Türkiye İktisat Kongresi

05.05.2004
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER'in, Türkiye İktisat Kongresi'nin açılışında yaptıkları konuşma aşağıda sunulmaktadır:

"Değerli Konuklar, Değerli Katılımcılar,
Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle eşit bir geçmişi olan İktisat Kongrelerinden dördüncüsü için, Cumhuriyet'in kuruluşundaki coşku ve istekle, ancak, o günlere göre çok önemli kazanımlar elde etmiş olarak, yine İzmir'de bir araya gelmiş bulunmaktayız.
Konuşmama Mustafa Kemal Atatürk'ün, "Yeni Türk Devleti cihangir bir devlet değil, iktisadi bir devlet olacaktır" sözleriyle başlamak istiyorum. Bu söylem, dile getirildiği dönemde henüz çok yeni olan siyasal bağımsızlığımızın ekonomik egemenlikle pekiştirilmesinin ne denli gerekli olduğunu vurgulaması yönünden önemlidir.
Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yokluklara ve Anadolu insanının yorgunluğuna karşın, Atatürk'ün başlattığı çağdaşlaşma savaşımı sonucunda, toplum özgüvenini hiçbir zaman yitirmeden ileriye hep umutla bakabilmiştir. Cumhuriyet'in onuncu yılında bu savaşıma olan inanç, toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla yüksek sesle dile getirilmiş, daha sonraki kuşaklar için tarihsel bir dayanak ve özenilecek bir model oluşturulmuştur.
Bilindiği gibi Yüce Atatürk, ülkenin bağımsızlığı konusunda askeri alanda kazanılan zaferlerin ekonomi alanında elde edilecek başarılarla bütünleştirilmesini gerekli ve bu yönde yapılacak çalışmalara temel oluşturmak üzere Türkiye İktisat Kongresi'nin düzenlenmesini uygun görmüştür.
Henüz "Cumhuriyet" ilan edilmeden ve Türk Devleti'nin sınırları Lozan'da tanınmadan önce atılan bu adım, genç Cumhuriyet'i kuran kadroların, Türk tarihindeki yükseliş ve çöküş nedenlerinin öncelikle ekonomik kökenli olduğu bilincine sahip bulunduğuna işaret etmektedir.
Büyük Önderimiz, Kongre'nin amacını, açılışta yaptığı konuşmasında, ülkenin gereksinimini, ulusun yeteneğini ve dünya ekonomisini gözönünde tutarak gereken önlemleri saptamak ve kalkınmanın yollarını aramak biçiminde dile getirmiş, Kongre'ye verdiği önemi, Erzurum Kongresi'nin, Ulusal Savaşımın ilk temel taşlarını sağladığı gibi, Türkiye İktisat Kongresi'nin de yurdun kalkınmasını sağlayacak temel kuralları koyarak tarihteki önemli yerini alacağı anlamındaki sözleri ile belirtmiştir.
Bir başka deyişle, 17 Şubat 1923'te toplanan Birinci İktisat Kongresi, çağdaş Türkiye'nin ekonomik yaşamında bir yol haritası çizme amacı gütmüştür.
Ekonomik ve sosyal yaşam sürekli gelişim içindedir. Kuşaklar, sıraları geldiğinde bu gelişime katkıda bulunarak çalışıp, ülkeyi bir adım daha ileri götürmektedirler. Ülke sorunlarına duyarlı kuşaklar yetiştirilmesi, bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye İktisat Kongreleri evreleri bize bu süreci izleme olanağını vermektedir.
1923 Birinci İktisat Kongresi'nde, alınan kararlarla, yeni kurulan Devlet'in, dış dünyaya kapalı olmayacağı, kapütilasyonları ve benzeri ayrıcalıkları kabul etmeyeceği, üretime öncelik vereceği, savurgan olmayacağı, doğal kaynakları ülke kalkınması amacı doğrultusunda değerlendireceği dünyaya duyurulmuştur.
Birinci İktisat Kongresi yeni Türkiye'nin uygulayacağı sistem konusunda dünyaya bir mesaj vermek ve bu konuda kimi devletlerde oluşan kaygıları gidermek yönünden bir denek taşı olarak kabul edilebilir. Kongre sonuçları genel olarak serbest girişim yanlısı, ekonomik uygulamalarda özel sektöre öncelik veren, yabancı sömürüsüne kesin olarak karşı çıkan ve gereksinim duyulan yabancı sermayeyi yasalarımızla uyumlu olmak koşuluyla ülkeye çağıran bir anlayışa dayandırılmıştır.
Daha sonraları Türkiye'de uygulanan devletçilik modeli, özellikle 1929 uluslararası ekonomik bunalımının yarattığı sorunlar ve özel girişimcilikteki sermaye yetersizliğinin ortaya koyduğu gereksinimler doğrultusunda biçimlenmiştir. Ancak, bu model hiçbir zaman ideolojik bir devletçilik modeli olmamış ve 20. yüzyıl boyunca Türkiye'de kamu kesimi olanaklar çerçevesinde her zaman özel sektörü desteklemiştir. Bu durum, imparatorluktan ulus devlete geçişte özgür dünyanın içinde yer almak isteyen Türkiye'nin 20. yüzyıl vizyonuyla da uyumlu olmuştur.
1981 İkinci İktisat Kongresi'nde, planlı kalkınma döneminin 20 yıla ulaşan deneyimi ışığında, 1980'ler ve sonrasında Türkiye'nin iktisadi kalkınmasını engelleyen ödemeler dengesi problemleri, altyapı kapasitesinin geliştirilmesi, kalkınmaya katkı sağlayacak yabancı sermayenin özendirilmesi, dışa açık sanayi yapısının kurulması ve teknolojik gelişme konuları ele alınmıştır.
1992 Üçüncü İktisat Kongresi, dünyada küreselleşme sürecinin hızlandığı bir dönemde yapılmıştır. Bu Kongre'de, Türkiye ekonomisinin makro ekonomik istikrarının sağlanmasına öncelik verilmiş, kamu açıklarının azaltılması ve finansman sağlama yöntemi, enflasyonsuz bir büyüme, Devlet'in ekonomi alanındaki işlevleri ve boyutu üzerinde durulmuştur.
Bugün açılışı yapılan Dördüncü İktisat Kongresi ise, dünyada ve ülkemizde ekonomik krizlerin yaşanmasının ardından ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik için görüşmelere başlama günü belirlenmesinin öncesinde gerçekleştirilmektedir.
Bu arada, düzenlenişi yönünden Türkiye İktisat Kongreleri niteliğinde olmamakla birlikte, İstanbul Tüccar Derneği'nin girişimiyle 1948 yılında Türkiye İktisat Kongresi adı altında bir Kongre yapıldığını da belirtmek gerekir. Bu Kongre'de alınan kararların temel özelliği, Devlet'in özel girişimciliği özendirmesi, koruması ve ekonomide yol gösterici ağırlıklı bir politika izlenmesi görüşünün öne çıkmış olmasıdır.
Ülkemizin bugünkü sosyo-ekonomik yapısının Birinci İktisat Kongresi'nin yapıldığı dönemle, çok kısa da olsa karşılaştırılması, Türkiye Cumhuriyeti'nin 81 yılda elde ettiği ilerlemenin ortaya konulması yönünden yararlı olacaktır.
Anımsanacağı gibi, bugün 70 milyonu aşan nüfusumuz 1923 yılında ancak 14 milyon kadardı. Ekonomik yaşamda tarımın yeri, yaklaşık yüzde 40'tan yüzde 13 dolayına inmiş, buna karşılık sanayinin payı yüzde 13'lerden yüzde 29'lara, hizmet sektörünün payı da yaklaşık yüzde 47'den yüzde 58'e çıkmıştır.
Dış ticaret hacmi, 1920'lerin başında 102 milyon dolar dışsatım ve 139 milyon dolar dışalım olmak üzere 241 milyon dolar düzeyinde idi. Bugün 47.1 milyar dolar dışsatım, 68.8 milyar dolar dışalım olmak üzere yaklaşık 117 milyar dolara ulaşmıştır.
Okur-yazar nüfus oranı 1923'te yüzde 10-11 iken, bugün yüzde 87'yi aşmıştır. İlköğretimde öğrenci sayısı yaklaşık 342 binden 10 milyona, öğretmen sayısı 10 binlerden 384 bine yükselmiştir. Hastane yatak sayısı 12 binden 185 bin düzeyine çıkmıştır.
1923'te 45 milyon kws olan elektrik enerjisi üretimi, bugün 140 milyar kws düzeyindedir.
Bu tür karşılaştırmaları sosyo-ekonomik konularda da yapmak olanaklıdır. Bunlar, ülkenin sayısal olarak gösterdiği gelişmeyi ortaya koymaktadır. Gelişmelerin niteliği ve yeterliliği kuşkusuz tartışılabilir. Ancak, tartışılmayacak tek konu, ülkemizin Cumhuriyet'le birlikte Atatürk'ün gösterdiği doğrultuda önemli kazanımlar edinmiş olmasıdır.
Ekonomik gelişmenin sağlanmasında, ekonomik kurumlar kadar sosyal kurumların ve değerlerin de önemi vardır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri çeşitli alanlarda büyük devrimler gerçekleştirmiştir. Bu süreçte ve bunun gerekli kıldığı hukuk sisteminin oluşturulmasında, doğal olarak kimi batılı ülkelerin deneyimlerinden yararlanılmış, kadınların seçme-seçilme hakkı gibi düzenlemelerde ise Avrupa ülkelerinin de önüne geçilmiştir. Günümüzde, Avrupa Birliği ile uyum sürecinde tek tek ülke modellerinden esinlenmek yerine, Birliğe üye ülkelerin tümü için geçerli olan, onları ortak konuma getiren kurallar bütününü gözönünde bulundurmak gerekmektedir.
Temel amaç, demokratik ve çağdaş toplumun gereksinimlerini karşılamaktır. Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, sosyo-ekonomik erekler ve bu çerçevede öngörülen reformlar bu amaca hizmet etmelidir. Bugün gelişmiş ya da gelişmekte olan, dünya ile bütünleşmenin önemini kavramış tüm ülkeler kesintisiz bir reform süreci içindedir.
Bu sürecin aksamasının, içsel ya da dışsal bir nedenle kesintiye uğramasının maliyetinin yüksek olduğunu, hepimiz son yıllarda yaşadığımız olumsuz ekonomik gelişmeler nedeniyle çok iyi biliyoruz. Büyük çaplı bunalımlar, toplumsal sonuçlar doğurmaktadır. Toplumun tüm kesimleri belli ölçülerde etkilenmekle birlikte, bunalımlardan yoksul kesimlerin daha fazla etkilendiği kuşkusuzdur. Bu kesimlerde toparlanmanın gecikmesi ise, toplumsal dengeyi olumsuz etkilemektedir.
Değerli Konuklar,
Halkımızın geleceği, ekonomimizin iç ve dış dengelerinin istikrara kavuşturularak güçlendirilmesiyle yakından ilişkilidir. Son dönemdeki makro ekonomik göstergeler olumlu gelişmelere işaret eder niteliktedir. Gayrisafi milli hasıladaki büyüme oranı, enflasyon oranındaki düşme, dışsatımda kaydedilen önemli artış, sanayi üretimindeki yükselme, üretim değeri ağırlıklı kapasite kullanım oranının yukarı doğru çıkışı umut verici göstergelerdir.
Ancak, ekonomimizin yapısal sorunlarının tümüyle çözümlenmemiş olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Türkiye genelinde işsizlik oranının yüksekliği, işsizliğin Ulusumuzu hem ekonomik hem de toplumsal yönden ne denli olumsuz etkilediği gözönünde bulundurulduğunda, sürdürülebilir istihdam politikası önlemlerinin bir an önce yaşama geçirilmesinin, ülkemizde toplumsal barışın sağlanmasıyla yakından bağlantılı olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Ülkemiz nüfusunun çoğunluğunun gençlerden oluşması, gelecekteki üretim gücümüzün dinamikliği yönünden bizleri iyimserliğe yöneltse de, başta gençlere öncelik vererek yürüteceğimiz işsizlikle savaşım, yeni istihdam alanları açılmasına bağlıdır. Bu bağlamda, yatırım eğiliminin canlandırılmasına, istihdamı arttırıcı tasarılara öncelik tanınmasına, küçük ve orta büyüklükteki işletme girişimciliğinin özendirilmesine, nitelikli işgücü eğitiminin yaygınlaştırılmasına ve iş kurmanın kolaylaştırılmasına önem verilmesi yararlı olacaktır.
Düzlüğe çıkabilmemiz için, büyümenin sürdürülebilir kılınmasına yönelik çabaların yoğunlaştırılması gerekmektedir. Bunun yanında, dışsatımda son olarak kaydedilen artışın sürekliliği, verimliliğe ve yeni teknolojilere ağırlık verilmesine, maliyet baskılarının hafifletilmesine ve dışsatımın itici gücü durumundaki sektörlerin sayısının arttırılmasına bağlıdır.
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı çerçevesinde öncelik verilerek yaşama geçirilen yapısal reformların temel amacı, mal ve hizmetlerin üretim tutarları ile fiyatlarının piyasa kuralları kapsamında saptanmasına yöneliktir. Böylece, sınırlı kaynakların, halkımızın gereksinimlerine göre etkin kullanımı sağlanacaktır. Ülke içi piyasalarda, piyasa kurallarına dayalı, rekabete açık, dürüst, öngörülebilir ve güvenilir bir üretim süreci oluşturulması durumunda, ekonomimizin gelişiminde uzun zamandır engel oluşturan enflasyon sorununun çözümüne kalıcılık sağlanabilecektir.
Öte yandan, ülkemizde gelir dağılımının dengeli olmadığı bilinmektedir. 2002 yılında en düşük gelir dilimini oluşturan nüfusun yüzde 20'si ulusal gelirin yüzde 5,3'ünü alırken, en üst gelir dilimindeki yüzde 20'nin gelirin yüzde 50'sini alması bu dağılımdaki dengesizliği gösteren en çarpıcı göstergedir. Uzun yıllar süren yüksek enflasyon ve ekonomik bunalımlar gelir dağılımını olumsuz etkilemiştir. Çağdaş Türkiye'nin daha dengeli bir paylaşımı gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Bunalımların topluma maliyetinin yüksek oluşu, ekonomiyi sürdürülebilir bir denge içinde götürmenin ve bu amaca dönük yapılanmayı tüm yönleriyle gerçekleştirmenin önemini daha da artırmaktadır. Son dönemlerde gelişen piyasa ekonomilerinin, yaşadıkları bunalımlardan ders çıkararak son derece hızlı ve kapsamlı bir biçimde sistemlerindeki kırılganlıkları ortadan kaldırdıklarını görmekteyiz. Bu deneyimlerin ülkeye yansıtılması ve uluslararası kuruluşların çözüme dönük destekleri, yaşanan sıkıntıların azaltılmasında etkili olacaktır.
Türkiye'de, enflasyonun yüksekliğinde ve büyümedeki dalgalanmalarda mali dengesizlikler büyük rol oynamıştır. Makro istikrarsızlıklar ve bunu giderecek yapısal önlemlerin uzun süre yaşama geçirilememesi, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini engellemiştir. Temel makro ekonomik dengelerimizin sağlam bir zemine oturtulması ve sürekliliğinin sağlanması zorunludur. Dolayısıyla, kalıcı mali önlemlerin alınması, yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve yasal altyapının tamamlanması yaşamsal önem taşımaktadır.
Bununla birlikte, söz konusu reformların uygulanma başarısının alınan önlemler kadar önemli olduğunu vurgulamakta yarar görüyorum. Uygulamaların, hesap verebilirlik ve saydamlık ilkeleri doğrultusunda, sivil toplumun da dikkate alınmasıyla izlenmesinin gerekli olduğunu belirtmek isterim. Bu sayede, ülkede yoksulluğu derinleştiren en önemli nedenlerin başındaki yolsuzlukların, özellikle de mali sektörde yaşananların önüne geçilebileceğinin altını çizmek gerekir.
Ayrıca, sanayimizin teknolojiye dayalı yapısal niteliğinin geliştirilmesi de kalkınmanın sürekliliği yönünden önem taşımaktadır. Dünyada görülen küreselleşme eğilimi, gelişen sanayimizin rekabet gücünü ön planda tutmamızı gerekli kılmaktadır. Dışsatımdaki gelişmenin sürdürülmesi buna bağlıdır. Bu nedenle, teknolojinin sürekli olarak geliştirilmesine öncelik verilmelidir. Türkiye, teknoloji üreten ülkeler düzeyinde olduğunu göstermek durumundadır.
Sanayinin teknolojik gelişmeyi yakalayabilmesi, araştırma-geliştirme etkinliğine önem verilmesini gerektirmektedir. Üniversitelerin sanayi sektörü ile işbirliği içinde araştırmalarını yoğunlaştırması ülke ekonomisine sayısız yararlar sağlayacaktır. Bunun için, üniversitelerin güçlü araştırma fonlarına gereksinim duyacakları unutulmamalıdır.
Başta sanayi olmak üzere ekonomideki çeşitli sektörlerin en büyük eksiklerinden biri yeterli ara işgücü bulunmamasıdır. Bu eksiği gidermenin yolu, çocuklarımızı mesleki ve teknik öğretime yönlendirmektir. Amaca ulaşılabilmesi için, mesleki ve teknik ortaöğretimi bitiren gençlerimizin aynı yönde eğitim veren yükseköğretim kurumlarına yönlendirilmesi gerekir. Ancak böylece, pahalı bir öğretim türü olan mesleki ve teknik ortaöğretimden gerekli yarar sağlanmış ve amaçtan sapılmamış olur.
Sosyo-ekonomik gelişmenin temel gereklerinden ve toplumların gelişme düzeyi göstergelerinden biri enerjidir. Sürdürülebilir kalkınma için ülkenin enerji darboğazı ile karşılaşmaması önemlidir.
Elektrik üretimimizin yaklaşık yüzde 70'i dış kaynağa dayanmaktadır. Dış kaynak payını azaltma olanakları üzerinde durulmalı ve aynı zamanda dış kaynak bir yere bağlı olmaktan kurtarılarak, çeşitlendirilmesi için yapılan çalışmalar aksatılmadan sürdürülmelidir. Yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmeye ve çevre etkilerini iyi değerlendirmeye özen gösterilmelidir.
Tarımın ekonomik yapıdaki yeri göreceli olarak küçülmekle birlikte, nüfusun yüzde 35 kadarı hâlâ tarımla uğraşmaktadır. Teknolojik olanaklar iyi kullanılarak, tarımda verimliliğin ve dolayısıyla üretimin artırılmasında süreklilik sağlanmalı, doğal koşullara bağlı dalgalanmalar en aza indirilmelidir.
Mali disiplin, uygulanmakta olan ekonomi politikalarının temelini oluşturmaktadır. Finansman programının sağlıklı yürütülmesi, faiz dışı fazlalık artırılarak kamu borç stokunun ulusal gelire oranının azaltılması, ekonomi politikalarına güvenin artması ve faiz oranlarının düşürülmesi yönünden mali disiplin önemlidir.
Genel ekonomik tablonun önemli bir bölümünü oluşturan ödemeler dengesindeki son gelişmelere göre, ekonomideki büyüme eğilimi ve Türk Lirası'ndaki değerlenme dışalımın, 2003 yılında 2002 yılına göre yüzde 33,5 oranında artarak 68,8 milyar dolara ulaşmasına neden olmuştur. Dışsatım, aynı dönemde yüzde 30,5 oranında artarak 47,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir. 2003 yılında dış ticaret açığı 21,7 milyar dolara, cari işlemler açığı ise 6,8 milyar dolara ulaşmıştır.
2004 yılının ilk aylarındaki göstergeler, cari açığın büyümekte olduğunu göstermektedir. Ekonomiye olumsuz etkileri gözönüne alınarak, bu durumun sürmesinin önlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, ekonomimizin duyarlı olduğu bu konuda açığı küçültmeye çalışmak, gelinen aşamada ekonomi yönetiminin önceliklerinden biri olmalıdır. Açığın kapatılması konusunda sağlam kaynaklara dayanılması kuşkusuz önem taşımaktadır.
2003 yılında iç borç stokunun GSMH'ya oranı yüzde 54,5 olarak gerçekleşmiş ve 2002 yılındaki düzeyini korumuştur. 2004 yılı Şubat ayındaki iç borç stoku ise, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 25,8 oranında artmıştır.
2002 yılı sonunda 56,8 milyar dolar olan dış borç stoku, 2003 yılı sonunda 63,4, Şubat 2004 ayında ise 64,2 milyar dolara ulaşmıştır.
İç ve dış borç toplamı 2004 yılı başında 213,8 milyar doları bulmuştur. Toplam borç stokunun GSMH'ya oranı yüzde 80-85 dolayındadır. Devletin öncelikli sorunlarından biri bu borç yükünün azaltılmasıdır. Kongre'de, bu konunun çözümüne ilişkin öneriler getirilmesini beklemekteyiz.
Dünyanın önemli bir bölgesinde jeo-stratejik konuma sahip, tarihsel ve kültürel zenginliklerle dolu olan ülkemizin istikrarlı, ekonomi ve sosyal yönden gelişmiş ve bölgeyi sürükleyen bir ülke olmasına önem vermeliyiz. Türkiye'nin bu yöndeki gelişmesi dünya barışının korunmasına olduğu kadar, bu bölgenin kalkınmasına da yarar sağlayacaktır.
21. yüzyılın başında toplanan Dördüncü İktisat Kongresi'nin ülkemizin ve uluslararası ortamın farklılaşan gereksinimleri doğrultusunda, yeni bir açılım sağlayacağını umuyorum. Bu noktada yeni vizyonumuz, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi yansıtan bir siyaset ortamını, özel girişimin gereksinimlerine uygun dış ticaret ağırlıklı ve insan merkezli sürdürülebilir bir ekonomiyi ve bunu taşıyacak yeterlilikte uluslararası güvene sahip bir mali sistemi gerektirmektedir.
Değerli Konuklar,
Bu kısa içe bakıştan sonra, tüm amaçlarımıza ulaşmamızı ve gereksinmelerimizi karşılamamızı sağlayacak bölgesel ve küresel süreçlere değinmek istiyorum.
Hepimiz biliyoruz ki, bugünkü yeni dünya düzeninde bir ülkenin kendi öz kaynakları ve dışa kapalı bir ekonomik anlayışla yukarıda özetlemeye çalıştığım amaçlara ulaşması olanaklı değildir. Tüm dünyada, ortak kaygıları ve coğrafyaları paylaşan ülkelerin bölgesel güç birliğine giderek daha fazla gereksinim duyması ve bu güç birliğini siyasallaştırma çabası yadsınamayacak bir olgudur.
21. yüzyıla yönelik açılımımızda, dünya düzeninin bugün için tek kutuplu olduğunu, ancak yakın gelecekte, Amerika'yla rekabet edebilecek yükselen gücün Avrupa Birliği olacağını, diğer yandan Uzak ve Güneydoğu Asya ülkelerinin ve özellikle Çin'in de güçlü bir potansiyel oluşturduğunu unutmamalıyız. Bu ekonomilerdeki gelişme eğilimleri yakından izlenmeli, örneğin ABD'de faizlerdeki olası yükseltmenin ekonomimizdeki yansımaları iyi değerlendirilmelidir.
Ülkemiz için saptayacağımız yeni vizyon, geçtiğimiz yüzyılda ortaya koyduğumuz tutarlı çizgiyle uyumlu biçimde, komşumuz konumundaki Avrupa Birliği ile bütünleşmeyi içermelidir. Bu bütünleşmenin koşulları Maastricht ve Kopenhag ölçütlerine tam uyum biçiminde belirginleşmektedir. Bu anlamda, siyasal ve ekonomik eksikliklerimizin bir an önce giderilmesinin kendi elimizde bulunduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne dahil olmasında karar vericilerin ve kamuoyunun Türkiye'ye yönelik kültürel ön yargılarının yıkılması öncelikle Avrupalıların sorunudur. Bununla birlikte, Maastricht ve Kopenhag ölçütlerine gerek kurallar, gerek uygulama yönünden bir an önce uyulmasının ülkemizin ilerlemesinde ve çağdaşlaşmasında neredeyse tam üyelik kadar etkili olacağı görüşünü paylaşmaktayım.
Yeni ekonomik ve kalkınma vizyonumuzun bir diğer önemli yanı ise, küreselleşme ve küresel süreçlerin dikkate alınması olmalıdır. Hepimizin farklı platformlarda ve boyutlarda tartışmalarına dahil olduğumuz küreselleşme bugün tüm süreçlere damgasını vurmuştur.
Ekonomideki küreselleşme mutlaka gözetilmesi ve izlenmesi gereken tartışmalara neden olmaktadır. Çünkü, küreselleşmenin artıları ve eksileriyle ortaya koyduğu tablo, bugün ekonomik yaklaşımları daha da karmaşık duruma getirmiştir. Bu bağlamda, öğretideki küreselleşmeyle bunun uygulamadaki izdüşümleri arasındaki farklılığı ve tutarlılığı çok iyi irdelemek gerektiği kanısındayım.
Uygulamada, küreselleşmenin artılarından tüm dünyanın eşitlikçi ve dengeli biçimde yararlandığını söylemek, ne yazık ki olanaklı değildir. Bu eşitsizliğin altındaki temel nedenlerin başında, bilgiye ve teknolojiye erişimde ve bunların üretimde kullanılmasında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumun geldiğini düşünüyorum. Eşitsizliğin bir başka nedeni, ekonomik küreselleşmenin toplumsal küreselleşme ile bütünleştirilememiş olmasıdır. Bunun, nüfus, göç, eğitim gibi toplumsal ögelerin ekonomik ögelerle olumsuz etkileşime girmesine neden olduğu, dolayısıyla, az gelişmiş ülkelerdeki yoksulluğu körüklediği bilinen bir gerçektir.
Bugün gelinen noktada, geçmiş deneyimleri unutmadan, günümüzün bir gerçeği olan küreselleşme olgusunun getirdiği fırsatları değerlendirmeli ve doğuracağı risklere karşı gerekli önlemleri zamanında almalıyız. Ülkemizi geliştirme yükümlülüğümüz her zamankinden çoktur. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesinde, başarılı ülkelerin deneyimlerinden yararlanılması, ekonominin taşıdığı potansiyelin ve önündeki olanakların en iyi biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Ekonomik kalkınmanın temelinde, küreselleşmenin belki de en yararlı sonuçlarından biri olan, uluslararası platformların izlenmesi ve bunların olumlu sonuçlarından ulusal önceliklerimiz doğrultusunda yararlanılması vardır. Bu uluslararası ilişkilere yakınlaştığımız ölçüde, ekonomik ve toplumsal anlamda çağdaşlaşabilir ve çıkarlarımızı gözetirken ortaklarımızla verimli ve akılcı bir işbirliği oluşturabiliriz. Bu anlamda dikkatle izlenmesi gereken süreçlerin başında "sürdürülebilirlik" ve buna bağlı "sürdürülebilir kalkınma" gelmektedir.
1992'den bu yana izlemeye çaba gösterdiğimiz bu süreç, farklı bakış açılarına ve yorumlara sahne olsa da, artık dünya, özellikle de katılmaya çalıştığımız Avrupa Birliği, "her şeye karşın bir ekonomik büyümeyi" reddetmektedir. Günün koşullarına uyum sağlamak ise, özellikle bizim gibi kalkınmasını henüz tamamlamamış ülkeler yönünden son derece duyarlılık gerektirmektedir. Çünkü, bu ülkeler ekonomik ve sınai büyüme amacını her şeyin üstünde tutmaktadır.
Türkiye, ekonomisiyle birlikte toplumsal ve çevresel kalkınma anlayışını da çağdaş dünyanın yaklaşımlarına uyarlamak durumundadır. Çünkü bizler, inanıyorum ki, yalnızca ekonomik büyüme hızımızı ya da sanayi üretim gücümüzü artırmayı değil, çevresini ve doğal kaynaklarını sürdürülebilir kılmayı başarmış, yaşam ve insan kalitesi yüksek bir toplum amaçlıyoruz. Bu amacın kesiştiği noktaysa, belirttiğim gibi ekonomik ve toplumsal kalkınmanın çevre ve doğal kaynaklarla bir arada değerlendirildiği ve birinin diğerine üstünlük taşımadığı "sürdürülebilir kalkınma" modelidir.
Değerli Konuklar,
Dünyanın gelişme yönelimini iyi algılamalı ve ülkemizi bu yönelimin önünde tutmalıyız. Yüksek tasarruf oranları gerçekleştiren, kaynaklarından eğitime ayırdıkları payı yüksek tutan, araştırma ve geliştirmeye önem veren, hızlı ve üretken bir çalışma düzeni kurabilen kimi ülkeler, son dönemlerde özenilecek büyüme hızını yakalamışlardır.
Türkiye de benzer bir potansiyele sahiptir. İnsanımızın gelişimi üzerinde tıkanıklıklar ve olumsuz alışkanlıklar yaratan, akılcı olmayan etmenlerin ortadan kaldırılması ve büyük bir kalkınma ivmesi yakalanabilmesi olanaklıdır. Bunun için, yapısal reformların yaşama geçirilmesi, sorun çözme kapasitesinin artırılması ve uygulamaların buna göre geliştirilmesi önemlidir. Bu bağlamda, sürdürülen çabaların kesintiye uğramaması için toplumun tüm kesimlerinin kendi kısa dönemli beklentilerini bir yana bırakmaları gerekmektedir.
Gelişmiş ülkelerin, modern sanayi toplumu dönemini bitirip bilgi toplumuna geçiş süreci içine girdiklerini görmekteyiz. Türkiye, birinci alandaki eksikliklerini giderme savaşımını sürdürürken ikinci alanda da, bu kez gecikmelere yol açmadan gerekli atılımları yapmak durumundadır.
Bilgi toplumunun gerektirdiği altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi, bu bağlamda Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin artırılması, genç bir nüfus yapısına sahip olmamız nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Eğitim alanında ilerleme sağlanması, kamuya olduğu kadar, kamunun düzenleme, gözetleme ve denetlemesi altında özel kesime de düşen bir görevdir. Amaç, bir yandan eğitimi ülkenin her yerine yaygınlaştırarak toplumun eğitim düzeyini yükseltmek, öte yandan geri kalmış yörelerdeki yetenekleri sisteme kazandırmak olmalıdır. Devlet, eğitimin niteliğini iyileştirecek biçimde fiziki altyapının eksiklerini gidermeli, eğitimin içeriğini ve tekniklerini çağdaşlaştırmalı ve bunun gerektirdiği kadroları yetiştirmelidir.
Bilgiye erişimin kolay ve ucuz olması, bilgiyi özümseme ve değerlendirme kapasitesinin geliştirilmesi bilgi toplumuna dönüşümün koşullarıdır. Avrupa Birliği ilişkilerimizde iyi eğitilmiş insan gücüne sahip olmamız önemli yararlar sağlayacaktır. Nüfusumuzun göreli genç yapısı, bilgi toplumuna dönüşümün sürecine hızla katılmak yönünden üstünlük sağlamaktadır. Bununla birlikte, ömür boyu öğrenme yaklaşımı içinde işbaşında olan kuşakların da bu sürece katılımının sağlanması önemlidir.
Çağdaşlaşma, birçok alanda kurumsal düzenlemeleri gerekli kılmaktadır. Gerçekten ekonomik ve sosyal yapıda hızlı değişim, nüfusun belli yörelerde yoğunlaşması, açık bir toplum düzenine geçiş ve daha iyi yaşam düzeyi istemindeki artış gibi gelişmeler sağlık, sosyal güvenlik, adalet, güvenlik ve kentsel altyapı hizmetleri üzerine büyük yükler getirmektedir.
Avrupa Birliği'ne üye olunduğunda, üye ülkelerle ekonomik ilişkilerimizin daha da gelişmesi, yabancı sermayenin ilgisinde büyük artış görülmesi ve kimi sektörlerde hızlı gelişmenin yaşanması olasıdır. Bu konuda, yabancı sermayeyi sanayileşme hedeflerimiz doğrultusunda yönlendirme önem taşımaktadır.
Türkiye'nin bulunduğu bölgenin sorunlu bir süreçten geçtiğini hep birlikte görüyoruz. Üstelik, uluslararası terör dünya barışını ve günlük yaşamı tehdit etmektedir. Böyle bir ortamda, Türkiye'nin ekonomi politikaları yönünden de dikkatli ve istikrarlı bir çizgi izlemesi gerekmektedir.
Küreselleşme, ülkeleri, konumlarını geliştirmek ya da en azından koruyabilmek için birleşmelere yöneltmektedir. Türkiye'nin Avrupa Birliği ilişkileri, ekonomide kararlı politikalar izlenmesine olanak sağlayacak biçimde değerlendirilmelidir. Türkiye, Birinci İktisat Kongresi'nde temelleri atılan ekonomi ve sosyal yapısını, çağın gereklerini karşılamak için güçlendirme ve rekabetçi kılma amacı doğrultusunda gelişmesini sürdürmek zorundadır.
Bu bağlamda, yaşadığımız krizlerin benzerinin yinelenmemesi için, ekonominin ve özellikle mali sistemin güçlendirilmesine yönelik çabaların kararlı biçimde sürdürülmesi yaşamsal önem taşımaktadır.
Güçlendirme sürecinin kamu yönetimini de kapsaması gereklidir. Bir yandan kamu hizmetlerinin hedef kitleye etkili biçimde ulaştırılması, öte yandan etkinliğin sağlanması, dünyada olduğu gibi ülkemizde de çözümü öncelik kazanmış temel konulardandır. Reformların başarısı, dünya örneklerinden de görüldüğü gibi, alışkanlıkları ve yerleşik ilişkileri değiştirmeye yönelik olduğundan, siyasi kararlılık gerektirmektedir.
Mali sistemde, tarımda, adalet hizmetlerinde, merkezi ve yerel kamu yönetimlerinde, özetle tüm reform konularında geçerli olan bu durum gözönüne alınarak değişiklikleri ilgili toplum kesimlerine benimsetmek ve geniş bir destek sağlamak için gerekli çabalar sürdürülmelidir.
Ancak, yapılacak reformların, Anayasa'da Türkiye Cumhuriyeti için öngörülen değiştirilemez nitelikteki temel ilkelere uygun olması zorunludur.
Katılımcı demokrasinin güçlendirilmesi bağlamında, toplumsal sorunların çözümü arayışlarına geniş kitlelerin katılımının sağlanması, sosyal görüşme kanallarının açık tutulması ve etkin olarak kullanılması, toplumsal duyarlılık bilincinin ve gönüllülük anlayışının geliştirilmesi konuları üzerinde önemle durulmalıdır. Gerçekleştirmekte olduğumuz Kongre ve izleyecek etkinlikler bu amaca hizmet edecektir.
Değerli Konuklar,
Dördüncü İktisat Kongresi'nin, ülkenin sosyo-ekonomik sorunlarının çözümü için somut öneriler geliştireceği, ileriye yönelik önemli hedefler belirleyeceği, ileri teknolojiye dayalı olarak hızlı büyüyen, daha dengeli paylaşan ve böylece toplumun daha gönençli olma özlemine hizmet edecek bir çalışma yapacağı kuşkusuzdur.
Ekonominin tüm taraflarını biraraya getiren bu Kongre'nin sonuçlarıyla Türkiye'nin gelecekteki vizyonunun biçimlenmesine ışık tutacağına inanıyoruz.
Cumhuriyet, ülke ve ulusumuza değerli kazanımlar sağlamıştır. Bundan sonra önemli olan, bunları yalnız korumak değil, aynı zamanda geliştirerek sürdürmektir. Bugün gelinen düzeyle yetinmemek, Atatürk'ün gösterdiği ulusal çağdaşlaşma hedefi ve gelişmenin dinamik niteliği yönünden gerekli ve doğal bir yaklaşımdır.
Bugüne kadar ülkemizin uluslararası aktörler arasında dikkate alınan özelliği hep jeo-stratejik önemi olmuştur. Bu jeo-stratejik önem, coğrafi konum ve askeri güç ile tanımlanmıştır. Bu ögeler geçerliliğini korusalar da, yeni dünya düzeninde Türkiye'nin önemi, gelişen demokrasisi kadar, ekonomik gücünden de kaynaklanmalıdır.
Bu yönden, sorumluluğun yalnızca kamuya değil, girişimcisi ve çalışanı ile üretim sürecine katılan tüm kesimlere ilişkin olduğunun bilinci içinde davranmalıyız.
Sözlerimi bu inançla bitirirken, Dördüncü İktisat Kongresi'nin verimli geçmesini diliyor, katılımcılar ile düzenlenmesinde emeği geçen kişi ve kuruluşlara teşekkür ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum."
Yazdır Paylaş Yukarı