"Değerli Konuklar,
Kurtuluş Savaşı'nın önderi, yurdumuzun kurtarıcısı, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, büyük komutan ve devlet adamı Yüce Atatürk'ün doğumunun 125., aramızdan ayrılışının 68. yılında, yüksek anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Türk Ulusu, Atatürk'ü sonsuzluğa uğurladığı günün yıldönümünde, her geçen gün değerini daha çok anladığı Ölümsüz Önderi'ne gönülden bağlılığını artan bir sevgi ve saygıyla, büyük bir içtenlikle göstermektedir.
Ölümünün üzerinden 68 yıl geçmesine karşın, Ulusumuz ile Atatürk arasındaki bağ daha da güçlenmiş, Yüce Önder, insanımızın gönlünde erişilmez ve dokunulmaz bir yer edinmiştir. O, her an dilimizde, yüreğimizde ve belleklerimizdedir.
Bugün hepimiz, Yüce Önder'in yokluğunun burukluğunu yaşıyor, O'nu özlemle arıyor, aydınlığından güç alarak Cumhuriyetimize, ilke ve devrimlerine daha sıkı sarılıyoruz.
Savaşımıyla yazgımızı ve tarihin akışını değiştiren Atatürk, eserleri, düşünce sistemi ve yüksek öngörüleriyle insanlığın yetiştirdiği büyük kişilikler arasındaki unutulmaz yerini almıştır.
Hakkında yazılan eserler, yapılan araştırma ve değerlendirmeler, düzenlenen konferans ve seminerler, Ulu Önder'in evrenselliğini ve yüceliğini gözler önüne sermektedir.
Ulusumuzun soylu niteliklerini kişiliğinde birleştiren Atatürk, boyun eğmeyen, yazgıcılığı reddeden, engin öngörüleri ile olaylara yön veren bir önderdir. O, aynı zamanda bilimsel ve çağdaş düşüncenin de simgesidir.
Avrupa'da totaliter rejimlerin güçlendiği bir dönemde Atatürk'ün, Türk Ulusu'nun yapısına en uygun yönetim biçimi olarak gördüğü Cumhuriyet'i kurması, O'nu bir önder olarak farklı ve üstün kılan özellikleri ortaya koymaktadır.
Lord Kinross, "Atatürk, yirminci yüzyılın ilk yarısını olağanüstü kişiliğiyle etkilemiş büyük bir asker ve devlet adamıydı. O'nu çağının diktatörlerinden ayıran iki önemli nokta vardı: Dış politikası, sınırları genişletmek yerine daraltmak esasına; iç politikası ise kendi ölümünden sonra da ayakta kalabilecek bir siyasal sistem kurmak düşüncesine dayanıyordu. Bu gerçekçi ruhladır ki, memleketini yeniden canlandırmayı ve yıkık, dağınık Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni, katıksız bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmayı başarabildi." sözleriyle, Yüce Önder'in tarihteki yerini ve önemini anlatmaktadır.
Atatürk, toplumu çağdaş değerlerle bütünleştirebilmiş ve çağdaşlaşmayı bir bilinç durumuna getirmeyi başarmıştır. O, her zaman ileriye bakmış, ülke ve dünya gerçeklerini doğru yorumlamış, ileri görüşlülüğüyle, Türkiye'yi yarınlara taşıyacak, sonsuza kadar güçlü kılacak atılımları yaşama geçirmiştir. Ulusumuzun sevgisi, gelişmelere açık, yenilikçi ve dinamik yapısı Yüce Önder'e bu savaşımında büyük güç vermiştir.
Atatürk, zaferin ardından asıl savaşın yoksulluğa, cahilliğe karşı verileceğinin bilinciyle hareket etmiştir. Bunu, ülkenin aydınlığa çıkarılması, düşüncelerin, bireylerin özgürleştirilmesi, Türk insanının onurlu ve çağdaş bir yaşam sürmesi savaşı olarak görmüştür.
Değerli Konuklar,
Atatürk'ün, "Kurtuluş" ve "Kuruluş" evrelerinde gerçekleştirdikleri iyi irdelendiğinde, Albert Einstein'in, 1949 yılında Prof. Dr. Münir Ülgür'e söylediği gibi, "dünyanın en büyük liderine sahip olduğumuz" kolaylıkla görülecektir.
Genç subaylık döneminden başlayarak ulus ve yurt sevgisini en temel değer belleyen, "Cumhuriyet" düşüncesini "vicdanında milli bir sır gibi saklayan" Atatürk, bu değerlerin yanına yüksek sorumluluk duygusunu, özveriyi, yürekliliği, kararlılığı eklemiş, bu değerlerin tümünü akıl ve bilimle birleştirmiştir.
Yüce Önder'in yüksek sorumluluk bilinci, yurdun her yanında yalnızca o bölgenin kurtuluşu yolunda savaşım vermek için kurulan "Reddi-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri"ni Sivas Kongresi'nde tek çatı altında toplamasını ve halkta, yurdun tümünden sorumlu olduğu bilincini yaratmasını sağlamıştır.
O'na göre, "Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez" ve bu nedenle "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Ve o satıh bütün vatandır." .
Değerli Konuklar,
Kurtuluş Savaşı ile başlayan ve Cumhuriyet'le taçlanan savaşımın amacı, uygarlaşma, çağdaşlaşma, aydınlanma, Ulusal Ant sınırları içinde, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız, laik ve demokratik bir ulus devlet kurmaktır.
Atatürk, uluslaşma, uygarlaşma, çağdaşlaşma ve aydınlanmanın tümüne aynı anda ve ivedilikle çözüm bulunması gerektiğini biliyor ve buna inanıyordu.
Onun için, her şeyin temeline laikliği yerleştirerek yola çıkmıştır. Çünkü, Yüce Önder, çağdaşlaşmanın da, uygarlaşmanın da, aydınlanmanın da, uluslaşmanın da anahtarının laiklik olduğunun bilincindedir. En kısa söyleyişiyle, O'na göre laiklik, "adam olmak" demektir.
Yüce Önder, "Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar" derken, işaret ettiği "bu temel eksen", uygarlaşma, çağdaşlaşma, aydınlanmayı temel alan laik Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Bu nedenle, Yüce Atatürk, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" kuşaklar yetiştirilmesini isterken, biliyordu ki, ancak, özgür düşünceli, bilimi ve aklı yol gösterici kabul eden, dogmaların esaretinden uzak kalıp, sorgulayabilen ve konulara eleştirel yaklaşabilen yurttaşlar "bu temel ekseni" yakalayabilirler.
Yine Yüce Atatürk'ün Cumhuriyet'i "Türk Gençliği"ne emanet ederken kastettiği, bu temel eksen doğrultusunda yetiştirilmiş kuşaklardır. Büyük Önder'in "anladığı gençlik", kendi deyişiyle, "bu inkılâbın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip gelecek nesillere götürecek" her yaştaki gençlerdir.
Yüce Önder'e göre, "yirmi yaşında bir yobaz, ihtiyar, yetmiş yaşında bir idealist ise, zinde bir gençtir".
Değerli Konuklar,
Yüce Atatürk'ün en büyük özelliklerinden biri, özgürlüğe ve bağımsızlığa olan tutkusuydu. Bu tutkuyu "Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir." özlü sözüyle açıkça belirtmiştir.
Yüce Önder'e göre, "bir ulusta şerefin, namusun ve insanlığın" var olabilmesi ve sürdürülebilmesi, kesinlikle "o ulusun bağımsızlığını elinde bulundurmasına" bağlıdır.
Kurtuluş Savaşı'na başlamadan önce, ülkede Amerikan mandacıları ve İngiliz koruması isteyenler bulunmasına karşın, O, kurtuluş ve bağımsızlığın yolunu, ulusun istenç ve kararlılığında, kendi geleceğine el koymasında ve yurdunu savunmasında görmüştür.
28 Ağustos 1919'da, Erzurum'dan, Türk Ulusu'na şöyle seslenmiştir:
"İstanbul bir Amerikan mandasıdır tutturmuş gidiyor. Bu olmayacaktır. Türkiye, istiklal bütünlüğüne sahip olacaktır. Bunu istemekte devam edeceğiz. İstanbul bizi, Wilson'a müracaat ettirmek istiyor, Türk Milleti namına istenen bir manda oyununa düşürmek istiyorlar. Bu oyuna gelmeyeceğiz.".
Kısaca O'nun savaşım yolundaki parolası, "Ya istiklal, ya ölüm"dür.
Yüce Önder, bağımsızlığın tek kaynağının ulusun kendi gücünde yattığının bilincindedir.
"Efendiler!
Bir millet, varlığı ve hakları için maddi ve fikri bütün kuvvetleriyle ilgili olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz",
sözüyle, bu bilincin boyutunu açıkça ortaya koymuştur.
Lozan Antlaşması görüşmelerinde İngiliz delegasyonu başkanı Lord Curzon'un, "Verdiklerimizi bir yere not ettik. Bunu en kısa sürede sizden geri alacağız" yaklaşımı, Yüce Atatürk'ü, ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olamayacağı sonucuna götürmüş ve ekonomiye büyük önem vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında uygulanan bağımsız ekonomi politikasıyla 13 yıl boyunca dünyanın en yüksek kalkınma hızına sahip olmuştur. Ekonomisi güçlenen Türkiye, Atatürk'ün dirayeti ile dış politikada da etkin rol oynamış, onurlu bir dönem geçirmiştir.
Atatürk, bağımsızlık ve özgürlüğün ancak çok çalışarak sağlanıp korunabileceğini şu sözleriyle belirtmiştir:
"Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamayı alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar"
Ne var ki, küreselleşme olgusu, artık ulusları ve devletleri birbirine ekonomik düzeneklerle bağımlı kılmakta, sömürgeci güçler, silahla yapamadıklarını, ekonomik yoldan gerçekleştirmeyi başarmaktadırlar.
Oysa, Yüce Önder'in şu sözleri önemli bir ders niteliğindedir:
"Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?... Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir."
Değerli Konuklar,
Aydınlık, çağdaş ve evrensel değerlerin yol göstericiliğinde gelişen, gönençli bir Türkiye ülküsünün gerçekleşebilmesi için, Cumhuriyetimizin temel niteliklerinin, bağımsızlığımızın, birliğimizin korunmasının vazgeçilmez önem taşıdığını bir kez daha anımsatmak istiyorum.
Bugünlere ulaşabilmek için Ulusça ödenen büyük bedelleri unutmadan, Atatürk'ün yarattığı aydınlık Türkiye'nin değerini iyi bilmek, Cumhuriyet'i birlik ve beraberlik içinde sahiplenerek, temel niteliklerinden ödün vermeden çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşımak onurumuz olmalıdır.
Türk Ulusu ile Atatürk arasında güçlü bir bağ vardır. Ulusumuz, Ölümsüz Önderi'ni tüm tartışmalardan uzak tutmaya, gönlündeki saygın ve erişilmez yerinde yaşatmaya, O'nun düşüncelerini, yüksek ülkülerini yeni kuşaklara aşılamaya kararlıdır.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve onu aşma çabalarımızda Yüce Önder Atatürk, sonsuza kadar yolumuzu ve yüreğimizi aydınlatmayı, ilke ve devrimleri ülkemizin geleceğine yön vermeyi sürdürecektir.
Sözlerime son verirken bir kez daha sesleniyorum: "Yüce Atatürk, vatan sana minnetardır."
Bu duygu ve düşüncelerle, doğumunun 125., aramızdan ayrılışının 68. yılında, Türk Ulusu'nun gönlünde ölümsüzleşen Yüce Önder Atatürk'ü bir kez daha saygı ve gönül borcuyla anıyor, sizleri saygıyla selâmlıyorum."