SETA D.C - Suriyeli Mülteci Krizi Konferansi Konuşmasi

30.03.2016

Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Böyle güzel bir ortamda sizlerle olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Suriyeli Mülteci Krizi Konferansı’nı düzenleyen, SETA Vakfı’na çok teşekkür ediyorum. Panel’in hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Kıymetli Katılımcılar,

Bugün burada, yaşadığımız dünyayı daha mâmur hale getirmenin imkanlarını konuşmayı çok isterdim. Fakat ne yazık ki, 21. yy’ın en büyük insanî krizini konuşmak üzere buradayız.

Suriye, hepimizin hafızasında meşhur camileri, antik kentleri, otantik çarşıları, kilise ve sinagoglarıyla iz bırakmış, çok özel bir ülkeydi. Ortadoğu’nun en zengin kültürlerinden birisini temsil ediyordu. Fakat ne yazık ki, Suriye bugün, savaş ve mülteci krizi ile eşanlamlı hale geldi. Aslında bu krize, ‘insanlık krizi’ demek daha doğru. Zira, Suriyeli mültecilerin karşı karşıya kaldığı durum, en az Suriye’deki iç savaş kadar can yakıcı.

Bir zalimin zulmünden kaçan milyonlarca insan, şu koskoca dünyada merhametin adreslerini bulamadı. Medeniyetler denizi Akdeniz, ne yazık ki, ölüm denizi haline geldi. Ülkelerinin konforunu bozmak istemeyenlerin bencilce politikaları, binlerce insanı ölüme mahkum etti. Zulmün, ölümün, masum çocukların sözkonusu olduğu bir ortamda, ‘konfor’ kelimesi ne kadar da abes duruyor değil mi? Fakat ne yazık ki, önümüzdeki fotoğraf, tam da bunu ifade ediyor.

Beş yılda, yaklaşık yarım milyon masum öldü, 6.5 milyondan fazla insan yerinden edildi, 13.5 milyon insan iç savaştan etkilendi. Fakat uluslararası toplumun aktörleri, bütün siyasetlerini, mültecilere kapıları kapatmak üzerine kurdu. Akdeniz sahillerinde ölenler, ne yazık ki Suriyeli olduğu için, modern dünyanın, insan ve kadın hakları örgütlerinin ilgisini çekmedi.

Değerli Kardeşlerim,

Böyle bir ortamda, 3 milyon göçmene, hiç tereddüt etmeden kapılarını açan ülkemle gurur duymama, lütfen müsaade edin. Şu anda, Suriye’deki iç savaştan kaçarak, hayatlarını kurtarmaya çalışan insanların neredeyse yarısı, benim ülkemde misafir ediliyor. Evet biz onlara ‘mülteci’ demiyoruz, ‘misafir’ diyoruz!

Açık kapı politikasıyla, din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın, Türkiye’de 3 milyon mülteci barınıyor. Sınırlarımıza gelen bu insanlara biz hiçbir ayrım gözetmeksizin sadece kapılarımızı değil, aynı zamanda gönüllerimizi de açıyoruz.

Sizlere, çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Türkiye’nin güneydoğusunda, 3000 yıllık geçmişe sahip tarihi bir ilçemiz var; Kilis... Kilis’te şu anda, mülteci nüfusu, şehrin yerli nüfusunu aşmış durumda. Bunun ne demek olduğunu düşünmenizi isterim. Sukûnet içinde, kendi gündelik hayatını sürdüren bir şehir halkı, yerel nüfusu kadar bir insan topluluğunu daha, kendi topraklarında misafir ediyor.

Gönüllerimizi açtık derken, ne demek istediğimi, sanırım anlıyorsunuz!... Ülkemde buna benzer nice şehir ve kasaba var. Sofrasını, evini, çocuğunun oyuncağını, mültecilerle paylaşan nice güzel insan var... Kilis, Nobel barış ödülü için işaret edilen bir ilçe. Nobel alır ya da almaz, bu önemli değil!... Ülkemin bütün şehirleri, Suriye krizi karşısındaki tavrıyla, vicdanların takdirini zaten çoktan kazanmış durumda!

Değerli Katılımcılar,

Türkiye’nin bu tavrını, yerleşik uluslararası ilişkiler teorileriyle anlayamayız. Zira benim ülkemde, insana insan olduğu için değer veren bir medeniyet anlayışı kök salmıştır. Ülkemiz, tarihin her döneminde dünyanın en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır. Tarihte neredeyse bütün kavimlerin yolu Anadolu’dan geçmiştir.

Benim ülkemde, camiler, sinagoglar, kiliseler yanyanadır. Benim ülkem, her kökenden, her inançtan insanın birarada yaşayabildiği engin bir tarihsel tecrübeye sahiptir.

Türkiye, gücünü sadece bugünkü güçlü ekonomisinden ve genç nüfusundan almıyor. Bu tarihsel ve kültürel zenginlikten de alıyor.  Meşhur şairimiz Yahya Kemal, İstanbul’un nüfusunu soran bir Avrupalı’ya ne diyor, biliyor musunuz?; ‘Biz yerin altındakilerle beraber yaşarız!...’

Bu cevap, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin miras bıraktığı öğretilerin, asırlar sonra dahi ne kadar dinamik olduğuna işarettir. Bizler, politikalarımızı belirlerken, bu köklü mirastan ilham alırız. Dillerimiz, dinlerimiz, kökenlerimiz farklı olabilir. Ama insan olmak, bizim için ortak paydadır ve herşeyin üzerindedir. İşte bu nedenle, 3 milyon mülteci kardeşimizle gerektiğinde aynı mahalleyi, aynı şehri paylaşabiliyoruz.

Ülkemizde bugüne dek, 152 bin Suriyeli çocuk dünyaya geldi. Mevcut mültecilerin %39’unu ise, 15 yaşın altında, eğitim çağındaki çocuklar oluşturuyor. Elimizden gelen bütün imkanları, onların ‘kayıp kuşak’ olmaması için seferber ediyoruz. Devletimizin barınma merkezlerinde kalan çocukların %90’ı eğitim alıyor. Bu merkezler dışındaki çocuklar için ise, devlet okullarımızın kapısı açık. Burada elbette, dil ve entegrasyon sorunları yaşanabiliyor. Bu noktada da, sivil toplum kuruluşlarımızın gayretleri devreye giriyor.

Yine, barınma merkezlerimizde Suriyeli kadınlar için mesleki kurslar hizmet veriyor. Bugüne kadar 13 bin kadın kursiyer, buralarda savaşın olumsuz etkilerini unutmaya çalıştı. Çocuklar ve gençler, psiko-sosyal destek ve beceri merkezlerinde yüklerini biraz olsun hafiflettiler.

Türkiye, bugüne kadar Suriyeli mülteciler için 10 milyar dolarlık bir harcama yaptı. Bu harcama, tamamen kendi öz kaynaklarımızdan oluşuyor. Dış yardım, sadece 455 milyon dolarla sınırlı kaldı. Devletimizin yaptığı harcamalar dışında, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve halkımız cömert katkılarda bulunuyor. Elinden başka birşey gelmeyen kadınlarımız, ağır kış şartlarından etkilenmesinler diye mülteci çocuklara bere ve atkılar örüyor.

Bizler bu özverinin, ülkemize büyük bir bereket getireceğine inanıyoruz. Nitekim, bu bereket sayesinde Türkiye, dünyanın en cömert ülkesi oldu. Gayri safi milli hasıla oranlarına göre Türkiye, şu anda dünyada en yüksek miktarda insanî yardım yapan ülkedir. Her geçen gün büyüyen ekonomisi ile inşallah bu insanî tavrını her alanda sürdürecektir. 

Kıymetli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Eminim ki, her biriniz Türkiye’yi yakından takip eden, dünya siyaseti içindeki yerini anlamaya çalışan çok özel isimlersiniz. Sizlerin de bildiği üzere ülkemiz ne yazık ki, özellikle son aylarda zor zamanlardan geçiyor. Buraya şehitlerimizin acısıyla geldim. Güzel ülkem, PKK terörü başta olmak üzere çeşitli terör örgütlerinin hedefinde. Şundan emin olmanızı isterim ki, ülkemizin toprak bütünlüğünü hedef alan bu saldırılar, Türkiye halklarının tarihsel kardeşliğini asla parçalayamayacaktır. Az önce de ifade ettiğim gibi, bu kardeşlik, Türkiye topraklarında maya tutmuş, etle tırnak gibi bir kardeşliktir. Bu nedenle, toplumsal tabanı olmayan terör örgütleri ve işbirlikçileri, kendi uğursuz niyetleri içinde boğulacaktır.

Ne yazık ki, terör çirkin yüzünü her yerde gösteriyor. Geçtiğimiz hafta, Avrupa’nın kalbine yönelik bir terör saldırısı oldu. Bu, bizi en az Türkiye’deki saldırılar kadar üzdü. Çünkü bizim için, Madrid’de, Londra’da, Paris’te ve Brüksel’deki terör saldırısının, İstanbul ve Ankara’dakinden farkı yoktur. Kimden gelirse gelsin, terörün kaynağı aynıdır. Bu saldırıları yapanlar, insan suretini maske olarak kullanan karanlık ruhlardır.

İslam’ın adını kullanarak terör yapan DAEŞ de, gerçek Müslümanların ve İslam’ın adını asla kirletemeyecektir. İslam bir barış dinidir ve sonsuza kadar böyle kalacaktır. Türkiye, İslam’ın en rafine biçimde yaşandığı ülkelerden birisidir. Ve DAEŞ’e karşı mücadelesini hem devletimiz, hem de milletimiz nezdinde sürdürmeye devam edecektir.

Değerli Katılımcılar,

Bu küresel sorunlar içinde, en büyük dileğim, Suriye’den, toz bulutları içinde ayrılan çocukların, yeniden ülkelerine dönebilmeleridir. Dünyanın bütün çocukları, huzurlu bir evi, iyi bir hayatı, aydınlık bir geleceği hakkediyorlar. Onlara bu imkanı sağlamak uluslararası toplumun sorumluluğudur.

Böyle kriz dönemlerinde insani değerlere kayıtsız kalanlar, diğer zamanlarda da insan haklarına, kadın ve çocuk haklarına katkı sağlayamazlar. Vicdanlarımız, kurşunlardan, tanklardan, füzelerden daha etkili olmadıkça, tüm gelişmişlik ve medeniyet iddiaları hükümsüzdür. Irkçılığın, ayrımcılığın bu derece cüretkar biçimde ifade edildiği bir dünyada, iyilerin ve onurlu duruş sahiplerinin daha cesur olması gerekir. İnsanlığın onurunu, ancak onların cesur çıkışları kurtarabilir.

Mevlana’nın ifadesiyle, ‘aynı dili konuşanların değil, aynı duyguları paylaşanların iyi anlaşacağını’ düşünüyorum. Bu nedenle, bugün buradaki buluşmanın, Suriyeli mülteciler adına da, bir umut olacağına inanıyorum.

Mülteciler meselesini belki de en iyi anlayacak ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Zira Amerika, tarihi boyunca göçmenlere kucak açmış bir ülke. Başkan Obama’nın dediği gibi, ‘göçmenlik, Amerika’nın doğuş hikayesidir.’

Buradan hareketle, Suriyeli mültecileri en insanî şartlarda yaşatacak bir uluslararası seferberlik için, buradan insanlığın vicdanına seslenelim. Zira, kirli siyasetin kilitlerini açacak tek şey, vicdandır. Bunun içinse, sadece empati yapmak yeter. Suriyeli bir kadının, bir çocuğun, vatanından ayrılırken nelerden vazgeçmek zorunda kaldığını düşünelim yeter! Yanına alabildiklerini ise, düşünmeye hiç gerek yok. Çünkü, emin olun, bavullarında, korku ve umutsuzluk dışında başka hiçbir şey yok!

Sözlerimi, uluslararası topluma çok önemli vazifeler düştüğünü hatırlatarak noktalamak isterim. Umuyorum ki, bu tür buluşmalar bu vazifeleri hatırlamaya ve hatırlatmaya vesile olur.

Böyle anlamlı bir etkinliği düzenleyen SETA Vakfı’nın Vaşhington temsilcilerine, katkı veren tüm panelistlere çok teşekkür ediyorum. Konuya ilgi duyarak burayı teşrif eden siz değerli katılımcılara şükranlarımı sunuyorum.

Hepinizi, çok kültürlülüğün dünyadaki en güzel adresi, Türkiye’ye davet ediyorum. Ülkemizi doğru kaynaklardan anlamak üzere, kültürel ve insanî değerlerimizi yakından tecrübe etmenizi diliyorum. Herbirinizi en kalbi duygularla selamlıyorum.