"Sayın Konuklar,
Değerli Katılımcılar,
Birinci Uluslararası Ekonomi Konferansı'nda sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu belirterek sözlerime başlamak istiyorum.
Cumhuriyetimizle yaşıt sayılabilecek köklü bir geçmişe sahip olan ve 1977 yılından bu yana etkinliklerini Uluslararası Ekonomi Birliği çatısı altında da sürdüren Türkiye Ekonomi Kurumu yöneticilerini ve bu konferansın düzenlenmesine katkıda bulunan tüm kişi ve kuruluşları gönülden kutluyorum. Konferans nedeniyle ülkemizde bulunan konuklarımıza da hoş geldiniz diyorum.
Türkiye Ekonomi Kurumu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün telkinleriyle Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti adı ile 12 Aralık 1929 gününde kurulmuştur. Aynı gün, dönemin Başbakanı Sayın İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden günümüzde de gereksinim duyulduğunu düşündüğüm toplumsal dayanışmanın ve kendi gücüne güvenmenin önemine şu sözlerle dikkat çekmiştir:
"Her şeyden evvel vatandaş ve devlet olarak birbirimize güvenerek, birbirimize yardım ederek ve dayanarak bu yeni mücadeleyi, milli para, milli iktisat, milli tasarruf mücadelesini ne olursa olsun başaracağımıza güven duymalıyız."
Dünya ekonomik sisteminin büyük bir krizle sarsılmaya başladığı 1929 yılında gösterilen bu kararlılığın temelinde, Atatürk'ün başlattığı çağdaşlaşma savaşımı sonucunda, toplumun özgüvenini yeniden kazanmış olması yatmaktadır.
Cumhuriyet'in onuncu yılına gelindiğinde ise, çağdaşlaşma savaşımına olan inanç, toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla yüksek sesle dile getirilmiş, daha sonraki kuşaklar için tarihsel bir dayanak ve özenilen bir model oluşturulmuştur.
Türkiye'nin ekonomi politikalarının saptanmasında, ilki 1923 yılında Atatürk'ün öncülüğünde düzenlenen İktisat Kongreleri önemli rol oynamıştır. İktisat Kongreleri, bu yönüyle, Türk ekonomisinin geçirdiği süreçlerin tüm boyutlarıyla kavranması yönünden bizlere ışık tutmaktadır.
Ülkemizin 1930'lu yıllardan İkinci Dünya Savaşı'na kadar uyguladığı ekonomik kalkınma stratejisi, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı'nın Giriş Bölümü'nde şu sözlerle belirtilmiştir:
"Büyük sanayici ülkeler aralarındaki bütün siyasi ve iktisadi anlaşmazlıklara rağmen, tarımcı ülkeleri her zaman için hammadde üreticisi konumunda bırakmak ve piyasalarına egemen olmak davasında birleşmiş durumdadırlar. Bu itibarla tarımcı ülkelerin bu silkinme hareketlerine er geç set çekmek hususunda siyasi nüfuzlarını kullanmakta birleşeceklerdir. Özellikle bu gerçek, muhtaç olduğumuz sanayii zaman kaybetmeden kurmak için en önemli etkenimizdir."
Türkiye bu strateji ile, ekonomi tarihinin parlak diyebileceğimiz bir dönemini yaşamış, savaşın yıkımına karşın ortalama büyüme hızını sanayinin öncülüğünde yüzde 8'e yaklaştırabilmiştir.
Türkiye'nin Cumhuriyet'le birlikte uygulamaya koyduğu ekonomik model, kamu işletmeleriyle kalkınma esasına dayanmaktadır. 20. yüzyılın son on yılına kadar, Türkiye, sermaye birikiminin yeterli olduğu alanları özel kesime bırakarak, kamu kesimi ağırlıklı kalkınmasını sürdürmüştür. Bu durum, imparatorluktan ulus devlete geçişte çağdaş dünyanın içinde yer almak isteyen Türkiye'nin 20. yüzyıl vizyonuyla da uyumlu olmuştur.
Sayın Konuklar,
Bu kısa içe bakıştan sonra, tüm amaçlarımıza ulaşmamızı ve gereksinmelerimizi karşılamamızı sağlayacak küresel ve bölgesel süreçlere de değinmekte yarar görüyorum.
1970'lerin sonlarında finansal piyasalarda serbestleşme ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerle hız kazanarak dünya genelinde bir yeniden yapılanmaya yol açan küreselleşme, günümüzde ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutlarda, diğer bir anlatımla hemen her alanda etkili duruma gelmiştir.
Küreselleşme sürecinde, bir yandan üretim ve ticari etkinlikler artan oranda uluslararası nitelik kazanmış, öte yandan insanların yaşam biçimleri ve ilişkileri de derinden etkilenmiştir.
Bilginin paylaşımında zaman ve yer kısıtları ortadan kalkmış, coğrafya sınırlayıcı bir etmen olmaktan çıkmıştır.
Küresel rekabet baskısının arttığı bu ortamda karar ve üretim süreçleri büyük hız kazanmıştır. Bu kapsamda, daha çok bilginin ve seçeneğin kısa sürede değerlendirilmesi gereksinimi ise, sözkonusu süreçlerin daha iyi yönetilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu gelişmelere koşut olarak küresel ekonomide, uluslarası ticaret, rekabet, düşünsel haklar ve çevre gibi alanlarda norm ve standart birliğine gidilmekte, bu alanlarda uluslararası kuruluşlar daha etkin duruma gelmektedir. Ayrıca, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, düşünce anlatım ve girişim özgürlüğü, dünyada ortak değerler olarak benimsenmekte ve bu değerler 21. yüzyılla birlikte yeni bir evrede gelişen küreselleşme sürecinin koşullarını oluşturmaktadır.
Değişimin çok boyutlu ve hızlı bir biçimde yaşandığı, rekabetin yoğunlaştığı ve belirsizliklerin arttığı bu ortamda bireyler, kurumlar ve uluslar için olanaklar artarken kimi riskler de ortaya çıkmaktadır.
Küreselleşme, uluslararası işbölümünün gelişmesini ve uzun dönemde uzmanlaşmayı, tüketicilerin daha geniş ürün çeşidine daha düşük maliyetle erişimini, birikimlerin kullanımında ve kaynak dağılımında daha etkin bir yapıyı olanaklı kılması ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi ve gönenci artıracak olması yönünden önemli fırsatlar getirmektedir.
Ancak, küreselleşme sürecinde, bir yandan ülke ekonomilerinin, diğer yandan ülke ekonomileri ile finans piyasaları arasındaki bağımlılıkların güçlenmesiyle, makroekonomik politika uygulamaları konusunda seçenekler kısıtlanmaktadır. Günümüzde ülkelerde oluşan krizler tüm dünya ekonomisini büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Ayrıca, istemin küreselleşmesi, tüketici seçimleri ve yaşam biçimleri arasında güçlü benzerlikler oluşması nedeniyle kültürel tekdüzeleşme ortaya çıkmaktadır.
Dünyada yaşanan bu değişim sürecinde, bir ülkenin küresel sistemde etkili bir konum edinebilmesi, bu konumu koruyabilmesi ve giderek sürecin belirleyicileri arasında yer alabilmesi, yeni düzenin sunduğu fırsatlardan zamanında ve en üst düzeyde yararlanabilmesine ve riskleri yok edebilmesine bağlıdır.
Bu kapsamda, önümüzdeki dönemde, iyi yetişmiş insan gücüne, makroekonomik istikrara ve etkin işleyen bir piyasa düzeneğine, gelişmiş bir teknolojik ve ticari altyapıya sahip olan, pazarın değişen ve gelişen beğenilerini yakından izleyen ve küresel değerleri benimseyen ülkeler öne çıkacaktır. Bu yöndeki dönüşümleri gerçekleştiremeyen ülkelerin yalnızlaşması da kaçınılmaz olacaktır.
1980'li yıllarda dış ticaretin, fiyatların, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve iç piyasadaki yeniden yapılanmalar sonrasında, 1990'lı yıllarda piyasa ekonomisinin güçlenmesi, ekonominin rekabet gücünün artırılması, kamunun ekonomideki rolünün azaltılması yönünde ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde ilerlemeler gerçekleşmiştir.
Ancak, 1990'lı yıllarda izlenen politikalar ve yapısal yenileme uygulamalarındaki aksaklıklar ve gecikmeler Türkiye'de yeterince güçlü bir finans sektörü ve sağlıklı bir kamu maliyesinin, dolayısıyla finansal istikrarın oluşumunu engellemiştir. Kamu dengelerinin giderek bozulmasına bağlı olarak artan borçlanma gereği ve yüksek reel faizler, hem gelir dağılımını bozmuş, hem de kronik yüksek enflasyon sorununu birlikte getirmiştir. 1990'lı yıllardaki uluslararası finansal krizlere, kırılgan bir ekonomik ve mali yapıyla yakalanan Türkiye, büyük ekonomik ve sosyal kayıplar yaşamış, ekonomi oldukça istikrarsız bir büyüme performansı sergilemiştir.
2001 yılında yaşanan finansal kriz sonrasında, dalgalı kur sisteminde enflasyonu kalıcı şekilde düşürmek, sürdürülebilir bir büyüme ortamı oluşturmak, kamu finansman dengesini iyileştirmek, yapısal dönüşümleri sürdürmek üzere uygulamaya konan program sürecinde, makroekonomik göstergelerde önemli bir iyileşme elde edilmiştir.
Bununla birlikte, geçtiğimiz aylardaki gelişmeler, ekonominin dış piyasalardan kaynaklanabilecek olumsuz gelişmelere karşı daha dirençli bir yapıya kavuşturulmasının ne denli önem taşıdığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Türkiye önümüzdeki dönemde, küreselleşmenin avantajlarından en üst düzeyde yararlanabilmek, gönenç düzeyini artırmak ve etkili bir dünya devleti olabilmek için makroekonomik istikrarı kalıcı kılmak, ekonominin rekabet gücünü ve büyüme potansiyelini daha da güçlendirmek durumundadır. Geçmiş deneyimlerin de ortaya koyduğu gibi, yalnızca kısa dönemli yaklaşımlar yerine, orta ve uzun erimli politikaların benimsenmesi, sorunların kalıcı biçimde çözülebilmesi yönünden önemlidir.
Genç ve dinamik nüfus yapısı, girişimcilik birikimi, piyasaların kurumsallaşması yönünde önemli aşama gösterilmesi, uluslararası rekabete açık ve güçlenen sanayi yapısı, doğal kaynakları, tarihi, turistik ve kültürel değerleri, jeostratejik konumu, Avrupa Birliği üyeliği için katılım görüşmelerine başlanması, önümüzdeki dönemde Türkiye'nin en önemli avantajlarıdır.
Türkiye'nin orta erimde gerçekleştireceği yapısal dönüşümler, 2007-2013 dönemini kapsayan Dokuzuncu Kalkınma Planı'nda ortaya konulmaktadır. Plan'da orta erimli vizyon, "İstikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, Avrupa Birliği'ne üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye" olarak belirlenmiştir.
Bu vizyonun gerçekleştirilmesi yolunda Türkiye'nin orta erimli stratejik amaçları;
- Rekabet gücünün artırılması,
- İstihdamın artırılması,
-Beşeri gelişme ve sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi,
- Bölgesel gelişminin sağlanması,
- Kamu hizmetlerinde kalite ve etkinliğin artırılması,
biçiminde ortaya konulmuştur.
3 Ekim 2005 gününde başlatılan Avrupa Birliği ile katılım görüşmelerinin, Plan döneminde yoğun biçimde sürdürüleceği gözönünde bulundurulduğunda, önümüzdeki dönemde izlenecek politikalar ve gerçekleştirilecek yapısal dönüşümler daha da önem kazanmaktadır. Plan dönemiyle örtüşen görüşme süreci, Türkiye'nin reform çabalarına katkıda bulunacak, hedeflenen yapısal dönüşümün gerçekleştirilmesiyle, 2010'lu yılların ortalarında Avrupa Birliği'ne yasal ve kurumsal uyum yanında, ekonomik ve toplumsal göstergeler yönünden önemli yakınlaşma sağlanacaktır.
Avrupa ile Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri arasında çok önemli bir köprü, bir eneji terminali, bir denge odağı konumundaki Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği, bulunduğu bölge yönünden de büyük önem taşımaktadır. Lâik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak Türkiye, Avrupa Birliği ile bütünleşirken, bölgesindeki ekonomik gelişme ve demokratikleşme sürecinde yol gösterici rol oynayacaktır.
21. yüzyılda küresel sistemde gönenç artışının sürekliliğinin ve gönencin ulusal ve uluslararası düzeyde daha dengeli dağılımının sağlanması, küresel barış ve güvenlik yönünden de önemlidir.
Bu kapsamda, öncelikle, ulusal strateji ve politikaların oluşturulmasında sürdürülebilir kalkınma yaklaşımının daha belirleyici duruma gelmesinde yarar bulunmaktadır. Ekonomik ve toplumsal politikaların, çevresel strateji ve politikalar ile bütünleştirilmesini gerektiren sürdürülebilir kalkınma kavramı, günümüz gereksinimlerinin, gelecek kuşakların gereksinimlerini de gözetecek biçimde karşılanmasını temel almaktadır.
Önemle belirtmek gerekir ki, kalkınma sürecinde artan enerji isteminin, tükenmekte olan fosil yakıtlar yerine, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarıyla karşılanması, yakıt kullanımında ve sanayide daha verimli ve temiz teknolojilere yönelinmesi öncelikli konular arasındadır.
Değişimin her alanda hızlı yaşandığı küresel ortamda, yoksulluğun, ulusal ve uluslararası düzeyde gelir dağılımında dengesizliklerin artmasıyla birlikte, toplumsal ve kültürel uyum sorunları ortaya çıkmaktadır. Bu ortamda, suç örgütlerinin bilgi ve iletişim teknolojilerinden de yararlanarak uluslararası ve organize biçimde etkinlikte bulunmaları, başta terör olmak üzere örgütlü suçlarda bir artış eğilimine yol açmaktadır.
Sayın Konuklar,
Önümüzdeki süreçte, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi yansıtan bir siyaset ortamını, özel girişimin gereksinimlerine uygun dış ticaret ağırlıklı ve insan merkezli sürdürülebilir bir ekonomiyi ve bunu taşıyacak yeterlilikte uluslararası güvene sahip bir mali sistemi oluşturma kararlılığındayız. Türkiye'nin, toplumumuzun ve uluslararası ortamın farklılaşan gereksinimleri doğrultusunda, açılımlarını sürdürerek, saptadığı hedeflere ulaşabilecek güç ve potansiyele sahip olduğundan kuşku duymuyoruz.
Genel olarak dünyadaki, özel olarak da ülkemiz ve benzer ülkelerdeki ekonomik gelişmeleri ve sorunları tartışarak çözüm önerileri geliştirmek amacıyla düzenlenen konferansın bu yönden önemini vurgulamak isterim.
Tartışmalarda, bireylerin, toplumun değişik kesimlerinin ekonomik sorunlarının sosyolojik ve kültürel boyutlarının gözden kaçırılmamasını, gelir paylaşımının, yoksulluğun ve bölgelerarası dengesizliğin ele alınmasını önemsediğimi vurgulamak isterim.
Unutulmamalıdır ki, dünyanın en önemli ve en sıcak bölgesinde özel bir jeostratejik konuma sahip, tarihsel ve kültürel zenginliklerle dolu olan ülkemizin, istikrarlı, ekonomik ve toplumsal yönden gelişmiş ve bölgeyi kucaklayan bir ülke olması, dünya barışının korunmasına olduğu kadar, bu bölgenin kalkınmasına da katkı sağlayacaktır.
Türkiye, ekonomisiyle birlikte, toplumsal ve çevresel kalkınma anlayışını da çağdaş dünyanın yaklaşımlarına uyarlamak durumundadır. Çünkü bizler, yalnızca ekonomik büyüme hızımızı ya da sanayi üretim ve rekabet gücümüzü artırmayı değil, çevresini ve doğal kaynaklarını sürdürülebilir kılmayı başarmış, yaşam ve insan kalitesi yüksek bir toplumu da amaçlamaktayız.
Sayın Konuklar,
Konferansın, dünya ekonomi yazınına yapacağı katkılar yanında, ülkemizin sosyo-ekonomik sorunlarının çözümü için somut öneriler geliştireceğine ve ileriye yönelik önemli stratejiler belirleyebileceğine de inanıyorum.
Bu stratejiler, temel hedefimiz olan, ileri teknolojiye dayalı olarak hızlı büyüyen ve büyümenin getirilerini toplumun gönenç düzeyini artırma doğrultusunda daha dengeli paylaşan, bağımsız ve demokratik bir ülke vizyonumuzun gerçekleşmesine değerli katkılarda bulunacaktır.
Sözlerimi bu inançla bitirirken, Birinci Uluslararası Ekonomi Konferansı'nın verimli geçmesini diliyor, katılımcılar ile düzenlenmesinde emeği geçen kişi ve kuruluşlara yeniden teşekkür ediyor, başarı dileklerimle saygılarımı sunuyorum."