Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'in, Dış Politika Enstitüsünün 25. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, 24-25 Mart 2000 tarihlerinde Ankara'da düzenlenecek olan konferansın Çankaya Köşkü'ndeki açılış toplantısında yapacakları konuşmanın Türkçe tercümesi aşağıda sunulmaktadır:
2000 Yılları ve Ötesinde Türk Dış Politikasında Yeni Ufuklar
"Ekselanslar,
Saygıdeğer Konuklar,
Bayanlar ve Baylar,
Öncelikle sizi Ankara'da görmekten duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum.
Ankara dinamik, büyük ölçüde sanayileşmiş ve şehirleşmiş, Avrasya'nın kalbinde yeralan, Avrupa Birliği'ne tam üye olmaya hazır bir ülkenin başkentidir.
Türkiye Cumhuriyeti büyük bir çağdaşlaşma eseri ve bir başarı hikâyesidir. Atatürk'ün hedefi Türkiye'yi modern dünyayla bütünleştirmekti. O, Türk ulusunun her alanda en gelişmiş çağdaş standartlara ulaşmasını amaçladı. Yeni bir yüzyıla girdiğimiz günümüzde bu bütünleşme süreci Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk'ün vizyonu doğrultusunda hız kazanmış bulunmaktadır.
Helsinki Zirvesi kararları Türkiye ve Avrupa Birliği için tarihi bir fırsat oluşturmaktadır. Sözkonusu Zirve, Türkiye'nin Avrupalılaşması açısından olduğu kadar bölünmemiş, demokratik, müreffeh ve barış içinde bir Avrupa idealinin gerçekleşmesi yönünde de önemli bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye tam üyelik için öngörülen şartları yerine getirerek mümkün olan en kısa süre içerisinde AB'ne tam üye olacak ve böylece "uygarlıklar çatışması"nın kaçınılmaz olduğunu iddia edenlerin bu tezlerini çürütecektir.
Türkiye'nin tam üyeliği AB içerisindeki çoğulculuğa somut bir katkı sağlayacak ve Birliği birçok açıdan zenginleştirecektir.
AB'nin insan hakları konusundaki kriterleri ile ilgili olarak, Türkiye'de etnik köken, din, inanç veya cinsiyet esasına dayanan hiçbir ayırım bulunmadığına önemle işaret etmek gerekir. Türkiye, hukukun üstünlüğüne dayalı anayasal bir demokrasidir. Bizim millet ve milliyetçilik anlayışımız ortak tarih, kader birliği ve yurttaşlık kimliği ilkelerine dayanmaktadır. Bununla birlikte, etnik kimlik yurttaşlık kimliğine karşıymış gibi gösterilemez ve gösterilmemelidir. Anayasal vatanseverlik ve anayasal vatandaşlık diğer demokrasilerde olduğu gibi bizim demokrasimizde de farklı olma hakkını teminat altına alan kilit kavramlardır.
Biz insan hakları alanında bazı eksiklerimiz bulunduğunu inkâr etmiyoruz. Geçmiş yıllarda terörizmin Türkiye'de yol açtığı ağır kayıplar dikkate alındığında, sözkonusu eksiklikler için mazeretler ileri sürebileceğimiz halde bunu da yapmıyoruz.
Her şeye rağmen çağdaş demokrasilerde var olan en iyi standartlardan faydalanmak halkımızın genel arzusudur. AB üyeliği amacıyla değil, halkımız her zaman en iyiyi hakettiği için bu standartlara ulaşmaya kararlıyız.
Bu bağlamda da, Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyelik hedefi halkımızın ve Devletimizin arzularıyla örtüşmektedir.
Daha açık ifade etmem gerekirse, Avrupa Birliğine tam üye olmak için kararlılıkla sarfedeceği çabalar sayesinde, Türkiye, demokratik hayat tarzının gelişmesinde ortaya çıkan en modern ve ileri aşamaya ulaşmış olacaktır.
Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ulusal egemenlik, bağımsızlık ve özgürlük yolunda uzun ve çileli bir çabanın sonucu gerçekleştiğini ve böylece Türk halkının bin yıldan uzun süren tarihinde ilk defa modern bir ulus devlete ait olmanın kıvancına ve anayasal vatandaşlığın bütün nimetlerine kavuştuğunu bir defa daha önemle hatırlatmak gerekir.
Türk insanı bu ülkenin eşit vatandaşları olmaktan kaynaklanan haklarını eşit olarak kullanmaktadır. Cumhuriyet, gücünü, eşitlik, vazgeçilmez temel hak ve özgürlükler ile lâiklik esası üzerine kurulu bu anayasal vatandaşlık kavramından almaktadır.
Türkiye, düşlerde doğmuştur. Fakat, rastlantılar sonucu ortaya çıkmamıştır: Totaliter rejimlerin dinmeyen özgürlük çağrılarının baskısına dayanamayarak çökmesinden de görüleceği üzere, tarihin geçtiğimiz yüzyıldaki seyri Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinin ve temel tercihlerinin arkasındaki prensipleri doğrulamıştır.
Yeni bir çağın başlangıcında Türkiye, barış, güvenlik, istikrar ve aydınlık bir hayat tarzı açısından çok daha önemli bir güç olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de yeni yüzyılı kucaklayış şartlarımız geçtiğimiz yüzyıla girdiğimiz dönemin şartlarıyla tam bir tezat teşkil etmektedir: Türkiye o zaman "Avrupa'nın hasta adamı" olarak anılıyordu. Bugün ise, yeni yüzyıla yeni bir enerji, geleceğe umut ve en yüksek çağdaş uygarlık standartlarına ulaşma kararlılığıyla girmektedir.
Türkiye kelimenin her anlamıyla, bugün dünyayla geçmişte hiç olmadığı kadar daha sıkı, daha güçlü bir şekilde bütünleşmiştir. Türkiye, bugün en fazla gelişen pazarlar arasında yer almakta ve dünyanın 16. büyük ekonomisi olarak dünyanın en dinamik ve yaratıcı girişimcilerine sahip bulunmaktadır. İhracatımızın yüzde 90'dan fazlası dünyanın 134 ülkesi tarafından satın alınan sanayi ürünlerinden oluşmaktadır.çoğulcu ve canlı bir demokrasiyle yönetilen Türkiye bu vasfıyla İslâm dünyasındaki yegâne ülkedir.
Bu vasıflarıyla Türkiye,ikibin yılına küresel bir rol üstlenmek iddiasıyla girmektedir.
Türkiye Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz ve Orta Asya'ya uzanan geniş bir bölge içerisinde en güçlü ekonomiye sahiptir. Öte yandan, Viyana'dan Tokyo'ya uzanan alanda böylesine iyi kurulmuş ve çeşitlendirilmiş sanayiye sahip bulunan başka bir ülke de yoktur.
Daha da önemlisi Türkiye, bu geniş coğrafyadaki en uzun süreli demokrasiye sahiptir. Türkiye ayrıca, dünyanın yaklaşık 40 ülkesiyle iyi ve kötü günleriyle doğrudan ve uzun bir tarihi paylaşmış da bir ülkedir.
Bu tarih bizim için yük değil büyük bir zenginliktir. Aynı zamanda hem Avrupalı hem Asyalı olmak da çeşitli ve çok değerli zenginlikleri içeren eşsiz bir imtiyazdır. Avrupa ve Asya'nın kendilerini artan bir şekilde birbirlerine bağımlı, yeni gerçeklerle uyum içerisinde ve büyük bir bütünün parçaları olarak telâkki ettikleri günümüzde, Türkiye artık periferik devlet olmayıp, bugünkü küresel gelişmelerin tam odağında ve ortasında bulunmaktadır.
Ülkemiz, Garbın ve Şarkın yeni yüzyılda insanlığın ihtiyaç duyduğu kalıcı dönüşümleri gerçekleştirmek için buluştukları kavşaktır. Modern çağın nabız atışlarının Güneydoğu Avrupa, Karadeniz Bölgesi, Kafkaslar, Hazar Bölgesi ve Orta Asya'nın geniş ovalarının insanlarınca hissedebileceği yer yine Türkiye'dir.
Globalleşme süreci insani ve ekonomik boyutlarıyla en iyi Türkiye'de görülebilir. Ukraynalılar, Moldovalılar, Azeriler, Ruslar ve Romenler İstanbul sokaklarında Fransız, Alman ve Hollandalılarla birbirlerine karışmışlardır. Moskova'daki Chase Manhattan İstanbul'daki şubesine rapor vermektedir. Nokia şirketi, diğer bazı uluslararası şirketlerin yaptığı gibi, Doğu ve Orta Avrupa'daki merkezlerini Helsinki'den İstanbul'a transfer etmektedir.
Saygıdeğer Konuklar,
Türkiye'nin sosyal ve ekonomik varları, küresel ölçekte gelişen ilişkileri ve Cumhuriyetin başarılarından kaynaklanan, daha iyiye ulaşmak yönündeki iradesiyle biraraya geldiğinde geniş coğrafyasında eşine az rastlanır bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Türkiye, coğrafi ve jeo-stratejik konumuyla geçen yüzyıldaki başarılarının birikimi dikkate alındığında küreselleşmenin nimetlerinden yararlanmaya bir çok ülkeden daha hazırlıklı durumdadır.
Bununla beraber, küresel rolümüz ve potansiyellerimizden kaynaklanan sorumlulukların da bilinci içerisindeyiz. Zenginliklerini ve tarihi birikimini çağdaş özelliklerle birleştirmek Türkiye'nin insanlığa karşı sorumluluğudur. Haklı gururunu yaşadığımız çağdaş kazanımlarıyla Türkiye ve Türk halkı kendisine düşen görevi layıkıyla yerine getirme kararlılığındadır.
Özetlemek gerekirse, bireysel özgürlükleri teminat altına alabilecek başarılı bir çağdaşlaşma modeline ihtiyaç duyan geniş ve sorunlu coğrafyamızda demokrasi ile özgürlük ideallerine, barış ve istikrar hedefine hizmet etmeye ve bunları savunmaya devam edeceğiz.
Şüphesiz ki, Türkiye'nin bu görevi yerine getirmesinde sadece Avrupa'nın ve bizim bölgemizde yer alan ülkelerin değil, medeni dünyanın da çıkarı bulunmaktadır.
Türkiye, insanlığın geleceğine ilişkin büyük beklentiler içindedir.
Türk ulusunun kendisinden beklentileri de büyüktür.
Aynı şekilde, dünyanın da Türkiye'den büyük beklentileri bulunmaktadır.
Saygıdeğer Konuklar,
Konumu itibarıyla, Türkiye çok yönlü bir dış politika izlemek zorundadır. Bu durum, Aralık ayındaki Helsinki Zirvesi sonrası, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik için aday statüsünün resmen açıklanmasının ardından daha da belirgin bir nitelik kazanmıştır. Birliğin sınırları genişledikçe, Türkiye'yi çevreleyen bölgelerde kalıcı bir istikrarın sağlanması daha da acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Balkanlar'da ve Kafkaslar'da endişelenmek için yeterli sebep bulunmaktadır. Bosna-Hersek ve Kosova'nın çok etnili yapısı korunmalıdır.
Yüzyıllardır ilk defa Balkanlar'daki halklar Avrupa projesinin bir parçası olma yönünde ortak bir arzuyu paylaşmaktadır. Bununla birlikte Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nde demokratik mekanizmaların mevcut olmayışı bu bölgenin bir bütün halinde Avrupa entegrasyonunun parçası haline gelmesinin önündeki yegâne engeli teşkil etmektedir.
Balkan İstikrar Paktı, Güney Doğu Avrupa'daki ülkelerin paylaşılan rüya ve ideallerinin hayata geçirilmesi için kilit mekanizmayı teşkil etmektedir. Bu itibarla Türkiye, Balkan İstikrar Paktı çalışmalarına etkin bir biçimde katılmakta, coğrafi, tarihi, ekonomik, insani, kültürel ve güvenlik açılarından sadece kendisi için değil, Avrupa için de büyük önemi haiz olan bu bölgenin gelecekteki istikrar, refah ve güvenliğini etkileyen sorunlara çözüm getirecek her türlü çabayı göstermektedir.
Türkiye'nin kendi çıkarlarını koruma ve gözetme hususundaki hassasiyeti meşru temellere dayanmakta ve bu da bölgede daha fazla kan dökülmesini, yeni trajedileri ve saldırgan etnik milliyetçiliğin feci neticelerini önlemek amacıyla NATO'nun iki kez gerçekleştirdiği müdahalelere Türkiye'nin verdiği tam ve etkin desteğin nedenini açıklamaktadır.
Benzer şekilde, Kafkaslar son dönemde büyük trajedilere sahne olmuştur. Terörün hiçbir biçimine müsamaha gösterilmemesini ve ulusların toprak bütünlüklerine saygıyı genel bir prensip olarak benimsemekteyiz. Ancak bölgedeki sivil halkın yaşadığı acılar da kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. İnsancıl yardım çalışmalarına acil ihtiyaç duyulmaktadır. Mültecilerin ve yerlerinden edilmiş insanların, bir an önce güvenli ve onurlu bir biçimde evlerine dönmelerini sağlamak için gereken koşullar gecikmeden oluşturulmalıdır.
Uzun vadede, Kafkaslar'da kalıcı istikrara kavuşulmasını teminen gerekli temellerin atılması yolunda uluslararası toplumun ivedi çaba göstermesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu anlayışla, Kafkasya'da bir İstikrar Paktı oluşturulması hususunda ilgili liderlere mektuplar gönderdim. Bu önerime şu ana kadar aldığım tepkiler memnuniyet vericidir. Bu düşüncemizin aktif surette takipçisi olacak ve sözkonusu tepkiler zemininde somuta dönüştürülmesi için gereken hazırlığı yerine getireceğiz.
Gerek Balkanlar'daki gerek Kafkaslar'daki barış, istikrar ve güvenlik Avrupa'nın bütünündeki barış, istikrar ve güvenlikten ayrı düşünülemez. Bu çerçevede Türkiye, her iki bölge de aktif ve nazım bir rol oynamaktadır.
Türkiye-Rusya ilişkileri, uluslararası ilişkilerin yeni görünümü içerisinde, önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye, Rusya Federasyonu'nun ikinci büyük ticari ortağı haline gelmiştir. Bu ülkeyle işbirliğinin siyasi ve iktisadi olarak bir gereklilik olduğunu düşünmekteyiz. Sınıraşan dev enerji ve altyapı projeleri konusunda rekabet yerine, iki ülke arasında kurulacak işbirliği, bölgemizi daha zengin, daha kaynaşmış, dolayısıyla daha barışçıl kılacaktır.
Türkiye, Hazar Havzası'nın doğalgaz ve petrol zenginliklerinin Batı pazarlarına taşınması için en güvenli ve ekonomik geçiş yollarını sağlayacak büyük bir enerji terminali olma yolundadır. Bu projeler için ortak çaba gereklidir. Kafkaslar'da istikrarın, Türkiye ve Rusya da dahil bütün uluslar için hayati önemi vardır. Başka yerlerde olduğu gibi bu bölgede de, terörizme karşı hiçbir müsamahanın gösterilemeyeceği şeklindeki temel yaklaşımımızı sergilemekteyiz. Terörizm, insan haklarının ihlâli ve ona yönelik en belirgin tehdittir. Türkiye kendisi de terörden en şiddetli biçimde muzdarip olmuş bir ülke olarak bunun fazlasıyla idraki içindedir.
Güneyde, Orta-Doğu bölgesiyle tarihi bağları bulunan Türkiye bölge halklarının, zengin doğal kaynaklardan ve mevcut insan gücünün potansiyelinden azami faydayı sağlayabilmesi için kalıcı bir istikrara dayalı işbirliğinin geliştirileceği yeni ve parlak bir dönemin açılmasının özlemi içindedir. Bu anlayış zemininde, Orta-Doğu Barış Sürecine büyük önem atfetmekteyiz. Tabiatıyla, Orta-Doğu'da istikrarın sağlanmasının Türkiye'ye büyük getirileri olacaktır. Orta Doğu'da karşımızda altın ve tarihi bir fırsat durmaktadır. Barış sürecine verdiğimiz aktif desteği sürdürmeye kararlıyız.
Saygıdeğer Konuklar,
Bayanlar Baylar,
Geçtiğimiz yıl bir çok önemli gelişme yaşandı. Geçen 17 Ağustos'ta Türk ulusu ortak bir acı etrafında birleşti. Çok şiddetli bir deprem Türkiye'nin en kalabalık ve yerleşme oranı en yüksek bölgesini vurdu. Felâketin boyutu, getirdiği acıların yanısıra, dünyanın dört bir yanındaki insanlar için yeni bir yüzyılın başlangıcında insani dayanışmayı sınama fırsatı doğurdu. Uluslararası camia tarafından Türk halkına gösterilen kararlı destek insanlık açısından bir gurur vesilesi olmalıdır. Yaşadığımız trajedinin bizi teselli eden tek yönü bu örnek dayanışma olmuştur.
Acılara gömüldüğümüz bir anda, uluslararası toplum bize güçlü elini uzatarak insanlarımızın yaşamlarını kurtardı ve onlara maddi, manevi destek sağladı. Minnettarız.
Felâketin hemen ardından ülkeme dünyanın dört bir yanından yardım ve destek yağdı. Özellikle komşumuz Yunanistan'ın acımızı paylaşmak hususunda göstermiş olduğu içtenlikli davranış yüreklerimizde silinmez izler bırakmıştır. Bu içten ve yüce davranışa, bir kaç hafta sonra ulusça büyük üzüntü duyduğumuz başka bir deprem Atina'yı vurduğunda aynı şekilde karşılık verme fırsatı bulduk.
Bu yakınlaşmanın ardından Türkler ve Yunanlılar olarak coğrafi konumlarımızın da çağrısı doğrultusunda, aramızdaki daha zor sorunları sağduyulu bir davranışla bir kenara bırakarak, temel bazı konuları görüşmeye başladık. Biz esasen bir süredir diyalog kurulması için çağrıda bulunmaktaydık ve devam eden süreçte şu ana kadar gelinen aşamadan memnuniyet duymaktayız. Bu süreçte hükümetler dışı kuruluşların ve iş çevrelerinin oynadıkları rolü de memnuniyetle karşılamaktayız. İyimser olmak için sebepler mevcuttur ve geri kalan konuların da yakın zamanda ele alınabileceğini umuyoruz. Ancak, uzun yıllardır ortak zeminde buluşamamış olan iki ülkeden sorunlarını kısa sürede çözmeleri beklenmemelidir. Yine de, iki ulusun aynı kaderi paylaşmasını sağlayan ortak çıkarlar konusunda bugün iki ülkede de daha net bir anlayışın ortaya çıktığına inanıyorum.
Saygıdeğer Konuklar,
Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile Soğuk Savaş sırasındaki yıllar boyunca süregelen özel bir ilişki içerisindedir. Soğuk Savaşın bitişiyle bu ilişki yeni nitelikler kazanarak stratejik ortaklığa dönüşmüştür. Geride kalan yıllarda güvenlik boyutu, Türkiye-ABD ilişkilerinde egemen konumdayken, bu ilişkiler günümüzde bölgemizdeki ekonomik ve ticari açıdan mevcut büyük potansiyel çerçevesinde çeşitlenmiştir.
İçinde yaşadığımız küreselleşme çağında, ulusların huzuru sadece silahlı kuvvetler vasıtasıyla sağlanmamaktadır. Özgürlükler, refah, daha yüksek refah, daha iyi sağlık ve eğitim bu konuda giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Amacımız, sorumluluklarının bilincinde olan ve geleceğe ümitle bakan bireylerden oluşmuş, aydın bir toplum yaratmaktır.
Yeni bir çağın eşiğinde, Doğu ufuklarındaki Türkiye'nin gücü onun Avrupa ve Batı'daki yerini güçlendirmektedir. Buna karşılık Batı'da artan gücü de, Türkiye'ye Doğu'daki potansiyeli daha iyi değerlendirme fırsatı vermektedir. Böylece, Türkiye, Doğu ve Batı arasında kültürel, ekonomik ve siyasi iletişimi sağlayan gerçek ve sağlam bir köprü oluşturacaktır.
Bu çerçevede, Türk dış politikası, yeni yüzyılda, tüm dünyada özgürlüklerin korunması ve barış, güvenlik, istikrar ve refahın artırılması yolunda şekillenecektir.
Teşekkür ederim."