bölgede büyük bir kanayan yara olmaya devam etmektedir. Bizim Suriye konusunda baştan beri çözümle ilgili ortaya koyduğumuz çerçeve bellidir. Gerek Cenevre-1 ve 2 toplantılarında, gerekse Viyana’da yapılan toplantılarda ortaya konulan çerçeveyi de biz benimsemiş durumdayız. Yani Suriye’de bir siyasi geçiş sürecinin sağlanması, bunun için şartların olgunlaştırılması esastır.

Burada nihai söz sahibi, nihai takdir sahibi Suriye halkının kendisidir. Fakat devam eden bu son derece gayriinsani kanlı kriminal savaş içerisinde Suriye halkının iradesini nasıl ifade edeceği konusu temel meselelerden birisi olarak önümüzde durmaktadır. Milyonlarca insanın mülteci haline geldiği, 370 binden fazla insanın hayatını kaybettiği yakın tarihin en büyük insani dramlarından birinin yaşandığı Suriye krizinden bahsediyoruz. Burada gerek bölge ülkeleriyle, gerek uluslararası toplumla beraber hareket eden Türkiye, bu siyasi geçiş sürecinin sağlanması için gerekli çalışmaları, koordinasyonu müttefiklerimizle yapmaya devam etmektedir.

Önümüzdeki günlerde yine yapılması planlanan Viyana toplantıları benzeri toplantılarına Dışişleri Bakanımızla katılmaya devam edecektir. Bu çerçevede dörtlü olarak başlayan, yani Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Suudi Arabistan koordinasyonunda başlayan Viyana toplantıları da siyasi geçiş sürecinin şartlarını olgunlaştırma noktasında önemli bir platform görevi görmektedir. Tabii ki biz diğer birçok müttefikimizin, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Fransa gibi müttefiklerimizin de ifade ettiği gibi Suriye’nin geleceğinde Esed’in bir yerinin olmadığı inancını koruyoruz. Bu ilkeden vazgeçmeyeceğimizi de ifade etmek isteriz. Zira birçok savaş suçu işlemiş, kendi halkına karşı kimyasal silahlardan varil bombalarına kadar her tür şiddeti uygulamış bir diktatörün, eli kanlı bir liderin Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olması sadece Suriye’deki krizi uzatır, derinleştirir, insani dramı biraz daha artırır. Bununla ilgili çalışmalar dediğim gibi devam ediyor.

Bu çerçevede Suriye muhalefetiyle ilgili yürütülen faaliyetlerin de içerisinde olduğumuzu ifade etmek isterim. Özellikle şu anda Suudi Arabistan’da yapılmakta olan Suriye Muhaliflerinin bir araya gelme toplantısını Suudi Arabistanlı yetkililerle yakın bir şekilde koordine ettik. Buradan da inşallah iyi bir netice çıkmasını bekliyoruz. Çünkü Suriye muhalefetinin birlik beraberlik içerisinde olması, bu bahsettiğimiz Cenevre 1-2, Viyana 1-2 süreçlerinin başarıya ulaşması açısından da ayrı bir önem arz ediyor. Buradaki temel sorun, şu anda önümüzde duran gerek terör meselesi, Suriye kaynaklı, DAİŞ kaynaklı terör meselesi, gerekse Avrupa’nın kapılarına dayanan ve artık küresel bir gündem haline gelen mülteci meselesi Suriye krizi sona erdirilmeden ortadan kalkmayacaktır, bu konu çok açık, net. Bunu birçok devlet yetkilisi de, uzmanlar da ifade ettiler. Eğer DAİŞ kaynaklı ve benzeri terör örgütleri, El Kaide ve benzeri terör örgütlerinin ortadan kalkmasını istiyorsak, öncelikle bu bataklığı ortadan kaldırmamız lazım. O bataklık da şu anda Suriye’de devam eden savaştır. İkinci olarak, mültecilerle ilgili ortaya çıkan insani dram da, doğrudan Suriye’de yaşanan süreçle ilgilidir.

Bu çerçevede bildiğiniz gibi 24 Kasım günü bir Rus savaş uçağının hava sahamızı ihlal etmesiyle ortaya çıkan durum da aslında yaşanan bu Suriye krizinin son maliyetlerinden birisi olarak görülmelidir. Rusya’yla ilişkilerimiz konusunda bildiğiniz gibi gerek Sayın Cumhurbaşkanımızın, gerek Sayın Başbakanımızın birçok açıklamaları oldu, bunlara benim yeni ilave edeceğim bir şey yok.

Ama şunun altını özellikle çizmek isterim: Biz gerilim siyasetinden yana değiliz. Rusya’yla ilişkileri düzeltmek ve bu savaş uçağı meselesini çözmek için de elimizde diplomatik imkânlar ve kanallar bulunmaktadır, bunların kullanılması, devreye sokulması büyük önem arz etmektedir. Onun dışında, birtakım açıklamaların, psikolojik dozu yüksek tepkilerin Türk-Rus ilişkilerine katkı sunmayacağı ortadadır. Ama Türkiye elbette hava sahası ihlal edilmiş bir ülke olarak bu konuda kendi ilkeleri ve prensipleri noktasında da net bir duruşa sahiptir.

Suriye’de özellikle Rus savaş uçaklarının yaptığı bombardımanların son haftalarda DAİŞ’le mücadele bahanesi adı altında aslında ılımlı Suriyeli muhalifleri hedef aldığı da artık bilinen bir gerçektir. Şu ana kadar Rus saldırılarının yüzde 90’dan fazlası ılımlı Suriyeli muhalifleri ve sivilleri hedef almıştır. Gerek Bayırbucak Türkmenleri bölgesinde olsun, gerekse diğer bölgelerde olsun, ancak yüzde 9-10 kadarı direkt DAİŞ hedeflerini vurmuştur. Bizim Rusya’nın Suriye’de DAİŞ hedeflerini vurmasıyla herhangi bir sorunumuz yoktur, tam tersine Türkiye DAİŞ’le mücadelede uluslararası koalisyonun bir parçasıdır, DAİŞ’e karşı etkin bir mücadele vermektedir. Hava sahamız uluslararası koalisyon uçaklarına açılmıştır, İncirlik Üssü bu çerçevede kullanılmaktadır biliyorsunuz.

Ve burada özellikle DAİŞ’le mücadele noktasında Türkiye’nin üstlendiği rolün altını bir kez daha çizmek isterim, zira zaman zaman ülkemize yönelik son derece haksız, yersiz, gerçeklerle ilgisi, alakası olmayan birtakım ithamlar ortaya atılmaktadır. Öncelikle Suriye’ye giden yabancı terörist savaşçılar konusunda Türkiye’nin aldığı son derece kapsamlı tedbirler bulunmaktadır. Suriye, Irak bağlamında 1300 kilometreden fazla sınırımızın olduğu ve güvenlik zaaflarının, savaşın yaşandığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu zor şartlar içerisinde Türkiye gerek kendi sınır güvenliğini sağlamak Suriye’yle olsun, Irak’la olsun, gerekse de dünyanın başak ülkelerinden gelen yabancı savaşçılara karşı mücadele konusunda son derece etkin tedbirler almıştır, almaya da devam etmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nin elindeki bilgilere göre, Irak ve Suriye’de DAİŞ saflarında 100’den fazla ülkede 25 bin civarında yabancı savaşçının olduğu tahmin edilmektedir. Buna Suriye ve Iraklı militanları da eklediğiniz zaman bu sayının 40-50 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Burada önemli olan nokta şu: Yabancı savaşçıların çok önemli bir bölümü Avrupa ülkelerinden gelmektedir, zaten Avrupalı liderler de kendileri de ifade etmektedirler. Tek tek ülke isimlerini saymayacağım, ama buralardan gelen yabancı savaşçıların DAİŞ saflarında savaştığını biz biliyoruz.

Tabii burada küresel bir sorun olan terörizmle mücadele küresel bir iş birliğini de gerektirmektedir. DAİŞ meselesi olsun, yabancı savaşçılar meselesi olsun, sınır güvenliği olsun bu ne tek başına Türkiye’nin sorumluluğudur, ne de tek başına Türkiye ya da başka bir ülkenin altından kalkabileceği bir meseledir, mutlaka burada uluslararası bir iş birliğine, eşgüdüme ihtiyaç vardır.

Biz DAİŞ’i 10 Ekim 2013 tarihinde terör örgütleri listesin almış bir ülkeyiz ve o tarihten bu yana da DAİŞ’e karşı aldığımız tedbirler çerçevesinde biz 110 ülkeden yaklaşık 27 bin kişiye ülkeye giriş tahdidi koyduk, 110 farklı ülkeden DAİŞ’le irtibatlı olduğu şüphesiyle ülkemize giriş sınırı, tahdidi konulmuştur, yani girmeleri engellenmiştir.

Aynı şeklide yaklaşık 2700 kişi gene DAİŞ’le irtibatlı olduğu şüphesiyle sınır dışı edilmiştir. Bunlar bizim ülkemizin vatandaşları değil, bunlar başka ülkelerin vatandaşları. Aynı çerçevede Türkiye’de yürütülen operasyonlar çerçevesinde de 1200’e yakın DAİŞ terör örgütü ile bağlantı olduğu tahmin edilen, şüphe edilen kişiler gözaltına alınmış ve bunların da önemli bir kısmı şu anda mahkemelerde yargılanmaktadır.

Dolayısıyla burada sorulması gereken soru, kaynak ülkeler acaba bu acaba bu yabancı terörist savaşçıların Suriye, Irak veya başka bölgelere gitmesi konusunda ne tür tedbirler almaktadırlar? Mesela kaç kişiyi tutuklamışlardır, kaç kişiye tahdit getirmişlerdir, kaç kişi hakkında bilgi paylaşımı yapmışlardır? Özellikle Paris saldırılarından sonra bu konuda Avrupa ülkelerinin de ciddi bir güvenlik yaklaşım sergilediğini görüyoruz. Bu bizim için herhangi bir sıkıntı kaynağı değildir, tam tersine burada iş birliği ne kadar attırılırsa, istihbarat paylaşımı ne kadar attırılırsa gerek DAİŞ’e katılan yabancı teröristler olsun, gerekse diğer terör örgütleriyle mücadele elbette daha başarılı olacaktır.

Burada kaynak ülkelerin sorunu kaynağında tespit edip engellemeleri büyük önem arz etmektedir. Yani birisi Avrupa’nın herhangi bir başkentinde veya Kuzey Afrika’da veya başka ülkelerde, kendi ülkesinden ayrılmadan önce o havaalanında durdurulsa, hatta oraya gitmeden bununla ilgili tedbirler alınsa, sorun bize yansımadan orada çözülebilecektir. Ama bu tedbirler alınmadan sürekli Türkiye’ye işte geçişe izin veriyorsunuz, bunlara karşı tedbir almıyorsunuz tarzda ithamlar elbette kabul edilemez.

Burada sınır güvenliğiyle ilgili olarak da son günlerde yapılan bazı açıklamalar var biliyorsunuz. Bu uzun sınır bölgesinde Türkiye’nin aldığı birtakım ilave tedbirler de söz konusu. Biz öncelikle bunu tabi ki kendi ulusal güvenliğimiz çerçevesinde yapıyoruz, ama terör aynı zamanda bölgesel ve küresel bir nitelik arz ettiği için bunu uluslararası ortaklarımızla, müttefiklerimizle de iş birliği içerisinde yapıyoruz. Ama kendi ulusal imkân ve kaynaklarımız açısından ifade etmek gerekirse, şu anda Türkiye’nin bütün sınır bölgelerinde, yani Bulgaristan’dan Yunanistan’a, Irak’tan Suriye’ye kadar bütün sınır bölgelerinde 50 bine yakın güvenlik görevlimiz sınır güvenliği sağlamak için şu anda görev yapmaktadır zaten. Özelikle Suriye sınırına da ilave birtakım güçler gönderildi. Bunun amacı da, dediğim gibi özellikle sınır güvenliğinin, sınırdaki insan kaçakçılığı olur, petrol kaçakçılığı olur, terör eylemleri olur, bunlara karşı ortak mücadele yürütmektir.

Bu noktada gene son günlerde ifade edilen, gene ülkemize, hassaten de Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik ifade edilen birtakım sorumsuz, hakikatlerle ilgisi olmayan açıklamalara da bir cümleyle değinmek isterim.

Özellikle bu DAİŞ petrolünün alındığı, Türkiye üzerinden götürüldüğü şeklindeki ithamlar… Gerçi geçtiğimiz günler içerisinde bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nden Almanya’ya, Fransa’dan Irak’a kadar birçok yetkili, ayrıca uzmanlar pek çok açıklamalar yaptılar, basında da geniş yer aldı. Bu iddiaların hiçbirisinin gerçeklerle bir ilgisinin olmadığı açıkça ortaya çıktı.

Burada maalesef gene merkezinde DAİŞ’in olduğu bir propaganda savaşlarıyla karşı karşıyayız. Nasıl DAİŞ şu anda Suriye’de, Irak’ta ve bölgede kendi politikasını uygulamak isteyen ülkelerin elinde elverişli bir enstrüman haline gelmişse, şu anda bir propaganda savaşının da parçası haline getirilmiş durumda. Biz geçtiğimiz günlerde de çeşitli vesilelerle ifade ettik, gerek Avrupa Birliği’nin, gerekse Amerika Birleşik Devletleri’nin açıkladığı yaptırımlar listesine baktığınız zaman, burada kimlerin DAİŞ’ten petrol alıp Esed rejimiyle iş tutuğunu, oraya parasal imkân sağladığını açık bir şekilde görüyoruz. Suriye ve Rus vatandaşlarının da içinde olduğu kişiler, şirket bu yaptırım listelerinde açıklanmışlardır. Bunları gerek Avrupa Birliği Dış İlişkiler Başkanlığı’nın, gerekse Amerika Birleşik Devletleri Hazine Bakanlığı’nın web sayfalarından bunları detaylarına ulaşabilirsiniz, bu detayların hepsi bizim elimizde de var. Hangi şirket nereden DAİŞ’in hangi rafinerisinden, hangi doğal gaz ya da petrol kaynağından ne alıyor, nereye ne götürüyor, bunların bütün belgeleri, fotoğrafları, görüntüleri elimizde var. Burada uzun uzun onları anlatmaya ihtiyaç duymuyorum, çünkü son derece açık ve net bir şekilde bu trafiğin Esed rejimiyle beraber yürütüldüğü ortadadır.

Zaten Rusların açıkladığı haritalara da baktığınız zaman, eğer onlara inanacak olsanız, herhalde bu petrol ve doğal gaz ticaretinin çok önemli bir kısmı ya rejiminde elinde, kontrolünde olan bölgeler üzerinden yürümektedir ya da PYD’nin elinde olan bölgeler üzerinden yürümektedir. Türkiye’ye yapılan bu tür ithamların aslının olmadığı da açık bir şekilde bütün bu belgelerde ortaya konmuştur.

Burada tabi terörle mücadele konusunda bir hususun altını ben özellikle çizmek istiyorum. Biz baştan beri hep terörün her türüne ve her şekline karşı olduğumuzu açık bir şekilde ifade ettik. Burada bir grup terör örgütünü bunlar kötüdür, bir grup terör örgütünü bunlar iyidir diye ayırıp, buradan hareketle bir politika üretmek yanlıştır, siyaseten de yanlıştır, ahlaken de yanlıştır. Biz DAİŞ konusunda gösterdiğimiz hassasiyeti, DAİŞ’le mücadele konusunda gösterdiğimiz kararlılığın aynısını mesela PKK’yla mücadele konusunda da dünya kamuoyundan bekliyoruz.

Sürekli DAİŞ’le ilgili yapılan yayınlar vesairenin yanında, bizim aynı zamanda PKK denen bir terör örgütüyle de yürüttüğümüz bir mücadelemiz var. Bu terör örgütü ülkemizde onlarca güvenlik gücümüze saldırmış, onları şehit etmiştir. Daha biliyorsunuz dün, evvelsi gün de yeni şehit haberleri geldi. Bu vesileyle ben hayatını kaybeden güvenlik görevlilerimize tekrar Allah’tan rahmet diliyorum. Aynı şekilde PKK’nın vatandaşlarımıza yönelik saldırıları var. İşte daha önceki gün yaşanan hadiseleri hepimiz gördük, işi cami yakmaya kadar vardırdılar, tarihî mekânlara saldırmaya kadar vardırdılar. Burada haklı olarak biz, peki dünyanın tepkisi nerede? Bu terör değil mi? Bunlar insan öldürmüyorlar mı? Bunlar terör örgütleri değil mi? PKK, Avrupa’nın, Amerika’nın ve dünyanın birçok ülkesinin terör örgütleri listesinde değil mi? Dolayısıyla, bunu talep etmek de bizim en doğal hakkımızdır.

Son olarak, bu bahiste Musul’la ilgili birkaç gündür gündem olan bir konu var biliyorsunuz. Orada özellikle gene DAİŞ’le mücadele bağlamında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Peşmerge güçlerine, halk güçleri diye bilinen gruplara verdiği eğitimle ilgili de bir trafik yaşandı biliyorsunuz. Bu yeni bir olay değil aslında, yani 2014 yılından beri Türk Silahlı Kuvvetleri orada DAİŞ’le mücadele kapmasında Irak güçlerine eğitim vermektedir. Fakat son dönemde yapılan birtakım tahkimat, özellikle DAİŞ’le ilgili güvenlik sorunlarından dolayı basına da biraz abartılı bir şekilde yansıtıldı. Burada bununla ilgili Sayın Başbakanımızın bildiğiniz gibi mevkidaşı Irak başbakanı Sayın Abadi’yle bir teması oldu, kendisine bir mektup gönderdi, bu konuların hepsinin detaylarını içeren, dışişleri bakanlarımız görüştüler, savunma bakanlarımız görüştüler, ilgili birimlerimiz bu konuyu takip ediyorlar.

Burada daha önce de ifade edildiği gibi, bizim Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği konusundaki hassasiyetimiz son derece nettir. Yani Irak’ı 3’e bölelim, parçalayalım diye tartışmaların yapıldığı dönemlerde Türkiye her zaman Irak’ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunmuştur, Irak halkının iradesinin yansıtılmasını savunmuştur. Bu nedenle de Irak Hükûmetiyle hep yakın temas içerisinde olduk, bu konuları kendileriyle detaylı bir şekilde paylaştık, bunu da tabii ki paylaşmaya devam edeceğiz. Fakat burada dediğim gibi temel mesele, DAİŞ’le mücadele konusunda kararlı bir duruşun sergilenmesi ve Iraklı kardeşlerimize de özellikle Musul’un kurtarılması noktasında gerekli desteğin verilmesidir.

Gene bu bağlamda bu işte yaptırımlar vesaire konuları biliyorsunuz gündeme geliyor, burada bir noktanın altını çizerek bu bahsi kapatmak istiyorum. Biz hiçbir zaman gerelim siyasetinden, kutuplaşma siyasetinden yana olmadık. Mesela Rusya söz konusu olduğunda üzerimdeki bütün baskılara rağmen Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımları biz doğru bulmadık, uygulamadık ve o dönemde de Rusya’yla ilişkilerimizi iyi tuttuk. Tabi bütün bunlardan sonra şimdi Rusya’nın Türkiye’ye karşı birtakım yaptırım kararları alması çelişkili bir durumdur.

Aynı şey İran için geçerlidir, zaman zaman İran’dan da birtakım açıklamalar geldiğini görüyoruz. Burada da şunun altını çizelim: Barışçıl nükleer enerjiye ulaşma konusunda biz İran’ın her zaman yanında olduk, bunun onun bir hakkı olduğunu ifade ettik. Ama tabi ki nükleer silah yapma konusunda bölgenin bütün nükleer silahlardan arındırılması konusunda da ilkesel bir duruşumuz var. Aynı şekilde biz İran’a karşı da herhangi bir yaptırım süreci içerisinde olmadık, tam tersi İran’la ilişkilerimizin, siyasi, ekonomik, kültürel boyutlarda güçlenmesi için elimizden geleni yaptık.

Aynı şekilde gene en zor zamanlarda biz her zaman Irak halkının, Irak Devleti’nin yanında olduk, gerek mültecileri kabul konusunda, gerek insani yardımların ulaştırılması konusunda, gerek askerî eğitim verilmesi konusunda, bütün bu alanlarda biz her zaman Irak’ın, Iraklı kardeşlerimizin yanında olduk, olmaya da devam edeceğiz.

Bir diğer önemli konu arkadaşlar, gündem başlığı, son zamanlarda özellikle bu Paris saldırılarından sonra Batıda yükselişe geçen İslam ve Müslüman karşıtı ırkçı eğilimler. Bunlar endişe verici noktalara ulaşmış durumdadır. Burada gene ilkesel olarak şu hususun altını çizmek isteriz: İslam’ın terörle bir ilgisi yoktur. İslam’ın adını kullanarak terör yaptığını söyleyenler bildiğiniz düpedüz teröristlerdir, terör örgütleridir. Bunları İslam’la, Müslümanların inancıyla, tarihiyle, medeniyetiyle, kültürüyle ilişkilendirmek tarihî gerçeklerle uyuşmadığı gibi siyasi anlamda da bugün sadece gerilimleri artırmaktan başka bir işe yaramaz. Başka dinler adına terör eylemi yapanlar, başka inançlar adına terörist saldırılarda bulunanlar olduğunda o din ile terör bir araya getirilmezken, İslam ve terör kelimelerinin bu kadar rahatça, sorumsuzca bir araya getirilmesi elbette kabul edilemez.

Bu noktada nasıl Avrupa’da antisemitizme bir insanlık suçu olarak karşı çıkılıyorsa, aynı şekilde İslam ve Müslüman karşıtı ırkçı eğilimlere açık ve net bir tavır sergilenmelidir, çünkü ikisi de insanlık suçudur. İkisi de bir grup insanı sadece dini inancından dolayı, milliyetinden, kültüründen, tarihinden dolayı töhmet altında bırakmakta, birtakım tehditlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu konuda da net bir tavır sergilenmesi siyasi liderlerden dini liderlere kadar bütün görevlilerin üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi büyük önem arz etmektedir. Bu süreç içerisinde tabii birçok batılı müttefikimiz, Avrupalı dostlarımız da sorumluluk sahibi açıklamalar yaptılar, bunların daha güçlendirilmesi büyük önem arz ediyor.

Son olarak bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımız Paris ve Katar ziyaretlerinden sonra da bir Türkmenistan ziyareti olacak, Türkmenistan’ın Tarafsızlık Anlaşmasının yıl dönümü münasebetiyle dost ve kardeş ülke Türkmenistan’a bir ziyaretimiz olacak. Ayrıca bu tören vesilesiyle Türkmenistan’da bulunan çeşitli liderlerle de Sayın Cumhurbaşkanımızın ikili görüşmeleri olacak.

Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın diplomasi trafiğine baktığınız zaman Paris İklim Zirvesinden Katar’a, ikili ilişkilerden Türkmenistan’a, Orta Asya coğrafyasına kadar bu geniş coğrafyada ilişkilerimizi güçlendirmek için trafiğimiz, ziyaretlerimiz, temaslarımız devam edecek. Yine aynı şekilde önümüzdeki aylarda özellikle Afrika açılımını devam ettirmek bağlamında Cumhurbaşkanımızın Afrika ülkelerine de yapacağı ziyaretler olacak.

Tabii aynı şekilde Avrupa Birliği’yle ivme kazanan ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi için gerek Sayın Cumhurbaşkanımızın, gerek Hükûmetin, Başbakanımızın, bakanlarımızın çalışmaları yoğun bir şekilde devam edecek. 2016’nın da biz bu vesileyle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir canlanma, yeni bir hız kazanma dönemi olmasını temenni ediyoruz. Ben bunlarla iktifa edeyim, sorularınız varsa birkaç sorunuzu alayım.

Soru: İran’ın doğalgazı sınırladığı yüzde 50 oranında bir sınırlama getirildiği belirtiliyor. İran bunu hava koşullarına bağladı, bir diğer yandan da yeni bir açıklama geldi, teknik olduğu belirtiliyor. Son gelişmeler nedir, neden İran gaz sınırlamasına gitti? Diğer yandan da, özellikle Rusya’yla yaşanan uçak krizi sonrası Rusya’nın da doğalgazı kesebileceği konuşuluyor. Bu noktada Türkiye’nin enerji konusunda atacağı adımlar nelerdir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: İran’dan gelen doğalgazla ilgili bu sabah Enerji Bakanlığımız bir açıklama yaptılar, ben de sabah ilgililerle görüştüm. Dün gece meydana gelen bir teknik arızadan dolayı bir nakilde azalma söz konusu olmuş. Fakat bu sabah itibariyle bu telafi edildi. Şu anda İran’dan gelen gazla ilgili Enerji Bakanlığı’nın bana verdiği bilgiye göre bir sıkıntı yok. Tekrar aynı seviyelere çıkmış durumda. Tabii bununla ilgili BOTAŞ ve ilgili birimlerimiz gerekli tedbirleri de alıyorlar. Bu tür teknik şeyler olabilir, kış aylarına giriyoruz. İran’ın da tabii kendine göre bir doğalgaz ihtiyacı var, bizim de var. Bütün bunları tabii ki artık yeni bir enerji politikası çerçevesinde değerlendirerek enerji bağımlılığı noktasında zaten atılmakta olan çok önemli adımlar vardı. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, nükleer enerji santrallerinin kurulması ve bunların bir an önce hayata geçirilmesiyle ilgili. Bu konudaki adımlarımız devam edecek. Türkiye gibi büyük, güçlü bir ülke, ekonomisi sürekli büyüyen ve ekonomik ihtiyaçları, enerji ihtiyaçları artan bir ülkenin doğal olarak enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi gerekir ki zaten baştan beri bizim yaklaşımımız hep bu yönde oldu. Bu yöndeki adımları da biz daha kapsamlı ve hızlı bir şekilde atmaya devam edeceğiz.

Soru: Antalya’da yapılan G-20 Zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşmede 15 Aralık’ta Rusya’da Üst Düzey İşbirliği Konsey Toplantısının yapılması kararlaştırılmıştı. Yaşanan gelişmelerin ardından Cumhurbaşkanının görüşme talebine Rusya tarafından olumlu bir adım, olumlu bir karşılık gelmedi. Ancak 15 Aralık’taki toplantıda son durum nedir, halen geçerli mi? Ve yeni bir temas bekleyelim mi Sayın Cumhurbaşkanı ve Rusya tarafından?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Biz baştan beri hep ifade ettik, 24 Kasım’dan beri, diplomasi kanallarını açık tutalım, bu konuda bizim pek çok çağrımız da oldu. Bu çerçevede bildiğiniz gibi Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey Lavrov’la Belgrat’ta bir görüşme yaptılar. Tabii biz bunun devamının gelmesini arzu ediyoruz. Çeşitli düzeylerde temaslar var. Ama bunların daha yapıcı ve hızlı hale gelmesi için biz gerekli çağrıları yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Bu Üst Düzey İşbirliği Konseyi, yani ÜDİK dediğimiz ya da YDSK dediğimiz Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey toplantısı da, tabi Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi burada davet sahibi Rusya tarafı olduğu için onlardan gelecek bir işarete göre biz gerekli hazırlıkları yapacağız veya bu şartlarda yapılması uygun görülürse karşılıklı istişareler neticesinde bunu değerlendiririz, yaparız. Ertelenmesi gibi bir şey söz konusu olursa bunun da gerekli istişarelerini yapar, o çerçevede hareket ederiz.

Soru: Dün İsrail Enerji Bakanının basına yansıyan açıklamaları oldu, özellikle doğalgaz ihracatı konusunda Türkiye de dahil Batı Avrupa ülkelerinin rota opsiyon olarak değerlendirilebileceği yönünde. Sizin biraz önceki doğalgazla ilgili açıklamalarınız ışığında, önümüzdeki dönemde İsrail’den bu konuda bir görüşme yapılması söz konusu olabilir mi, gündeme gelir mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bildiğiniz gibi, İsrail’le ilişkiler konusunda önce bir genel siyasi ilişkilerin normalleşmesi süreci söz konusu şu anda. Tabi burada İsrail tarafının atması gereken adımlar var. Yani hatırlarsanız bizim 3 şartımızın birincisi yerine getirilmişti; özür şartı… Daha sonra tazminat ve ambargoyla ilgili atılması gereken birtakım adımlar vardı, henüz ikinci ve üçüncü adımlarla ilgili bir hareket görmedik şu ana kadar. Bu konudaki bizim tutumumuz bellidir, nettir. Eğer İsrail tarafı bu konuda adımlar atarsa biz de tabi ki o çerçevede gerekli adımları atarız. Ama burada özellikle tazminat konusunda daha önce varılan mutabakatın hayata geçirilmesi, yani yapılan müzakerelerin neticelendirilmesi önem arz ediyor.

Tabii Filistin meselesi de önemli bir konu olarak dünya gündeminde var olmaya devam ediyor arkadaşlar, yani bu ortadan kalkmış bir mesele değil. Yani bazı maddeler halledilse bile Filistin halkının maruz kaldığı ayrımcılık, işgal politikaları elbette sadece Türkiye-İsrail ilişkilerini değil, İsrail’in bütün dünyayla ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Artık bu işgal politikalarına son verilerek Filistin halkının da nefes alabileceği, iki devletli formülün hayata geçirilebileceği bir dönem başlarsa, bütün bu alanlarda çok daha büyük bir rahatlama olacaktır, bölge halkı da mutlaka Filistin halkı başta olmak üzere rahat bir nefes alacaktır.

Soru: Musul’daki Türk askerinin mevcudiyeti dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Rusya tarafından taşındı. Rusya bunu taşırken de Irak’tan gelen bir mektup sonrası böyle bir olayı gerçekleştirdiklerini belirttiler. Ama Irak kaynakları bu mektubu doğrulamıyorlar. Bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz? Aynı zamanda, Türkiye’nin Musul’da varlığı devam edecek mi, herhangi bir çekilme söz konusu mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bu eğitim faaliyetleri çerçevesinde Musul’daki varlığımız devam ediyor arkadaşlar. Dediğim gibi, bunu Iraklı makamlarla, yetkililerle görüştük. Zaten bu yapılan anlaşmalar çerçevesinde atılmış bir adım idi. Burada bu konuyu biz Iraklılarla görüşerek çözebiliriz. Dediğim gibi buradaki temel mesele, DAEŞ’le mücadele kapsamında Iraklılara verilen destektir, bunun bir ülkenin egemenlik haklarının ihlaliyle herhangi bir ilgisi yoktur. Konuyu buraya çekmeye çalışanlar, dün Sayın Başbakanımızın da ifade ettiği gibi, açıkça bir tür provokasyon içerisindeler, bunlara hiç gerek yok. Başta da ifade ettiğim gibi, biz bu konuda da hiçbir zaman gerilimin tarafında olmadık, olmayacağız. Bu konuyu da biz diplomatik kanallarla, yetkilerimizin yapacağı görüşmelerle rahatlıkla çözebiliriz. Bu konuyla ilgili Iraklı yetkililerle temaslar artacak. Ama dediğim gibi özellikle DAEŞ’le mücadelede kararlılık konusunda herhangi bir geri adım söz konusu değil. Çünkü bakın Musul hala DAEŞ’in kontrolü altında. Orada en son biliyorsunuz Sayın Mesud Barzani’nin girişimleriyle Sincar kurtarıldı DAEŞ’in elinden. Ama Musul’un diğer bütün bölgeleri; ki Musul’da Araplar da var, Türkmenler de var, Kürtler de var, yani Irak halkı var, orada Sünni’si de var vesaire, onların bu desteğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Dolayısıyla, DAEŞ’le mücadele kapsamında bizim desteğimiz, yardımlarımız Iraklı kardeşlerimize de devam edecek.

Soru: Iraklı yetkililerle temasların artacağını söylediniz. Acaba Sayın Cumhurbaşkanının Irak Cumhurbaşkanıyla bir teması oldu mu, yakın gelecekte planlanıyor mu? Bir de, Irak Cumhurbaşkanı Türkiye’yi ziyaret etmişti, Sayın Cumhurbaşkanın da planlanan bir ziyareti var mı? Hassasiyet göz önünde bulundurulduğunda bunun biraz daha öne çekilmesi, bugünlerde Sayın Cumhurbaşkanının Irak’ı ziyaret etmesi söz konusu mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Yani şu anda hemen bugün, yarın planlanan bir şey yok. Çünkü bunlar bildiğiniz gibi belli bir takvim içerisindeki planlanan ziyaretlerdir. Sayın Başbakanımız Bağdat’ı ziyaret edeceğini ifade ettiler. Dediğim gibi farklı düzeylerde bu trafik yürür. Bizim Irak’la iletişim kurma noktasında herhangi bir sorunumuz yok arkadaşlar, yani bu Cumhurbaşkanımız düzeyinde olur, Başbakan düzeyinde olur, yani ihtiyaç duyulduğunda bu temaslar hızlandırılır. Ama dediğim gibi, şu anda böyle bir kriz havası yaratma çabası var, orada işte büyük bir krize doğru bu işi sürükleme çabası var, bunun bir kere altının boş olduğunu ifade edeyim. Bu birkaç gündür yürütülen temaslarla zaten bu konunun belli bir doğru bir zemine oturtulduğunu ifade edebilirim.

Soru: Dün Sayın Cumhurbaşkanı muhtarlara hitap ederken şöyle bir cümle kullandı: ‘Bazı seçilmişler farkında olmadan bürokratları güçlendiriyor. Eğer sen böyle hareket edersen ondan sonra bürokrat gelir senin boynunda boza pişirir, herkes yerini bilecek.’ Bu cümleleri biraz açma şansınız var mı efendim?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Sayın Cumhurbaşkanımızın o konudaki tavrını biliyorsunuz. Bütün siyasi hayatı boyunca, ta Belediye Başkanlığından itibaren bürokratik oligarşiden her zaman şikayet etmiş ve bunu da minimize etmek için gayret etmiş bir liderdir kendisi. Tabi bu öylesine karmaşık ve derin bir ilişkiler ağıdır ki, yani bürokrasiyi siz de inşa etseniz bir noktadan sonra sizin önünüze engel olarak çıkabilir. Burada temel nokta, devlet yönetiminde etkin, şeffaf ve hızlı karar alabilme mekanizmalarını inşa etmektir.

Sayın Cumhurbaşkanımız kendisi Başbakanlığı döneminde de bunu pek çok kez ifade ettiler; bütün çabaya, gayrete rağmen bazen bürokrasi ülkenin en önemli konularında, acil karar bekleyen milli meselelerinde, yatırımlarında, projelerinde, diğer konularında biraz daha ağır davranabiliyor. Bu noktada tabi bu işlerin hızlandırılması için kendisinin zaman zaman yaptığı çağrılar var. Ama tabi sadece çağrılar değil, birçok tedbirler de alındı, birçok düzenlemeler de yapıldı. Ama kolay bir şey değil, yani bu devlet mekanizması içerisinde bu süreçleri etkin bir şekilde yürütmek. Ama seçilmişlerle atanmışlar ilişkisi açısından baktığınızda herhalde bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımızın da, milletimizin de tavrı nettir.

Yani seçilmiş olan aynı zamanda sorumluluk sahibi olan kişidir, tekrar seçildiği insana, millete hesap veren, onlara karşı sorumlu olan kişilerdir, dolayısıyla sorumluluğun büyük kısmı onlardadır. Dolayısıyla, burada bir ilişki hiyerarşisi söz konusu olduğunda, kimin kime tabi olacağı söz konusu olduğunda elbette atanmış seçilmişe tabi olmak durumundadır. Bu zaten ‘devlet millet için vardır’ ilkesinin de en somut uygulamalarından biridir. Yani bizim son yıllarda Türkiye’de hamdolsun yaşadığımız en önemli yapısal dönüşümlerden bir tanesi. Bu bilincin artık yerleşmiş olmasıdır. Yani ‘millet devlet için var’ değil; ‘devlet millet için var’, millete hizmet için var. Dolayısıyla, milletin tercihleri, beklentileri onun seçimleridir esas olan, bu da tabi devletin her kademesinde uygulanması gereken bir ilkedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısı da bu çerçevede yapılmış bir çağrıdır.

Soru: Rusya Devlet Başkanı Putin düşürülen uçağın kara kutusuyla görüntü verdi ve yine Türkiye’ye yönelik suçlamalarda bulundu. ‘Sonuç ne çıkarsa çıksın Türkiye’ye yönelik tavrımız değişmez.’ dedi. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine son olarak Boğazlardan geçerken Rus gemisi füzeyle provokasyon yaşandı. Krizin derinleşmesi ve bu tür görüntülerin tekrarlanması halinde Boğazların Rusya gemilerine kapatılması söz konusu olabilir mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi tabi o görüntüler hakikaten çok çocukça tavırlar, yani bunlar devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan birtakım tutumlar, yani bunları çok ciddiye almamak gerekir. Ama öbür tarafta bizim egemenliğimize dönük sistematik bir tavra, harekete dönüşürse tabi ki Türkiye bununla ilgili gerekli tedbirleri alır, çünkü burada uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız mahfuzdur.

Tekrar ifade etmek gerekirse, bu Rusya’yla ilişkiler konusunda, yani bundan sonraki seyriyle ilgili olarak şunu da ifade etmek isterim tekrar: Biz gerilimden yana olmadık, olmayacağız; zaten son 15 gündür yaptığımız açıklamalar da bunu net bir şekilde ortaya koyuyor, ama tek taraflı haksızlığa da asla boyun eğmeyiz. Türkiye güçlü bir ülkedir, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, iş adamlarının, öğrencilerin ve diğerlerinin zarar göreceği bir durumun da ortaya çıkmasına asla izin vermeyiz. Bu konuda da biz Rus makamlarının sorumluluk içerisinde hareket edeceğini ümit ediyoruz, bu yöndeki çağrılarımızı da tekrar ediyoruz.

Soru: Türkiye Rusya’ya hiç yaptırım uygulamayacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bakın, dediğim gibi bu, önümüzdeki sürecin nasıl ilerleyeceğiyle ilgili bir konudur. Biz bunu tırmandırmaktan yana değiliz. Ama dediğim gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının hak ve hukukunu, menfaatlerini koruma noktasında gerekli tedbirleri de biz zamanı ve zemini oluştuğunda elbette almaktan da asla tereddüt etmeyiz.

Soru: Türkmenistan’daki ikili temaslar konusunda netleşen bir isim var mı acaba Sayın Cumhurbaşkanının görüşeceği?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Program üzerinde çalışılıyor şu anda. Tabii ki Türkmenistan Devlet Başkanıyla görüşme olacak, diğer devlet başkanlarıyla da program elverdiği ölçüde, -çünkü yoğun da bir program var orada- bir görüşme trafiği planlanıyor.

Soru: Ziyarette Türkiye ile Türkmenistan arasında bir enerji…

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Yok, şu anda bu bir ikili ziyaret değil. Bu yıldönümü münasebetiyle yapılan çoklu bir ziyaret; yani birçok ülkenin geldiği bir ziyaret. Bunlar belki genel manada konuşulabilir. Ama bildiğiniz gibi Türkmen gazının TANAP üzerinden Türkiye’ye ve Avrupa’ya aktarılması konusu zaten bir müddettir gündemimizde olan bir konu. Bu konu muhtemelen ele alınır, değerlendirilir, ama öyle bir anlaşma imzalanması şeklinde bir ziyaret değil bu. Belki onu önümüzdeki dönemde değerlendiririz.

Soru: Musul’daki askerlere yönelik Amerika’dan Türkiye’ye iletildiği yönünde iddialar var, bu doğru mudur?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Dediğim gibi Irak makamlarıyla biz bu görüşmelerimizi yapıyoruz ve özellikle 2014 yılında yapılan anlaşma DAEŞ’le mücadele konusunda Irak güvenlik güçlerine verilen eğitim konusu hem uluslararası ittifakla, hem de Irak makamlarıyla görüşülerek kararlaştırılmış bir eğitim programıdır. Türkiye bu işleri arkadaşlar, devlet ciddiyeti içerisinde yapar. Bunu karşı tarafın onayını almadan böyle bir şeye girişmeniz mümkün değildir. Çünkü bunu karşıdaki makamlarla beraber yapıyorsunuz, mevkidaşlarınızla beraber yapıyorsunuz. Bunun böyle gizli saklı bir şey olması zaten söz konusu değil, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde yapılır. 2014 yılında yapılan anlaşmada bütün bu taraflara bilgi verilerek ve Irak tarafının da onayı alınarak Musul Valisi başta olmak üzere yapılmış bir anlaşmaydı. Umarız DAEŞ’le mücadele konusunda bu alanda önemli neticeler elde etme imkanımız olur.”