Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın'ın Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı Sonrası Yaptığı Açıklama

04.02.2019

“Toplantıda güvenlik konusu iç ve dış güvenlik olmak üzere iki başlık şeklinde ele alındı. Bu doğrultuda Millî Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT Başkanlığının sunumları oldu. Ayrıca, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Türkiye'de kullanılan ürünlerdeki millîlik oranıyla ilgili bir sunum yaptı.

Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar da iç ve dış tehditlerle ilgili detaylı bilgi verdi. Türkiye’nin Suriye’de olsun, Irak’ta olsun, diğer bölgelerde olsun terör tehditlerine karşı kararlılıkla mücadeleye bundan sonra da devam edeceğini özellikle vurguladılar.

Bir de, bildiğiniz gibi bu hafta Milli Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet Rusya’ya gitmişti, özellikle güvenli bölge İdlib ve diğer konuları ele almak üzere Rus tarafıyla da bu temaslarımız yoğun bir şekilde devam ediyor, önümüzdeki günlerde de devam edecek.

Sayın Cumhurbaşkanımız dün de televizyon programında ifade ettiler, 14 Şubat’ta Soçi’de yapılacak zirveye de kendileri katılacaklar. Bu zirvede de, bildiğiniz gibi o mekanizma daha önce kurulmuştu, özellikle Suriye, İdlib ve Astana sürecini etraflı bir şekilde ele alacağız.

Burada tabii güvenli bölge meselesi de önem arz ediyor. Bunu hem Amerikalılarla, hem Ruslarla, hem diğer paydaşlarla, yani İranlılarla ve diğer paydaşlarımızla da konuşmaya devam ediyoruz. Bildiğiniz gibi bu konu güvenlik ve dış politika gündemimizin önemli başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Sayın Trump’ın çekilme kararından sonra Amerikan yönetiminin askeri birimlerinin bu konuda birtakım planlamalar yaptığını biliyoruz. Biz de bildiğiniz gibi burada bazı heyetleri kabul ettik, yarın da bu konunun takibi için Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey Washington’a gidecekler ve oradaki Türkiye-Suriye koordinasyon toplantılarının 3 ya da 4’üncüsü yanlış hatırlamıyorsam, buna katılacaklar ve orada da bu konu, özellikle bu güvenli bölge meselesi detaylı bir şekilde ele alınacak.

Bildiğiniz gibi bu konuda bizim temel beklentimiz, Türkiye’nin milli güvenliğini teminat altına alacak adımların atılması. Burada oluşturulacak güvenli bölge 30-35 kilometre gibi rakamlar telaffuz edildi biliyorsunuz. Bunu ne şekilde, hangi modalitelerle, sahada ne tür askeri varlıkla yapacağımız konusunda biz birtakım ilkeler açıkladık. Bu bölgenin kontrolü Türkiye’de olmalıdır, bir başka gücün kontörlünde olmamalıdır.

Çünkü gene Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi, geçmişten edindiğimiz tecrübelerle bu bölgeyi de güvence altına alabilecek tek gücün Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri olduğuna biz inanıyoruz. Bugüne kadar Cerablus bölgesinde olsun, Afrin bölgesinde olsun, İdlib bölgesinde olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili bütün birimleri, askeri, istihbari birimleri herkes için güvenliği sağlayabilecek imkan ve kabiliyetlere sahip olduğunu zaten göstermişti. Dolayısıyla Münbiç’te ve Fırat’ın doğusunda da benzer bir modelin uygulaması için bizim temel beklentimiz, bu bölgenin kontrolünün Türkiye’de olması. Bunun SDG başlığı altında ya da PYD-YPG gibi terör örgütlerine bir kalkan, bir kamuflaj olmasına Türkiye asla müsaade etmeyecektir. Bu tür fikirler düşünenler varsa bunlardan sarfınazar etmelerini tavsiye ederiz.

Çünkü bu konuda biz son 1-1,5 yılda birçok oyalama taktiğiyle karşı karşıya kaldık. Bizim bu terör örgütüne, PKK’nın Suriye’deki uzantılarına karşı kararlılığımız son derece nettir. Nitekim MİT Başkanımız da yaptığı sunumunda bu konulara değindi, Dışişleri Bakanımız da bu konulara değindiler. Dolayısıyla bu mevzu gündemimizde olmaya devam edecek, gerek Amerikalılarla, gerek Ruslarla bu konudaki müzakerelerimizi sürdüreceğiz. Ama dediğim gibi, bu bölgeden Türkiye’ye dönük herhangi bir tehdidin, terör riskinin tekrar husule gelmesine asla müsaade etmeyeceğiz, bu konuda son derece kararlı olduğumuzu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Bir diğer önemli konumuz, tabii ekonomiyle ilgili konular da ele alındı. Özellikle son dönemde piyasalarda sakin bir seyrin işlediğini, kur bazında önemli pozitif bir istikrarlaşmanın gerçekleştiğini görüyoruz. Ayrıca, bildiğiniz gibi geçen yıl özellikle turizm gelirleri noktasında Türkiye çok parlak bir yıl yaşadı, turizm gelirlerimiz arttı. Bir diğer önemli gösterge de, özellikle dış ticaret hacminde yaşanan büyüme, yani hem ihracatta, hem turizmde eş zamanlı olarak…

Bir diğer önemli gösterge de özellikle dış ticaret hacminde yaşanan büyüme, yani hem ihracatta hem turizmde eş zamanlı olarak yaşadığımız olumlu gelişmeler var. Ocak ayı itibariyle de ticaret hacmimiz yüzde 6.3’lük bir artış gösterdi ki bu Türk sanayicisinin, üreticisinin dünya pazarlarına erişiminin giderek ne kadar güçlendiğini, arttığını bir defa daha gösteriyor.

Gene bu çerçevede Hükümetimiz KOBİ’lere ve diğer firmalara üretim noktasında desteklerini devam ettirecekler. Bildiğiniz gibi Hazine ve Maliye Bakanlığımızın koordinasyonunda ilgili bütün bakanlıklarımız Bilim, Sanayi Teknoloji Bakanlığımız da başta olmak üzere sanayicimize, üreticimize farklı destek paketleri açıklamaya devam ediyorlar. Bu 2019 yılında da devam edecek ve bunun zaten semerelerini de görmeye başladık.

2019 yılında bir diğer önemli ekonomi başlığımız da enflasyonla mücadele. Bu rakamın daha aşağılara çekilmesi içinde bir dizi tedbir hayata geçirildi, bundan sonra da geçirilecek. Bununla ilgili bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının da geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalar vardı. Özellikle yılsonu itibariyle 14.6 gibi bir rakama ulaşılması bu yıl içerisinde 2020 yılında ise enflasyon hedefinin yüzde 8.2 olarak belirlenmesi ekonomimizin bünyesinin ne kadar güçlü olduğunu da bir kez daha gösteriyor.

Son günlerde speküle edilen bir konuya da bu vesileyle tekrar ben değinmek isterim: İlgili Bakanlığımız aslında açıklama yaptı; ama Türkiye’nin seçimlerden sonra IMF’ye gideceğine dair birtakım rivayetlerin dolandırıldığını tekrar görüyoruz. Ne iş çevrelerimiz, ne vatandaşlarımız bu rivayetlerin hiçbirisine itibar etmesinler lütfen. Bunlar tamamen Türk ekonomisiyle ilgili algıyı bulandırmaya dönük algı operasyonlarıdır. Bu operasyonların nereden yapıldığını da az çok tahmin ediyoruz, nerelerden geldiğini de görüyoruz bunları izlediğimizi de bir kez daha ifade etmek isteriz. Ama altını tekrar net bir şekilde çizmek isterim ki, Türkiye’nin IMF’yle hiçbir şekilde ne seçimden önce, ne de seçimden sonra bir teması, ilişkisi, yeni bir süreci söz konusu bile değildir. IMF yılları artık Türkiye, geride kalmıştır. Bu konuda kimse herhangi bir yanlış düşünce içerisinde olmasın.

Bir diğer önemli başlığımız da bildiğiniz gibi yarın Yunanistan Başbakanı Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunuyor. 2 gün olarak planlanan bu ziyaretin ilk ayağı yarın Ankara’da gerçekleşecek. Sayın Çipras öncelikle Başkan Yardımcımız Fuat Oktay tarafından onunla görüşecek, ardından Cumhurbaşkanımız tarafından kabul edilecek.

Tabii Yunanistan’la yoğun bir gündemimiz var; ikili, ticari, ekonomik ilişkilerimizin yanı sıra Ege’deki gelişmeler, enerji, TAP, Türk Akımı, Batı Trakya’daki Türk azınlığı, Türkiye’de yaşayan Rum azınlığı, bunların konuları, Ege, Akdeniz kıta sahanlığı, adalar ve bütün bu konularla ilgili yarın yoğun bir gündemimiz olacak. Sayın Çipras’ın buraya gelmeden önce bugün Anadolu Ajansına yaptığı açıklamalar memnuniyet verici, bu yaklaşımlarının pozitif ve iyi niyetli olduğunu göstermektedir. Yarınki görüşmelerin de biz bu çerçevede gerçekleşeceğine inanıyoruz.

Yalnız bu vesileyle şunu da ifade etmek isterim: Bugün sunumunda Dışişleri Bakanımız da, Milli Savunma Bakanımız da Kabine Toplantısında altını çizdiler, Türkiye gerek Ege’de, gerek Akdeniz’de gerekse Karadeniz’de egemenlik haklarından doğal temel haklarını savunmak için bugüne kadar gösterdiği kararlı tutumu bundan sonra da göstermeye devam edecektir. Kim tarafından gelirse gelsin, özellikle Doğu Akdeniz’de bir oldubittiye Türkiye’nin göz yummayacağını herkesin bilmesi gerekir.

Zira Akdeniz’in bir barış denizi haline gelmesi, kaynakların eşit ve adil bir şekilde bulunması, çıkartılması ve paylaşılmasıyla mümkün olabilir. Şu veya bu gerekçeyle özellikle Kıbrıs Rum tarafının belli ülkelerle yaptığı anlaşmalar çerçevesinde defakto durumlar yaratmaya çalışmasının beyhude bir çaba olduğunu bir kez daha ifade etmek isteriz, Türkiye bunları asla kabul etmeyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti uluslararası hukuk çerçevesinde Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’yle bir dizi anlaşma imzalamıştır ve Enerji Bakanlığımız da bildiğiniz gibi bugün Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ın etrafında kendisine tahsis edilen bölgelerde de arama çalışmaları yapmaktadır. Yakında sondaj çalışmalarının başlayacağını da öngörüyoruz, bu çalışmalar devam edecektir. Türkiye’yi tabiri caizse Antalya Körfezine hapsetmeye çalışan yaklaşımların bizim açımızdan kabul edilebilir olmadığını bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Bir diğer konu, bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımız Ürdün Kralını da dün Vahdettin Köşkü’nde ağırladı. Ürdün bizim çok iyi ilişkilerimizin olduğu bir kardeş, dost, müttefik ülkedir. Ve özellikle hem ikili ticari ilişkilerimiz, serbest ticaret anlaşmasının yeniden tesis edilmesi, Filisin meselesi ve diğer bölgesel konular, Suriye başta olmak üzere etraflı bir şekilde burada ele alındı. Ürdün’le bu yakın temaslarımızı bundan sonra da devam ettireceğiz.

Suriye bahsiyle ilgili bir cümle daha eklemek istiyorum: Demin özellikle Fırat’ın doğusuna yoğunlaştık; ama bu Münbiç yol haritasının uygulamasıyla ilgili çağrımızı buradan tekrar etmek istiyorum. Amerikalı yetkililerle bu konuyu uzun bir süredir müzakere ediyoruz. Şu ana kadar aslında bu anlaşmanın çoktan ya da yol haritasının çoktan hayata geçirilmiş olması gerekirdi. Oyalama taktiklerinin kimseye bir faydası olmayacaktır.

İki müttefik olarak, iki NATO üyesi ülke olarak artık bu Münbiç yol haritasının ivedilikle daha fazla gecikme olmadan hayata geçirilmesi hem ikili ilişkilerimiz, hem bölgenin güvenliği, hem de Suriye’deki süreç açısından büyük önem arz ediyor. Sayın Dışişleri Bakanımızın yarın yapacağı ziyarette de tabii bu konu etraflı bir şekilde ele alınacak. Ama Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin beklentisinin de bu yol haritasının bir an önce uygulanması olduğunun altını özellikle çizmek istiyorum.

Soru: Müsaadenizle iç ve dış ayrı olmak üzere iki sorum olacak. Öncelikle güvenli bölge konusunda ABD’yle bir anlaşmaya varıldığı iddiası yabancı basında dillendiriliyor. Böyle bir iddia doğru mudur, anlaşma sağlandıysa hangi noktalarda böyle bir anlaşma sağlandı? İkinci sorum içi politikaya yönelik olacak: Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan dün katıldığı bir televizyon programında değindi, yeni askerlik sistemiyle ilgili 3-6-9 aylık bir sistemden bahsetti. Başka bir detay söz konusu mudur?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: Öncelikle bu basında çıkan güvenli bölgeyle ilgili bir anlaşmaya varıldı haberlerinin doğru olmadığını ifade etmek isterim, bu konuda müzakereler hala devam ediyor. Yine başta da söylediğim gibi, bir oldubittiyle burayı adeta PYD-YPG terör örgütünü koruyan bir tampon bölge haline getirme yaklaşımlarını kesin olarak reddettiğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum. Burası güvenli bölge olacaktır, şu veya bu terör örgütünü korumak için kurulacak bir tampon bölge olmayacaktır. Türkiye bunu asla müsaade etmez, bunu kabul etmemiz mümkün değil.

Amerikalı mevkidaşlarımızla yaptığımız müzakerelerin aslında özünü de bu oluşturuyor şu anda. Sayın Trump’ın 20 mil olarak açıkladığı güvenli bölge, Türkiye’yi, Türkiye sınırını ve o bölgede yaşayan Suriyelileri korumayı hedeflemektedir, başka bir düşünceyle, başka bir saikle birileri birtakım planlar yapıyorsa, Türkiye’nin buna onay vermeyeceğini bilmeleri gerekir.

İşte bu bölgeye bir uluslararası güç konuşlandırılsın, Türkler olmasın vesaire gibi birtakım fikirlerin de ortaya atıldığını görüyoruz. Yani açıkçası Sayın Trump’ın koyduğu iradeden sonra ilgili birimlerin bu konuyu sürekli böyle bulandırması bizi de düşündürüyor. Hangi saiklerle, hangi amaçlarla bu açıklamaları yaptıklarını, bu tür planlar üzerinde çalıştıklarını anlamakta zorlanıyoruz. Bu o kadar zor bir konu değil, yani biz daha önce de bunu defalarca ifade ettik.

Amerika Birleşik Devletleri Obama döneminde YPG ve PYD’ye bu askeri desteği verene kadar, Suriye’de eli silahlı şu kadar bölgeyi kontrol eden, elinin altında bu kadar silahlı askeri olan bir YPG-PYD diye bir örgüt yoktu. Yani üç yıl önce böyle bir örgüt yoktu, bu güce sahip bir örgüt yoktu, Amerikan koruma kalkanı ve desteği çekildikten sonra gene Suriye’de böyle bir örgüt olmayacaktır. Bundan ne Suriye kaybeder, ne Suriye halkı kaybeder, Suriye Kürtleri de özgürleşir, Suriye’nin Arap’ı da, Türkmen’i de, Süryani’si de, Arami’si de özgürleşir. Ve aynı biz Cerablus bölgesinde yaptığımız gibi, Azez bölgesi’nde, Afrin’de, İdlib’de yaptığımız gibi yerel halkla ve meşru muhalif unsurlarla bu bölgelere biz güvenlik ve istikrarı çok rahat bir şekilde getirebiliriz. Hiç kimsenin YPG-PYD gibi bir terör örgütüne ya da onun maşalarına ihtiyacı yok.

Dolayısıyla burada böyle bir kaygı içindelerse, bizimle ‘DEAŞ’a karşı savaşan müttefiklerimizi ortada bırakamayız’ gibi söylemlerin sıkça Amerikan basınında gündeme getirildiğini görüyoruz. Şunu bilmeleri gerekir ki;  bir terör örgütüyle bir başka terör örgütü def edilemez, bir terör örgütüne destek vererek bir başka terör örgütü bertaraf edilemez. Bu eninde sonunda bumerang olarak gelir, sizi de vurur.

Ben muhataplarıma burada yaptığımız müzakerelerde açıkça sordum, ‘YPG ve PYD’yle ilgili sizin nihai hedefiniz, planınız nedir?’ Bu soruya cevap veremediler. Geçici olarak diyorlar ki, ‘interaction, yani etkileşimsel bir ilişkimiz var bizim. DEAŞ’la mücadele bağlamında bir ilişki kurduk, bu çerçevede ilişkiyi devam ettireceğiz ve bu çerçevede sonlandıracağız.’ Biz de diyoruz ki, ‘madem DEAŞ’la mücadele sona erdi, DEAŞ yüzde 97-98 oranında Suriye topraklarından temizlendi, o zaman hala bu ilişkiyi niye sürdürüyorsunuz?’ Bunun cevabını bize veremiyorlar.

Dolayısıyla burada güvenli bölgenin amacı bellidir, kapsamı bellidir, bizim açımızdan son derece nettir ve biz de bu çerçevede gerek Amerikalılarla, gerek Ruslarla bu konuyu görüşmeye devam edeceğiz.

Bedelli askerlik konusunda Milli Savunma Bakanımızın sunumunda bir bölüm de vardı, onu da sizinle paylaşalım sorunuza binaen. Biliyorsunuz bu bedelli askerliğe şu ana kadar yaklaşık 635 bin kişi başvurdu. Fakat şimdi yeni askerlik modeli üzerinde çalışılıyor, yani bedelli ve dövizli askerlik ve normal askerlik, işte üç başlık olarak zaten gündemimizde var. Bunu daha da çeşitlendiren Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi 6-9-12 ay gibi zaman dilimlerine yayılabilecek farklı askerlik türleri üzerinde Milli Savunma Bakanlığımızın bir çalışması var.

Şimdi burada 4 tane temel prensip ittihaz edilmiş durumda. Birisi; öngörülebilirlik, yani Türkiye’nin askeri ihtiyaçları çerçevesinde ve nüfus trendlerine göre nasıl bir askeri planlama yapılacak. İkincisi; ihtiyaçlar, yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin temel ihtiyaçları, güvenlik temel ihtiyaçları nedir, bunların belirlenmesi. Üçüncüsü; yükümlülerin eğitimi meselesi, yani askere alınacak kişilerin ne tür temel eğitim alacakları askeri ve diğer konularda. Dördüncüsü de; bütün bu sistemin bir bütün olarak sürdürülebilir olması, sürekli olması. Bununla ilgili detaylı bir hazırlık yapıyorlar, bugün ilk sonuçlarını Kabineye arz ettiler. Çalışma tekemmül ettirildiği zaman Sayın Cumhurbaşkanımıza arz edilecek, ondan sonra da nihai onay alındıktan sonra kamuoyuyla paylaşacak, inşallah kısa sürede tamamlınca bununla ilgili güzel haberleri de kamuoyuyla paylaşma imkanımız olacak.

Soru: ABD ve Rusya orta menzilli füze anlaşmasını askıya aldılar. Özellikle dünyada bu kararı nasıl değerlendirmek gerekir? Türkiye bu karara nasıl bakıyor? Dünya yeni bir silahlanmaya doğru mu gidiyor? İkinci sorum da şu: Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la MHP Lideri Devlet Bahçeli 19 Şubat’tan önce biraraya geleceği yönünde haberler var. Bu haberler doğru mu, doğruysa Sayın Erdoğan’la Sayın Bahçeli ne zaman biraraya geleceklerdir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: İkinci sorunuzdan başlayayım. Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Bahçeli’yle her zaman görüşebilirler, bu 19 Şubat’tan önce olabilir, sonra olabilir, biraz da bu program yoğunlukla ilgili bir konu; ama görüşmelerinin önünde hiçbir zaman bir engel yok. Biliyorsunuz zaman zaman yüz yüze, zaman zaman telefonla görüşüyorlar. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde de böyle bir görüşme gerçekleşebilir; ama şu gün itibarıyla, yani şu gün şu saate bir randevu henüz sabitlenmiş değil. Ama önümüzdeki günlerde böyle bir görüşme gerçekleşebilir.

Bu Amerika ve Rusya’nın karşılıklı olarak orta menzilli nükleer kuvvetler anlaşması, INF diye bilinen anlaşmadan çekilmesi meselesi bizim için endişe verici bir gelişme. Çünkü hatırlarsanız, kamuoyumuzun da bilmesi açısından belki bir cümleyle özetlemekte fayda var; 1987 yılında dönemin Amerikan Başkanı Ronald Reagan’la dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Gorbaçov arasında bu anlaşma imzalanmış ve 500 ila 5505 mil menzilli füzelerin yasaklanmasını bir karara bağlamış idi. Ve bu anlaşmanın da bir neticesi olarak çok kısa bir sürede, 4 ay gibi bir sürede 2500’e yakın orta menzilli füze imha edilmiş, ortadan kaldırılmış idi.

Bu tabii geçtiğimiz 30 küsur yıllık süre içerisinde hem Avrupa’da, hem Rusya’da, hem de bizim bölgemizde aslında bir güven ve istikrarı sağladı. Şimdi tabii karşılıklı suçlamalarla, yani Amerikalılar Ruslara ‘siz ihlal ediyorsunuz’ diyor, Ruslar Amerikalılara, ‘hayır, siz ihlal ettiniz’ diyor. Bu INF Anlaşmasından iki tarafın da çekilmesi endişe verici bir durum. Silahsızlanmanın konuşulduğu, dünyanın bütün nükleer, kimyasal ve kitlesel silahlardan arındırılması gereken bir dönemde, tabi böyle yeni bir silah yarışına giriliyor, yeni bir nükleer silahlanmaya doğru gidiliyor şeklindeki bir havanın oluşması, böyle bir ihtimalin ortaya çıkması elbette hepimiz için endişe vericidir.

Yani bizim beklentimiz ve çağırımız bütün taraflara, bunu diplomatik yollardan tekrar oturup konuşup eğer anlaşmanın revize edilmesi ya da güncellenmesi gerekiyorsa bu yönde bir adım atmaları ve bu orta menzilli, uzun menzilli, bize göre bütün bu kitle imha silahlarını ortadan kaldıracak bir plan, bir güzergah, bir yaklaşımı benimseyerek bundan sonra hareket etmeleri olacaktır.

Soru: FETÖ’yle mücadele noktasında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir operasyonda, Hava Kuvvetlerine ilişkin olarak 11 F-16 pilotunun da gözaltına alındığı dikkat çekiyor. Türkiye’nin operasyonları konuştuğu bu dönemde halen Hava Kuvvetlerinin içerisinde FETÖ’cülerin bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci sorum da, seçim süreci takvimiyle ilgili... Tabii ki yoğun bir diplomasi süreci var; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın miting programı belli oldu mu, ne zaman başlayacak mitinglere, kaç ile gitmesi planlanıyor?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: Öncelikle bu 11 pilotun gözaltına alınması konusunu bir kere hukuk devleti ilkleri açısından değerlendirmemiz lazım. Tabii ki darbeden bu kadar zaman sonra, yaklaşık 2,5 yıl sonra hala FETÖ terör örgütüne mensup kişilerin ortaya çıkması, zanlıların gözaltına alınması, tutuklanması, yargı sürecine intikal ettirilmesi; bir, bu tehdidin hala devam ettiğini farklı şekillerde gösteriyor. Cumhurbaşkanımızın dünkü ifadesi de, yani ‘tamamen ortadan kalktı diyemeyiz’ ifadesi de bunu teyit ediyor.

Ama ikinci önemli husus da, bu konu Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu da tekrar teyit eden bir konudur. Yani bunlarla ilgili soruşturmalar devam ederken, dosyalar tekemmül ettirilirken, bu sonuçlara binaen de savcılığın talebi üzerine gözaltı yapılıyor, bu kişiler tutuklanıyor, mahkemeye sevk ediliyor veya işte haklarında kararlar veriliyor. Yani bazılarının iddia ettiği gibi keyfi olarak, hiçbir delile dayanmadan kanıtsız bir şekilde kimse içeri atılmıyor, kimse işinden ihraç edilmiyor. Bu kişilerle ilgili de soruşturma bugüne kadar devam etti ve bugün tekemmül ettirildiği için bu karar bugün alındı, daha önce tekemmül ettirilseydi belki bu karar daha önce alınmış olunacaktı. Bundan sonra da benzer şeyler olabilir tabi ki.

Burada şunun altını özellikle vurgulamak istiyorum: FETÖ’yle mücadele konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kararlılığı tamdır. Özellikle son dönemde örgütün kendi tabanını ayakta tutmak için yurt dışında ve Türkiye’ye dönük birtakım propaganda faaliyetleri yaptığını, karalama kampanyalarını artırmaya çalıştığını görüyoruz. Spekülatif haberler, yalan haberler, hatta bazen Amerika’daki televizyon dizilerine para vermek suretiyle repliklere ekletmek suretiyle yaptıkları algı operasyonları, bunları biz çok yakından takip ediyoruz, biliyoruz, görüyoruz. Kimi hedeflediklerini, nereden kaynaklandığını da çok açık ve net bir şekilde görüyoruz.

Bu tür faaliyetlerin Türkiye’de artık alıcısı kalmamıştır. FETÖ terör örgütünün bu manada Türkiye’de bir operasyon yapma kabiliyeti kalmamıştır, kamuoyunda bir karşılığı asla yoktur. Ama kendi tabanlarını ayakta tutmak için yurt dışında birtakım çevreleri harekete geçirdiklerini, Türkiye aleyhine yazılar yazdıklarını, kitaplar yazdırdıklarını, toplantılar yaptırdıklarını biz biliyoruz. Bu, onların suçluluk duygusunu derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Bu beyhude çabalarla artık ölmekte olan o yapıyı ve ölmesi gereken o yapıyı ayakta tutamayacaklardır, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Biz de Türkiye Cumhuriyeti olarak vatandaşlarıyla, kurumlarıyla, STK’larıyla, iş çevreleriyle, ilgili bütün birimleriyle bu habis yapının karşısında net bir şekilde durmaya bundan sonra da devam edeceğiz.

İkinci sorunuza gelince, aslında manifestonun açıklanmasıyla bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımızın seçim kampanya trafiği de başlamış oldu. Tabii Şubat ayının ikinci yarısından itibaren bu trafik artacak. İllerle ilgili çalışmalar yapılıyor, mitinglerle ilgili çalışmalar şu anda yürütülüyor, netleştikçe bunları sizinle paylaşırız. Ama bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımız her zaman halkın içinde olmuş, halka birlikte siyaset yapmış, onlar için siyaseti yeniden tanımlamış, anlamlandırmış bir liderdir.

Dolayısıyla vatandaşla olan bu temasını daha da artıracak il ziyaretleri, vatandaş buluşmaları, salon toplantıları, mitingler önümüzdeki günlerde tabii ki artacaktır. Ama dediğim gibi aslında manifestonun ilan edilmesiyle beraber geçtiğimiz Perşembe günü bu sürecin fiilen başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Soru: Dün Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamada televizyon programında Münbiç konusunda özellikle bazı olumlu haberlerin geldiğini ifade etti. Siz de bugün çağrıyı yinelediniz Münbiç’in konusundaki yol haritasının daha fazla gecikmemesine ilişkin. O olumlu haberler nedir acaba? Terör örgütü mensupları Türkiye’nin talep ettiği şekilde Fırat’ın doğusuna yönelik bir hareketlenme, bir somut bir adım var mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: Sayın Cumhurbaşkanımız özellikle Milli Savunma Bakanlığı’ndan Moskova’ya gidip dönen heyetin getirdiği haberlerle ilgili o yorumu yapmıştı. Hatırlarsanız, orada Münbiç’in dışında Arima bölgesinde de rejimin bazı unsurları var, yani bunlar Münbiç’in daha batısında bir birim. Orada ‘rejim unsurları Rus güçleriyle, PYD’liler ortak devriye yaptı’ gibi haberler çıkmıştı, bunların aslının olmadığı teyit etmiş olduk Ruslardan. 

O bölgeye bizim Amerikalılarla konuştuğumuz şekilde yol haritasının hayata geçirilmesi noktasında biz Ruslarla da mutabık kaldık. Fakat burada tabii Amerikalıların bir adım atması gerekiyor. Yani daha önce biliyorsunuz ayrı devriyeler yapıldı, sonra ortak devriyeler yapıldı; ama artık bunlar geride kaldı. Şimdi bir sonraki adımı atmamız lazım, yani Münbiç’in içinde bulunan PYD-YPG unsurlarının tamamının artık buradan çıkması ve Fırat’ın doğusuna geçmesi gerekiyor ki biz Münbiç’in güvenliğini devralalım. Sayın Dışişleri Bakanımızın yarın Washington’da yapacağı temasların da önemli odak noktalarından bir tanesi bu olacak. Umarız önümüzdeki günlerde çok fazla gecikmeden bu yol haritasını tamamen hayata geçirecek adımların atıldığını hep birlikte görürüz.

Soru: Dün Sayın Cumhurbaşkanımız Suriye rejimiyle bazı düşük düzeyli bağlantılar olduğunu söyledi. Bir de, Rusya bu konuda Türkiye’yle rejim arasında ilişkinin kurulması konusunda baskı yaptığını duyuyoruz. Acaba Türkiye’nin ilerdeki dönemde bu düzeyi yükseltme niyeti var mı, yoksa belli bir prensipsel bir tavrı mı var?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: Öncelikle şunu söyleyeyim: Yani ne Rusya’nın, ne bir başka ülkenin Türkiye’ye herhangi bir konuda baskı yapması söz konusu olamaz, birtakım tekliflerde bulunabilirler, tavsiyelerde bulunabilirler; ama baskı diye bir şey söz konusu olmaz.

Suriye rejimi konusunda bizim tavrımız baştan beri hep net oldu biliyorsunuz. Biz Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde güven ve istikrarını sağlayacak adımların atılması için Cenevre sürecinde de, Astana sürecinde de bulunduk, bulunmaya da devam ediyoruz. Bizim birinci önceliğimiz, bütün Suriye halkını, yani Arap’ıyla Kürt’üyle, Sünni’siyle Alevi’siyle, Hıristiyan’ıyla Müslümanıyla hepsini kucaklayacak, onları daha müreffeh ve barışçıl bir geleceğe taşıyacak siyasi bir yapının kurulması. Bize göre Esed rejimi meşruiyetini yitirmiş ve bu geleceği vadetmekten uzak olan bir rejimdir. Bu kadar insanın kanına girmiş, bu kadar kan dökmüş bir rejimin böyle bir rol üstlenmesi mümkün değildir.

Temas noktasına gelince, daha önce de Sayın Cumhurbaşkanımız aslında ifade etmiş, ben de hatta buradan bir ya da iki basın toplantısında bir soru üzerine söylemiştim. İstihbarat birimlerimiz Türkiye’nin güvenliği çerçevesinde ve Suriye sahasındaki yürüttükleri operasyonların emniyeti ve selameti açısından zaman zaman farklı merkezlerle, buna Şam da dahil, Haseki Kamışlı’daki rejim unsurları da dahil olmak üzere birtakım temaslarda bulunabilirler, bunda şaşılacak bir durum yok. Ama bu direkt rejimin meşruiyetini tanıma anlamına gelmez, daha operasyonel bir ilişkidir.

Biz tabii Suriye’nin dediğim gibi bütününü kucaklayacak, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği çerçevesinde Suriye’yi daha iyi bir geleceğe taşıyacak siyasi çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Türkiye, Cumhurbaşkanımızın da her seferinde ifade ettiği gib,i sahada da, masada da olmaya devam edecek.”