Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

08.12.2016

“Endonezya’da meydana gelen deprem faciasında da 100 civarında yaşam kaybı olduğu bilgileri geldi, bu vesileyle Endonezya halkına ve devletine taziyelerimizi iletiyoruz.

Aynı şekilde Türk siyasetinin duayenlerinden, ‘Türk siyasetinin İsmet Ağabeyi’ olarak bilinen Sayın İsmet Sezgin’in de vefatı münasebetiyle başta ailesi olmak üzere bütün arkadaşlarına ve siyaset camiasına başsağlığı dileklerimizi iletmek istiyorum. Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımız da hem bir taziye mesajı yayınladılar, hem de ailelerini arayarak kendileri bizzat taziyelerini ilettiler.

Arkadaşlar, bildiğiniz gibi terörle mücadele konusunda ülkemiz bütün güvenlik birimleriyle kararlı bir şekilde çalışmalarını sürdürmektedir. Bugün Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak 3 terör örgütüyle, PKK, DEAŞ ve FETÖ başta olmak üzere etkin bir mücadele vermektedir. Bu şekilde aynı anda içeriden, dışarıdan saldırıya geçmiş 3 terör örgütüyle mücadele eden bir başka NATO üyesi ülke söz konusu değildir. FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, özellikle bu FETÖ’nün devletin farklı birimlerine yuvalanmış olan hücrelerinin temizlenmesi konusundaki mücadele kararlı bir şekilde sürdürülmektedir. Bildiğiniz gibi OHAL de zaten bu çerçevede alınmış bir karardı.

Ayrıca, özellikle FETÖ’nün güvenlik güçlerimize, polis teşkilatımıza, Türk Silahlı Kuvvetlerimize sızdırılmış olan elemanların temizlenmesinden sonra, terörle mücadele konusunda Türkiye çok daha etkin ve kararlı bir noktada bulunmaktadır. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’nin güvenlik ve terörle mücadele konusunda bir zafiyet içine düşeceğini bekleyenler, umanlar ya da zannederler aslında büyük bir yanılgı içinde olduklarını da bugün itibarıyla görmüş bulunmaktadırlar.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, 15 Temmuz menfur darbe girişiminden hemen 5 hafta sonra Türkiye’nin kendi milli imkân ve kabiliyetleriyle başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonu bugün 107. gününde ve planlandığı şekilde kararlı bir biçimde devam etmektedir. Özellikle El-Bab civarındaki hareketlilik hepinizin malumudur. Tabi özellikle El-Bab içerisinde DEAŞ terör örgütünün yaptığı büyük yığınaktan dolayı da burada çok dikkatli hareket edilmesi büyük önem arz ediyor. Şu an itibariyle takriben 1800 kilometrekarelik bir bölge, Cerablus’tan Azez’e ve Azez’in güneyine, El-Bab bölgesine kadar terörden tamamen temizlenmiş durumdadır. Bu hem bizim ulusal güvenliğimiz, hem de o bölgede yaşayan Suriye halkı açısından büyük önem arz etmektedir. Bu konudaki çalışmalarımız da aynen planlandığı, kararlaştırıldığı gibi devam edecektir.

PKK terörüyle mücadele söz konusu olduğunda da, burada gene bütün güvenlik birimlerimiz, askeriyle, polisiyle, korucusuyla, sivil idaresiyle topyekûn bir mücadele vermektedir. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra devlet-millet yakınlaşmasının daha da güçlendiği, kuvvetlendiği bir dönemde teröre, onun hem örgütsel uzantılarına, hem siyasal, hem medyatik unsurlarına ya da uzantılarına çok ciddi bir darbe vurulmuştur. Bu mücadele de kararlı bir şekilde sürdürülecektir.

Tabii terörle mücadelede özgürlük-güvenlik dengesinin gözetilmesi de büyük hassasiyet ve önem arz etmektedir ve bu konuda bütün devlet kurumlarımız, başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere bu hassasiyeti her vesileyle dile getirmekte ve kararlar da buna göre alınmaktadır. Bu çerçevede de terörle mücadelede eşit vatandaşlık, temel hak ve hürriyetlerin korunması noktasında bütün vatandaşlarımızın can, mal güvenliğinin sağlanması ve özgürlük haklarının korunması noktasında terörle mücadele hassasiyetle ve büyük bir özenle sürdürülmeye devam edecektir.

Burada 15 Temmuz darbesinden sonra Türkiye’ye yönelik saldırıların ekonomik boyutu da bildiğiniz gibi bir müddettir gündemimizde. Askeri yöntemlerle, algı operasyonlarıyla hedeflerine ulaşamayanlar, bu sefer farklı enstrümanları devreye sokmak suretiyle Türkiye’yi zaaf içerisine düşürmeye çalışıyorlar, bu bildiğimiz bir gerçek. Buna karşı da devletimizin, hükümetimizin aldığı tedbirler hamdolsun bu planları da boşa çıkartmış bulunmaktadır. Özellikle Cumhurbaşkanımızın son bir hafta, 10 gündür Türk Lirasına sahip çıkın çağrısıyla başlayan kampanyanın neticelerini de bugün itibarıyla görmeye başladık. Bu konuda Türk Lirasına, kendi milli parasına sahip çıkan vatandaşlarımıza, iş adamlarımıza, kurumlarımıza teşekkür ediyoruz. Ve bu konudaki duruşumuz kararlı bir şekilde devam edecektir.

Türkiye ekonomisi bünyesi sağlam bir ekonomidir, yatırımlarıyla, dış ticaretiyle, sanayisiyle, yabancı sermayesiyle, uluslararası sermayesiyle her alanda güçlü bir şekilde etkinliğini sürdürmektedir. Bu konuda özellikle bugün Sayın Başbakanımızın da saat 15:00’te Ekonomi Koordinasyon Kurulunun kararlarını açıklamasıyla da bu çalışmaların kapsamı ve sürekliliği de sağlanmış bulunmaktadır. Özellikle Başbakanımızın yapacağı açıklama çerçevesinde de alınacak tedbirler hem ekonomimizi koruma, hem milli paramızı koruma noktasında ekonomimizi mutlaka rahatlatacaktır. Bu konuda ben tekrar hassasiyet gösteren bütün vatandaşlarımıza teşekkürlerimizi ifade etmek istiyorum.

Bir diğer konu, yine bildiğiniz gibi son dönemde iç siyaset gündemimizi oluşturan konulardan bir tanesi de cumhurbaşkanlığı sistemi konusu. Bildiğiniz gibi bu konuda AK Partiyle Milliyetçi Hareket Partisi arasında yürüyen bir müzakere süreci var. Şu ana kadar görüşmelerin gayet olumlu geçtiğini biliyoruz, temel konularda mutabık kalındığını; fakat hala müzakerelerin devam ettiğini ifade etmek isterim. Burada hem Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, hem de Milliyetçi Hareket Partisi bir bütün olarak hakikaten Türkiye’nin önünü açacak çok önemli bir adıma öncülük yaptılar.

Türkiye’de daha etkin bir yönetim modeline geçmek, kuvvetler ayrılığının daha net bir şekilde ortaya konduğu bir yönetim şeklini hayata geçirmek için tarihi bir dönemden geçiyoruz. Önümüzdeki günlerde neticelendirilecek olan bu müzakereler sonucunda da bu tasarı, anayasa değişikliği bir paket halinde Meclise gelecek, gerekli desteği alması halinde, yani 330 sayısına ulaşması halinde de bildiğiniz gibi önümüzdeki aylarda bir referandum süreci yaşayacağız. Biz de Cumhurbaşkanlığı olarak bu süreci yakından takip etmeye devam ediyoruz. Şu anda tabi ki dediğim gibi iktidar partisiyle Milliyetçi Hareket Partisi arasında yürüyen, Meclis çatısı altında sürdürülen bir süreç var. Referandum ve diğer aşamaları söz konusu olduğunda da milletimizin de bu sürece desteğinin tam olacağından biz eminiz.

Dış politikayla ilgili birkaç konuya temas etmek istiyorum bu vesileyle. Özellikle Suriye sahasında Halep’te yaşanan hadiseler hepimizi çok ciddi bir şekilde kaygılandırmaktadır. Rejim Halep’te açıkça bir insanlık suçu ve savaş suçu işlemeye devam etmektedir. Nitekim rejimin başındaki kişinin bugün basına yansıyan açıklamalarından da gördüğümüz kadarıyla, rejim hiçbir ateşkese, hiçbir formüle açık değildir. Bu da aslında Halep’te ve diğer bölgelerde rejimin asıl niyetinin ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu insanlık dramına bir dur denmesi için bütün uluslararası toplumun da harekete geçmesi gerekiyor.

Bizim özellikle bu noktada Halep’te bir ateşkes sağlanması ve insani yardımların ulaştırılması noktasında bildiğiniz gibi özellikle Rusya Federasyonuyla yürüttüğümüz yoğun bir diplomasi trafiği var. Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuyla ilgili olarak Sayın Putin’le 3 telefon görüşmesi yaptılar. Dün Rusya’dan dönen Sayın Başbakanımız orada hem Sayın Putin’le, hem Sayın Medvedev’le bu konuları ele aldı. Bizim yine bugünkü çağrımız; çatışmaların, saldırıların bir an önce durması, insani yardımların ulaştırılması ve daha geniş kapsamda da siyasi bir geçiş süreci için gerekli adımların atılmasıdır. Tabii bu çerçevede Türkiye olarak biz insani yardım noktasında üzerimize düşen görevi yerine getirmeye devam ediyoruz. Uluslararası toplum, bölgesel aktörler bu konuda adım atsalar da, atmasalar da Türkiye bu konudaki insani, vicdani sorumluluğunu yerine getirmeye devam edecektir.

Yine Suriye bağlamında Türkiye’nin desteğiyle yürütülen Fırat Kalkanı Harekâtı da daha önce de ifade ettiğim gibi planlandığı şekilde devam etmektedir. Bu arada Rakka ve Münbiç bağlamında da bildiğiniz gibi özellikle Münbiç noktasında bizim YPG’nin, PYD’nin bütün unsurlarının buradan çekilmesi konusundaki tavrımız çok nettir. Bu konuyu da Amerikalı mevkidaşlarımızla, yetkililerle düzenli olarak görüşüyoruz. Bize verilen sözler çerçevesinde Münbiç’ten şu an itibariyle aslında YPG unsurlarının tamamının çekilmiş olması gerekirdi. Biz kendi kaynaklarımızdan bunu teyit edene kadar bu konudaki ısrarımızı da sürdüreceğiz. Ama genel olarak Münbiç’in DEAŞ’tan temizlenmesi, tıpkı Cerablus’un temizlenmesi gibi sevindirici bir hadisedir. Ve Münbiç’in de bundan sonra Münbiç’in yerel kent konseyi tarafından yönetilmesi birinci hedeftir. Hür Suriye Ordusu mensupları ve diğer Suriyeli muhaliflerle beraber Münbiç halkının şehrin yönetimini ele alması ve hayatın normalleşmesi orada bizim birinci hedefimizdir.

Bunu yapabilmek için de tabii ki terörle iltisaklı hiçbir grubun orada bulunmaması büyük önem arz ediyor. Bizim daha önce de ifade ettiğimiz gibi bir terör örgütünü, yani DEAŞ’ı bir başka terör örgütüyle, YPG ve benzeri yapılarla bertaraf etmeniz, ortadan kaldırmanız mümkün değildir. Terörle mücadelede tutarlılık ve kararlılık esastır. Rakka’yla ilgili de bakış açımız aynıdır, o konuda da Rakka’nın şu anda izole edilmesi, çevrelenmesi konusunda bir operasyon devam ediyor, fakat bildiğiniz gibi Rakka DEAŞ’ın Suriye’deki en önemli üssüdür. Burayla ilgili operasyonun da büyük bir hassasiyetle yürütülmesi önem arz etmektedir.

Musul bağlamında da biliyorsunuz DEAŞ’la mücadele yoğun bir şekilde devam ediliyor Irak’ta. Musul, Telafer ve Sincar hattında, yani doğudan batıya doğru o hat üzerinde özellikle bu üç şehirdeki hareketliliği biz de çok yakından takip ediyoruz. Bildiğiniz gibi biz daha önce de Başika kampında eğittiğimiz Musul gönüllüleri ve Peşmerge üzerinden de bu operasyonlara katkı vermeye devam ediyoruz. İlgili arkadaşlarımız, Irak makamlarıyla da temas halinde bu sürece destek verdiklerini ifade ediyorlar, biz de onlarla yakın temas halindeyiz. Musul’da operasyonun şu ana kadar planlandığı şekilde devam etmesi elbette memnuniyet vericidir. Fakat şu ana kadar Dicle Nehrinin doğusu büyük oranda temizlenmiş durumda DEAŞ’tan. Şehrin asıl nüfus yoğunluğunun olduğu Dicle’nin batısına geldiğimiz zaman Musul’un içerisinde burada daha yoğun, zorlu bir çatışmanın olacağı anlaşılıyor ki şu anda da zaten bu yaşanıyor. Burada sivil kayıpların önlenmesi için azami hassasiyetin ve gayretin gösterilmesi de büyük önem arz ediyor.

Telafer’le ilgili olarak da, daha önce Haşdi Şabi’nin Telafer’e girmesi ihtimali karşısındaki hassasiyetlerimizi ifade etmiştik. Zira böyle bir durum, yani Şii milis grupların Telafer’e girmesi, oradaki mezhebi gerginliği artıracak, şehrin barışa ve huzura kavuşmasından ziyade yeni ihtilafların çatışmaların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı uyarıların karşılık bulması da memnuniyet vericidir. Iraklı makamlar da bu konularda Haşdi Şabi’nin Telafer’e girmeyeceği konusunda kendileri de hem teyit edici açıklamalar yapmışlardır, hem de bu yönde adımlar attıklarını görüyoruz. Özellikle Telafer’in kurtarılması ve DEAŞ sonrası Telafer’in yönetimi ve imarı konusunda Şii ve Sünni Türkmenlerden oluşan 2 bin kişilik bir gücün oluşturulması kararı memnuniyet vericidir, biz de bunu sonuna kadar destekliyoruz.

Bu çerçevede dün bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımız Irak Türkmenlerinden oluşan geniş bir heyeti burada, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kabul ettiler. Şii ve Sünni Türkmenlerden oluşan bu heyetin birlik ve beraberliği, aynı zamanda Türkmenlerin Irak’taki mevcudiyeti, barışı, birliği açısından da büyük önem arz ediyor. Biz dünkü toplantıdan son derece memnuniyet verici, umutlandırıcı sonuçlarla ayrıldık. Özellikle Türkmenlerin Şii olsun, Sünni olsun, Telaferli olsun, Kerküklü olsun, Tuzhurmatulu olsun, Erbilli olsun birlik beraberlik içerisinde hareket etmeleri, Irak sahasında onların temel hak ve hürriyetlerinin ve çıkarlarının korunması açısından tabii ki büyük önem arz ediyor.

Tabii ki bizim Türkmenlerle özel bir ilişkimiz vardır, tarihi, kültürel bağları çok eski olan bir ilişkimiz vardır. Ve biz Irak’ın bütünlüğü içerisinde Türkmen kardeşlerimizle bu yakın ilişkimizi de tabii ki devam ettireceğiz. Özellikle Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği konusundaki hassasiyetimiz son derece açık ve nettir. Bugüne kadar nasıl Irak’taki farklı dini, etnik ve mezhebi gruplarla, yani Araplarla, Sünnilerle, Şiilerle, Kürtlerle, Hristiyanlarla, Yezidilerle yakın ilişkilerimiz olmuş, dostane ve kardeşlik ilişkisine dayalı bir muamele şeklimiz olmuşsa bundan sonra da bütün gruplarla Türkmenler de dahil olmak üzere bu politikamızı aynen devam ettireceğimizi ifade etmek isteriz.

Tabii ki bu Musul, Telafer, Sincar operasyonları devam ederken DEAŞ sonrası durumla ilgili de ihtimaliyet planlarının yapılması, şehirlerin yeniden imar edilmesi, buraya insani yardım gönderilmesi konusunda da biz gerekli tedbirleri almış bulunuyoruz, bu konuda da her türlü işbirliğine hazır olduğumuzu bu vesileyle bir kez daha ifade etmek isteriz.

Sincar bağlamında da PKK’nın oradaki mevcudiyeti hepimiz için büyük endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Yezidileri DEAŞ’a karşı savunuyoruz bahanesiyle PKK’nın orada kendine alan açmaya çalışması asla ve asla kabul edilemez. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Sincar’ın bir ikinci Kandil olmasına Türkiye olarak biz müsaade etmeyiz. Bu konuda da hem Iraklı makamlarla, hem oradaki yerel aktörlerle temaslarımız yoğun bir şekilde devam etmektedir.

AB süreciyle ilgili olarak da; bildiğiniz gibi özellikle 2016 yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerde daha önce planlanan, açıklanan takvimin işlememiş olması elbette üzüntü vericidir. Zira 2016 yılı içerisinde Geri Kabul Anlaşması çerçevesinde de, Türkiye-AB Mülteci Anlaşması çerçevesinde bildiğiniz gibi Türk vatandaşlarının Schengen Vize Sistemine dahil edilmesi süreci tamamlanacaktı. Ayrıca, Avrupa Birliğinin Suriyeli mülteciler için vaat ettiği 3 milyar avroluk fonların da Türkiye’ye aktarılması tamamlanacaktı. Fakat bugün itibariyle şurada yılın bitmesine yaklaşık bir üç hafta kaldı, maalesef bu sözlerin yerine getirilmediğini, bu süreçlerin eksik kaldığını görüyoruz.

Tabii eş zamanlı olarak Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağcı popülist politikalar da bizim için endişe kaynağıdır. Yani Avrupa’nın ana akım siyasetinin özellikle seçim atmosferinde aşırı sağcı, ırkçı, yabancı karşıtı, göçmen karşıtı, İslam karşıtı, Türkiye karşıtı çevrelerin ve söylemlerin tahakkümüne girmesi bizim açımızdan da, Avrupa açısından da bir endişe kaynağıdır. Bu konudaki kaygılarımızı bir kez daha ifade etmek istiyorum. Zira önümüzdeki yıl aslında bugün itibariyle bu başladı, İtalya’daki referandumla başladı diyebiliriz. Önümüzdeki 8-10 ay içerisinde Avrupa’da birçok seçim yapılacak. Ve bu seçim atmosferinde siyasi popülizme prim verme yerine, Avrupa ana akım siyasetçilerinin ve makul siyasi önderlerin, liderlerin bu gidişe bir dur demesi ve ana akım siyaseti tekrar olması gereken makul çizgiye çekmesi gerekir. Bu konudaki hassasiyetin de muhafaza edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bundan sonra Türkiye-AB ilişkileri sürecinin nasıl işleyeceğine dair olarak da, ilgili olarak da üç noktanın altını çizmek istiyorum; bu, bu sürecin önünü açacak önemli adımlar olacaktır.

Birincisi; bu Schengen vize liberalizasyon meselesinin artık sonuçlandırılması ki aslında yani Schengen’e dahil olmak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yıllar önce elde etmiş olması gereken bir haktı. Fakat bu iş sürekli ötelendi. En azından artık bu geldiğimiz noktada Schengen meselesinin çözülmesi ve Türk vatandaşlarının buraya vizesiz seyahatinin sağlanması önem arz ediyor.

İkinci olarak; mültecilerle ilgili yük paylaşımı konusunda yine Avrupalıların üzerine düşen görevi yapmasını bekliyoruz. Türkiye olarak biz bu konuda üzerimize düşeni fazlasıyla yapıyoruz. Avrupa Birliği’nden veya başka yerlerden destek gelse de, gelmese de Türkiye Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği şekliyle açık kapı politikasını uygulamaya devam edecektir. Bu bizim en temel insani, vicdani sorumluluğumuzdur. Fakat bu sorumluluğun paylaşılması herhalde başka ülkelerin de, başka aktörlerin de vicdani, insani ve siyasi bir sorumluluğudur diye düşünüyoruz.

Mültecilerle ilgili fon konusunda da bildiğiniz gibi 3 milyar avroluk bir yardım paketi söz konusu idi, şu ana kadar bunun yaklaşık 670 kusur milyon avrosu ancak aktarılabilmiştir. 1.2 milyar avronun tahsil edildiği, ama henüz aktarılamadığı ifade ediliyor. Tabii daha önce de söylediğimiz gibi, bu para Türkiye’nin kasasına girmiyor, bu para Türkiye’deki mülteciler için harcanıyor. Dolayısıyla burada Türkiye’ye bir lütuf yapılıyor, lütuf veriliyor gibi asla bakmamak lazım. Tam tersine Avrupa kendi güvenliğini sağlamak için, kendi sokaklarını mülteci akınlarına karşı korumak için bu yükün altına giriyor. Ama maalesef burada bile yeteri kadar hızlı ve verimli hareket edemediğini görüyoruz. Umarım bu konuda da AB bürokrasisi biraz daha hızlanır ve bu sorunun çözümü konusunda olumlu adımlar atar.

Üçüncü olarak da; bu aşırıcılık, yükselen aşırı sağ popülist akımlara karşı Avrupa siyasetinin daha sorumluluk sahibi hareket etmesi gerekiyor. Türkiye karşıtlığı yaparak, özellikle de Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı sürekli iç siyaset malzemesi yapıp hedef göstererek Avrupa siyasetinin bir yere varması mümkün değildir. Bu konuda aşırılığa prim verilmemesi ve bir Türkiye karşıtlığı üzerinden siyaset yapılmaması konusunda da sağduyulu siyasilerin hareket etmesi, ön alması önem arz etmektedir. Bunlar yerine getirildiği takdirde Türkiye-AB ilişkilerinde ben tekrar, yeniden pozitif bir havanın yakalanacağını, yeni bir momentumun hayata geçirilebileceğini düşünüyorum.

Son olarak yine dış politika bağlamında bizim kaygıyla izlediğimiz bir konu da, özellikle Arakan’da yaşanan hadiselerle ilgilidir. Burada son dönemde meydana gelen birtakım hadiseler akabinde Arakan’da hak ihlalleri ve şiddet olaylarının yaşanmış olmasını tasvip etmemiz mümkün değildir. Oradan sosyal medyaya yansıyan görüntüleri herkes izliyor, buna sessiz kalınması elbette mümkün değil. Biz İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak, Sayın Cumhurbaşkanımızın Dönem Başkanlığında İslam İşbirliği Teşkilatı Myanmar Temas Grubunun toplantıya çağrılması için gerekli girişimleri yaptık. Burada uluslararası toplumun da harekete geçmesini bekliyoruz. İnsani yardımlar konusunda, uzun yıllardır devam eden Arakan krizinin çözümüne dönük olarak insani yardımlar konusunda da biz Türkiye olarak üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Umarım bu konuda da resmi muhataplarımız gerekli kolaylıkları sağlarlar. Böylece biz TİKA, AFAD ve diğer kurumlarımız üzerinden orada ihtiyaç sahibi olan insanlara gerekli insani yardımları ulaştırma imkânına kavuşuruz.

Soru: Almanya’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilinin maruz kaldığı muameleyle ilgili olarak dün Sayın Cumhurbaşkanı da konuşmasında dikkat çekti, ardından Almanya’nın Ankara Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığına çağrıldı. ‘Mütekabiliyet esası gereği biz de gerekeni yapacağız’ demişti dün Sayın Cumhurbaşkanı, ne yapılacak acaba?

İkinci sorum, Irak’la diyalog sürecinin devam ettiğinden bahsettiniz, Başika’yla ilgili olarak bir uzlaşı çıktı mı? Bir de, Kıbrıs’ta barış müzakereleri ile ilgili önümüzdeki günlerde bir 5’li konferans olması söz konusu. Türkiye’den hangi düzeyde bir katılım gerçekleşecek ve bu konferansın çözüm olabileceğini düşünüyor musunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Almanya’da yaşanan hadiseyle ilgili Meclis Başkanvekili Sayın Ayşenur Bahçekapılı’ya yapılan hadiseyi biz de kınıyoruz. Bu muamele kabul edilebilir değil, hangi gerekçeyle olursa olsun. Bir Meclis Başkanvekilinin, bir bayanın, bir milletvekilinin, Almanya’ya resmi ziyaret için gitmiş olan bir kişinin böyle bir muameleye tabi tutulması asla kabul edilemez, gerekçesi ne olursa olsun. Oradaki memur biliyordu-bilmiyordu, işte yanında gerekli evrak vardı-yoktu meselesinden bağımsız olarak bu konuda gerekli hassasiyeti Alman makamlarının göstermesi gerekirdi. Dün Alman Büyükelçisi bu konuda bildiğiniz gibi Dışişleri’ne çağırıldı, konunun hassasiyeti aktarıldı.

Sayın Bahçekapılı’nın açıklamalarını da siz de duydunuz, takip ettiniz, hakikaten incitici ve yakışık olmayan bir muamelenin orada gerçekleştiği açık bir şekilde görülüyor. Biz tabi bu konuda Alman makamlarından öncelikle tatminkâr bir açıklama bekliyoruz. Hadisenin nasıl olduğuna dair kendi taraflarından gerekli soruşturmayı yapıp bu konuda da gerekli kişilerle ilgili gerekli adımları atmalarını bekliyoruz.

İkinci olarak, Başika Kampıyla ilgili olarak Irak makamlarıyla yürüttüğümüz müzakereler devam ediyor. Kampımız orada DEAŞ’la mücadele kapsamında Iraklılara yardımcı olmaya, destek vermeye devam ediyor. Statüsünün bir hukuki çerçeveye kavuşturulması konusunda bir kâğıt alış verişi var, şu anda müzakereler devam ediyor, ilgili arkadaşlarımız Irak makamlarıyla bu çalışmalarıyla yürütüyorlar.

Elbette zaman zaman Başika’yla ilgili birtakım tahrikkar açıklamalar yapılsa da genel olarak Peşmerge tarafında olsun, yani Irak Kürtleri bağlamında olsun, Ninova gönüllüleri dediğimiz Musullu Sünniler bağlamında olsun, Türkmenler bağlamında olsun ve diğer gruplar bağlamında, aslında Başika Kampıyla ilgili genel bir memnuniyetin olduğu, orada yapılan hizmetin, eğitim faaliyetlerinin DEAŞ’la mücadeleye katkı verdiği konusunda tam bir mutabakat var. Ama o yasal statü meselesiyle ilgili müzakere de şu anda devam ediyor.

Kıbrıs konusuna gelince; 2016 Kıbrıs sorunun çözümü ve Ada’nın birleştirilerek iki kesimli, iki toplumlu bir statüye kavuşturulması için kritik bir yıl. Tabi şu anda çok az bir süre kaldı 2016’nın bitimine. Bizim beklentimiz, tabi ki Mont Pelerin’de yapılan müzakerelerde artık bunun bir sonuca bağlanmasıydı. Bu gerçekleşmedi, 2017’ye sarktı. Bildiğiniz gibi 9-11 Ocak tarihleri arasında Sayın Akıncı’yla Sayın Anastasiadis tekrar biraraya gelecekler ve gündemdeki diğer konuları, mülkiyet meselesidir, dönüşümlü başkanlık konusudur, güvenlikler, garantiler, bütün bu başlıklarla ilgili müzakereleri neticelendirmeye çalışacaklar. Ayın 12’sinde de, yani 12 Ocak’ta da garantör ülkelerin de dahil olduğu Birleşmiş Milletler’le beraber 5’li bir toplantı yapılacak. Bu toplantıya tabi ki Cumhurbaşkanımız düzeyinde bir katılım olacak; Birleşmiş Milletler de bunun takvimini şu anda takip ediyor.

Biz bu konuda baştan beri Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle ta Annan Planından beri hep bir adım önde olduk. Bugün de bu politikamız devam ediyor, Türkiye Kıbrıs konusunda bir adım önde olmaya devam ediyor. Bu son Mont Pelerin görüşmeleri sürecinde de Türk tarafı son derece yapıcı bir tutum içerisinde oldu, ön açıcı tekliflerle geldi. Kalan bu diğer konuların da, son iki görüşmede sonuca bağlanamayan konuların da, 9 Ocak’a kadar Kıbrıs ve Rum tarafı, Türk ve Rum tarafları bu konuları görüşmeye devam edecekler, onların ikmal edilerek belli bir noktaya gelmesini biz bekliyoruz.

Ama başta da ifade ettiğim gibi, burada iki toplumlu, iki kesimli ve iki tarafın siyasi eşitliğini esas alan bir yönetim modelinin ortaya çıkartılması çok büyük önem arz ediyor. Bu sağlandığı zaman, hakikaten Ada’nın birleşmesi, hem Ada’daki iki toplumun da, Rum tarafının da, Türk tarafının da güvenliği, refahı, barışı açısından tarihi bir önem arz edecek, tarihi bir dönem başlayacaktır. Bu konuda biz yapıcı tutumuzu sürdürüyoruz ve doğru adımlar atılması halinde de Kıbrıs meselesinin çözümünde, çözüme çok yaklaştığımızı ifade edebilirim.

Soru: Son dönemde Halep’te çok yoğun çatışmalar yaşanıyor ve muhalifler çok önemli noktaları kaybetti ve ciddi kayıplar verdi. Son dönemde dış basında özellikle Fırat Kalkanı’na yoğunlaşan Türkiye’nin ve Körfez ülkelerinin bu süreçte muhaliflere yeterince destek vermediği yorumları yapılıyor, siz katılıyor musunuz buna? Sizce bu sürçte muhalifler yalnız bırakıldı mı? Ve bundan sonraki süreçte Türkiye’nin Halep’e dair stratejisi ne olacak acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Demin de ifade ettiğim gibi arkadaşlar, son dönemde Halep’te çatışmaların durdurulması ve insani yardımların ulaştırılmasıyla ilgili en yoğun diplomatik çalışmayı Sayın Cumhurbaşkanımız bizzat kendileri yürüttüler. Sayın Putin’le yaptıkları 3 telefon görüşmesinin en önemli başlıklarından bir tanesi Halep konusuydu. Dün de dediğim gibi Sayın Başbakanımız bu konuyu mevkidaşıyla Moskova’da görüştüler, ayrıca Dışişleri Bakanımız, Sayın Lavrov’la bu ayın başında Antalya’da yaptığı görüşmede de bu konuyu ele aldı. Bu diplomatik çalışmalara devam edeceğiz. Muhaliflere ve oradaki özellikle sivillere dönük yardımların ulaştırılması konusunda bizim kararlılığımız tamdır, o yüzden bütün taraflara bu çağrımızı tekrar yeniliyoruz. Ve bu Halep’te yaşanan hadise maalesef Suriye’de yaklaşık 5 yıldır devam eden insani dramın son safhasını teşkil ediyor. Bu konuda uluslararası toplumun duyarsızlığı, ilgisizliği maalesef bu noktaya kadar getirdi. Ama şartlar ne kadar zor olursa olsun biz Halep’te çatışmaların durması, insani yardımların ulaştırılması ve siyasi bir geçiş sürecinin sağlanması konusundaki kararlılığımızı muhafaza ediyoruz, bu konuda Rusya’yla olsun, Körfez ülkeleriyle olsun, Avrupalılarla olsun, Amerikalılarla olsun yoğun diplomasi trafiğimizi devam ettireceğiz.

Soru: Yarım saat önce ajanslara El-Bab’la ilgili bir gelişme düştü, Türk askerine yönelik bir çatışma yaşandığı ve burada 6 askerin yaralandığı yönünde haberler var. Bu konuyla ilgili detaylar elinize ulaştıysa paylaşmanız mümkün mü? Bir diğer sorum da, geçtiğimiz haftalarda yine El-Bab’da 2 Türk askerinin akıbetiyle ilgili haberler vardı, bu konuda bir gelişme var mı? Rakka’da oldukları söyleniyor, bununla ilgili detayları da paylaşırsanız sevinirim. Son olarak, basına yansıyan haberlerde El-Bab operasyonunda Türkiye’nin çok zorlandığı ve istenilen ilerlemeyi sağlayamadığıyla ilgili yorumlar var. Bu konuda ne dersiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Sonuncu sorunuzdan başlayayım. El-Bab operasyonu bildiğiniz gibi öncelikle bizim ulusal sınır güvenliğimizi sağlamak, ikinci olarak sınırımızın hemen güneyindeki terör unsurlarını ortadan kaldırmak için başlattığımız bir operasyon ve planlandığı gibi devam ediyor. Tabii ki burada askeri planlamalar sahadaki gelişmelere paralel olarak her gün revize ediliyor, yeniden güncelleniyor ve buna göre adımlar atılıyor. Daha önce de ifade ettim, El-Bab’ın içerisinde DEAŞ’ın yığınak yapmasından dolayı, zaten El-Bab çevrelendikten sonra bunun bir müddet devam edeceği ifade edilmişti askeri makamlarımız tarafından da, orada herhangi bir değişiklik söz konusu değil.

Tabii, uluslararası koalisyonla işbirliği içerisinde aynı zamanda yürüttüğümüz bir operasyon bu. Bu konuda özellikle Amerika Birleşik Devletleri askeri makamlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanımız ve ilgili diğer yetkililer yoğun bir istişare ve temas içerisindeler. En son bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanımız Hulusi Akar da Amerikan Genelkurmay Başkanı Dunford’la Adana’da bir görüşme yaptılar ve bu koordinasyon ve eşgüdüm konusunda da tam bir işbirliği içerisindeyiz. Dediğim gibi bazen sahadaki gelişmelere bağlı olarak, hava şartları ve benzeri şeylerden dolayı operasyonun ritmiyle, hızıyla, temposuyla ilgili birtakım güncellemeler, ayarlamalar yapılabiliyor; ama hedef noktasında herhangi bir değişiklik söz konusu değil.

Askerlerimizle ilgili konuyu Genelkurmay Başkanımız ve Milli İstihbarat Teşkilatımız yakın bir şekilde, tabii ki bizler de takip ediyoruz. Bu konuda resmi açıklamaları esas almanızı rica ediyorum. Şu ana kadar yapılan açıklamaların dışında farklı bir bilgi yok, askerlerimizin bulunması ve sağ salim ülkemize getirilmesi konusundaki çalışma da yoğun bir şekilde devam ediyor.

DEAŞ terör örgütünün tıpkı PKK terör örgütü gibi, tıpkı FETÖ terör örgütü gibi Türkiye’ye dönük tehditleri zaman zaman sizin de gündeminize geliyordur. Bu tehditlere rağmen, bu tehdit savurmalara rağmen Türkiye DEAŞ terör örgütünü, bu canavarı ortadan kaldırmak için elinden gelen gayreti gösterecek ve kararlılıkla bu mücadeleyi sürdürecektir. Bunun da altını bir kez daha çizmek isterim bu vesileyle.

Soru: El Bab operasyonunu çerçevesinde, 24 Kasım’da 4 Türk askerinin şehit olduğu saldırı sonrası Türk Silahlı Kuvvetlerinden yapılan açıklamada; ‘Suriye rejim güçleri tarafından yapıldığı değerlendirilen’ ifadesi kullanılmıştı. Saldırıda kullanılan insansız hava aracının menşeinin hangi ülkeye ait olduğuna dair bazı haberler yansıdı, başka bir ülke ifade edildi. Saldırıya ilişkin sizin elinizde olan son bilgiler nelerdir, bizimle paylaşabilir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bilgiler aynı arkadaşlar. Genelkurmay Başkanlığımızın yaptığı açıklamayı esas alarak ben de teyiden söylüyorum: Bizim askerlerimize, El Bab civarındaki askerlerimize dönük saldırı Suriye rejimi tarafından yapılmıştır, bu konudaki elimizdeki bilgiler bu şekildedir. Bu da, dediğim gibi rejimin Suriye’de, Halep’te, El Bab’ta ve diğer bütün bölgelerde asıl niyetinin ne olduğunu açık bir şekilde tekraren ortaya koymaktadır. Yani terör devleti yapan bir rejimden bahsediyoruz şu anda. Ve maalesef şu anda Halep’in kuzeyinde de, özellikle Afrin’den aşağıya doğru sarkan YPG-PYD birlikleri de, kuvvetleri de rejimle şu anda işbirliği halinde hareket ediyorlar. Bizim daha önce defalarca ifade ettiğimiz, ‘YPG ve PYD ile işbirliği yaparak Suriye sahasında terörle mücadele edemezsiniz’ tezimizi teyit eden bir başka durumla karşı karşıyayız orada. Özellikle Halep’i kuzeyden sıkıştırma noktasında Afrin’den güneye ve doğuya doğru hareket eden YPG’liler de aslında bu operasyonun bir parçası olarak rejimle birlikte orada hareket ediyorlar, bunun da altını çizmek isterim.

Soru: Sorum, bu hafta içerisinde Yunanistan mahkemelerinden çıkan kararla ilgili. Oraya sığınma talebinde bulunan Fethullahçı terör örgütü mensubu askerlerin üçü için Türkiye’ye iadesi, üçü için de iade etmeme şeklinde bir karar çıktı. Bu farklı kararı nasıl yorumluyorsunuz, bu anlamda Türkiye’nin yeni bir diplomatik adımı olacak mı? Bir de, Avrupa Parlamentosunun kararı sonrası bazı Avrupa ülkeleri, özellikle Almanya, Avusturya’ya ait bazı firmalar Türkiye’ye silah satmama şeklinde ambargo kararı aldılar, bu kararları da nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi Yunanistan’a kaçan darbeci askerlerle ilgili süreci bildiğiniz gibi bizzat Sayın Cumhurbaşkanımız daha ilk günden itibaren yakinen takip ettiler. Sayın Çipras’la yaptıkları görüşmelerde de bu kişilerin Türkiye’ye iadesi konusundaki talebimizi ilettiler, resmi makamlardan da bu talepler gitti. Tabii şimdi Yunanistan’da devam eden bir hukuki süreç var, bu tamamen Yunanistan’ın kendi iç mevzuatıyla ilgili bir konudur. Bizim beklentimiz; Yunan makamlarının bu darbeci askerleri en kısa sürede Türkiye’ye iade etmeleridir. Bununla ilgili süreçlerin bir an önce tamamlanması ve bu kişilerin Türkiye’de adaletin önüne çıkartılmasıdır. Bu, hukukun gereğidir. Çünkü bu kişiler 248 insanımızın şehit olmasına, 2 binden fazla insanımızın yaralanmasına sebep olan bir darbe girişiminin içinde bulunmuşlar ve herkesin gözü önünde de Türk helikopterlerine atlayarak Yunanistan’a kaçmışlardır, bunu herkes gördü. Dolayısıyla hem hukukun bir gereğidir, hem de Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin gerektirdiği bir durumdur bu. Bu konuda Yunan makamlarının da gerekli adımları ivedilikle atacaklarını ümit ediyoruz, çağrımız da bu yöndedir.

Bazı Avrupa ülkelerinin silah ambargosu konusuyla ilgili, bize de gelen bazı haberler var; ama henüz teyit edilmedi. Bir kere bu hakikaten çok kabul edilebilir tarafı hiçbir şekilde olmayan birtakım tasarruflar ya da düşüncelerdir. Çünkü henüz fiiliyata geçmiş bir şey yok. Eğer bu konuda Türkiye’nin terörle mücadelesini zaafa uğratmak gibi bir niyetleri, düşünceleri varsa bu tür firmaların ya da ülkelerin, bunlar bilsinler ki; onlarla veya onlarsız Türkiye terörle mücadeleye en kararlı bir şekilde devam edecektir. Bu tür kararlar, sadece o ülkelerin gerçek niyetlerin ya da o firmaların gerçek niyetlerini, gerçek gündemlerini ortaya koyar. Türkiye bu konuda kararlılıkla mücadelesini sürdürmeye devam edecektir.

Soru: Hava saldırısıyla ilgili ‘Suriye rejimi’ ifadesi ilk kez bu kadar net kullanıldı belki de. Buna yönelik olarak Türkiye nasıl adım atıyor diplomatik kanallarla? İkinci olarak da, döviz bozdurma çağrısını Sayın Cumhurbaşkanı yaptıktan sonra siyasette bir tartışma başladı. Ana muhalefet Sayın Cumhurbaşkanının mal beyanında da yer alan 200 bin dolarını bozdurup bozdurmadığını sordu, Sayın Adalet Bakanı bir dekont gösterdi uzaktan, ama tartışma bitmedi. Bu konuya da son noktayı koyacak mısınız, Sayın Cumhurbaşkanı mal beyanındaki dövizi bozdurdu mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Askerlerimize yönelik o saldırıyla ilgili ifade, dediğim gibi Genelkurmay Başkanlığımızın yaptığı açıklama çerçevesinde, biz de aynen onu burada tekrar paylaşmış oldum, onunla ilgili farklı bir durum yok.

Cumhurbaşkanımızın mal beyanında bulunan dövizi bozdurup-bozdurmadığıyla ilgili konuya gelince; arkadaşlar, Cumhurbaşkanımız bu çağrıyı yaptığı gün itibariyle hesabındaki bütün dövizleri Türk Lirasına çevirmiştir. Bunun aksini beklemek, hatta düşünmek bile yani biraz abesle iştigaldir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan böyle bir kampanyayı başlatacak kendisi ve kendisi bunun içinde olmayacak, yani insanlara yapın dediği bir şeyi kendisi yapmayacak; böyle bir şey söz konusu dahi değil. Onlar da TL’ye çevrilmiştir. Ve bu kampanyada Cumhurbaşkanımız da demin de ifade ettiğim gibi vatandaşlarımızla, işadamlarımızla, kurumlarımızla Türk Lirasına, milli paramıza sahip çıkmıştır. Çok teşekkür ediyorum, iyi günler diliyorum.”